Önce Söz Vardı

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324



        Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘ol’ der. O da hemen oluverir(Al-i İmrân,47).

         

        Hristiyanlığın dört kanonik İncil’inden birisi olan Yuhanna İncili şöyle başlar:

         

        “Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrıyla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığı ile var oldu; var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı...”

         

        Sonra şöyle devam eder:

         

                    “ Söz insan olup aramızda yaşadı.”

         

        Bu metinleri literal okuma ile anlamak istersek; burada söz olarak bahsedilen Hz.İsa’dır. Yani Tanrı’yla birlikte olan; Tanrı’da olan ve hatta Tanrı olan Söz; yani Hz. İsa, tecessüm ederek insanoğlu olarak görünmüştür.Yani söz söz olarak kalmamış, somut varlığa; yani insana dönüşmüştür.Artık insanın idrakinin önünde olan; idrakini belirleyecek olan soyut bir varlık olan söz değil, somut bir varlık olan insan kişidir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak “vahiy” insan olarak tecessüm etmiştir.

         

        Batı düşüncesi Sokrat’a ve Platon’a rağmen antik dönemden bu yana hakikati somut varlıklar üzerinden anlamaya çalışmıştır. Tanrı aşkın bir varlık olsa da Batı düşüncesi O’nu hep gözü ile görmek arzusundan kendini kurtaramamıştır. Onun için tüm tanrıları insan tanrılar olmuşlardır. Hristiyan ilahiyatı da bu bakış açısından kendisini kurtaramamıştır.

         

        Söz, ses olmak ve yazıya dönüşmek yanı itibarıyla somuta yakın ve hatta somut bir mahiyet arz etse de; hattasöz somut bir nesneyi anlatıyor olsa da sonuçta insanı soyut olana taşır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak bir somut olay ya da nesneyi anlatıyor olsa da söz, eğer o somut olay ya da nesne gözümüzün önünde değilse kaçınılmaz olarak söz soyut kalacaktır. Bu ise hem sözü söyleyeni hem de söze muhatap olanı soyut olan bir anlatma ve anlama çabasına sokacaktır. Ve biz biliyoruz ki, insanoğlu soyutlama yeteneğinin ulaştığı seviyeyle mütenasip, diğer canlı varlıklardan ayrılır, ayrılmıştır. Soyutlama yeteneğine, becerisine sahip olduğu için felsefeyi sadece insan yapabilir; dinin tebliğine sadece insan muhataptır. Sadece insan şiir yazabilir, sadece insan konuşur.

         

        Bununla birlikte insan, tabiatının bir icabı olarak görmek ister. Görerek bilmek ister. Meselâ sanatçı hayal ettiği ya da imgelendiği şeyleri söz ile anlatırken kaçınılmaz olarak soyut kalır. Buna mukabil bu algılarını resme ya da heykele dönüştürmesi eylemi, bir yanıyla yaratma iken diğer yanıyla soyut olanı gözü ile görmek ve göstermek istemesidir. Bunun için olsa gerek insanoğlu bir dinle karşılaştığında o dinin mübelliğinin mucize göstermesini hep talep etmiştir. Bunun tek istisnası Hz.Peygamber ve İslam’dır. Hz Peygamber görsele hitap eden mucizeler göstermemiştir. İlginç olan müşrikler de böyle bir talepte bulunmamışlardır. Çünkü “Söz” mucizenin ta kendisiydi.

         

        Hz. Peygamber’in tebliği sadece söz idi. Kur’an sadece söz idi. Kaynağı Allah olan bir söz idi. Bu nedenle Hz. Peygamber tebliğini sadece söz üzerinden yapmıştır. Nitekim Allah Cebrail vasıtasıyla Resulüne ilk talimat olarak “oku” demiştir. Okumak söz söylemektir.

         

        Buna mukabil Ben-i İsrail peygamberleri kavimleri tarafından talep edildiği için tebliğlerini ve peygamberliklerini göze hitap eden mucizelerle desteklemek ya da ispatlamak zorunda bırakılmışlardır. Hz. İsa’ya dair İncil metinlerinde bu hususa dair bolca mucize olayı vardır. Mucize söz ile ikna olmayanları göze hitap eden ve olağanüstü olan olaylarla ikna etmek için meydana gelen şeydir.

         

        Esasen Batı düşüncesinin temel kavramlarından olan ‘logos’ söz demektir. Ama aynı zamanda akıl/bilme anlamına da gelmektedir. Ancak Batı düşüncesi hem sözhem de akıl anlamına gelen “logos”u; yani aklı, anlamanın ve bilmenin yegâne imkânı olarak kabul etmesine rağmen aklı,araçsallaştırarak aklı, hikmeti bulmanın değil, sadece eşyayı anlamanın aracı kılmıştır. Bir başka anlatımlasözü, yani akletmeyisomuta hapsetmiştir. Oysa akıl İslam düşüncesinde insanı somuta, sınırlıya, olguya değil soyuta kanatlandırmak ister. Onun için Kur’an’da sıklıkla “Akletmiyormusunuz!” “Aklınızı kullanmıyor musunuz!”tembihleri ile “akıl sahipleri”, “aklını kullananlar” nitelemeleri ile karşılaşırız. Akla yüklenen bu iki anlam,İslam geleneği ile Batı düşüncesinin temel farkı gibi durmaktadır.

         

        Bilmenin, anlamanın yegâne imkânı olan akıl, Batı düşüncesinde ölçmek, saymak, tartmak ve görmek ister. Dikkat edilirse tüm bu eylemler görsel eylemlerdir. Çünkü buradaki ölçme, sayma, tartma, gözleme ve görme eylemleri soyut olana ilişkin fiiller değil; somuta ilişkin fiillerdir. Buradan şu sonuç çıkar: Hakikati görmeden, ölçmeden, saymadan, tartmadan anlayamazsınız. Oysa soyut olan ne görülür, ne ölçülür, ne tartılır. İşte bu takıntısından dolayı Batı Düşüncesi Tanrı’yı anlamak isterken de onu tecessüm ettirmekten kendini kurtaramamıştır.Önünde dua edilen Hz. İsa ikonu ile Hz. Meryem ikonasını; bu tecessüm ettirilmiş tanrısal nesneler önünde yapılan bu ritüelleri başka türlü anlamak nasıl mümkün olabilir? Bu tavır Hristiyan bir mümin için hiç şüphesiz değerlidir, samimidir ve belki onu tatmin de etmektedir. Ancak bu anlamlarıyla yapılan eylemi ne kadar soyutlaştırmaya çabalarsak çabalayalım yapılan ritüel, soyut anlamlar yüklenmiş ama somutlaştırılmak istenmiş kutsala karşı bir saygı ve bağlılık işareti ve yardım talebidir. Nitekim Hristiyan bir mümin yardım talep ederken doğrudan bu iki somut figüre hitap eder: “ Kutsal İsa!”, “Kutsal Meryem!”.

         

        Bu tavır/psikoloji, Batı düşüncesinin hakikati anlamak ve bilmek isterken düşünme sistematiğini maddi olandan kurtaramadığının bir göstergesi olarak okunabilir kanaatindeyiz.Bir başka şekilde söyleyecek olursak; Batı düşüncesi sözü değil gözü öncelemiştir ve öncelemektedir. Ve yine bu nedenle ne kadar felsefe yaparsa yapsın, ne kadar sanat marifetiyle soyuta ulaşmaya çabalarsa çabalasın,Batı medeniyeti,görmeden eyleyemeyen bir medeniyet olarak ortaya çıkmıştır. Esasen sanki bu hususiyet öteden beri Batı düşüncesinin belirleyici niteliği gibi durmaktadır. Nitekim antik dönemde de aynı durumla karşı karşıya kalırız. Özellikle Grek mitolojisinin konusu olan tanrı ve tanrıçalar kaçınılmaz olarak somut birer varlığa dönüşmüşler ve hatta heykelleşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Aynı durumun son tezahürü, az yukarıda belirtildiği üzere Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in gerek resim gerek heykel olarak, logos, yani söz olmaktan çıkartılıp görsel kılınmasıdır.

         

        Bir şeyin görsel olması (sözle) tasvir edilenin tecessüm ettirilmesi, sınırsız olanın tahdit edilmesidir. Göz görmek ister, görmek ise kaçınılmaz olarak tecessüm ve tahdit edilmeyi gerektirir. Resim dahi soyut olana en yakın bir sanat eylemi olmakla beraber tasvirin tahdit ve tecessüm ettirilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla hakikati bilmenin, anlamanın, idrak etmenin tek imkânı olan “akletme”,İslamgeleneğinde insanın içerisinde bir yerlerde gerçekleştirilen bir çaba olmanın yanında, insanıntahdit ve tecessüm ederek anlama eğilimleri “sözle” önlenerek aklın özgürlüğü temin edilmiştir. Maddeye takılıp kalmış aklın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Maddeye; yani görsele takılıp kalmış akıl, sahibini görsele; yani eşyaya hapsetmekte; Tanrı’ya götürememektedir. Kaldı ki aslında içimizde olan; “bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah”ı –hâşâ- dışımızda tecessüm ve/veya temessül ettirerek anlamak ontolojik olarak Tanrı’dan bir kopuşa da delalet eder. Çünkü dışımızda olan şey özünde bize ait ya da biz olan şey değildir.

         

        İşte bunun için tecessüm ve temessül etmenin/ettirilmenin bu tehlikesinin farkında olarak Hz.Peygamber’in hemen ilk başta uğraştığı meselenin resim ve heykel yapmayı yasaklamak olduğu hatırlanmalıdır. Mamafih insan düşüncesinin hemen her şeyi somutlaştırarak anlamak eğiliminde olmasına bağlı olarak bunun ne kadar güç olduğunu da insanlık tarihi bize apaçık göstermektedir. Doğu’dan Batı’ya neredeyse İslam hariç diğer tüm dinler bu eğilimden kendisini kurtaramamıştır. Bunu sadece İslam başarmıştır.

         

        İslam söz dür, yani Kur’an’dır.

         

        Hiç şüphesiz başlangıçta söz vardı. Hâlâ söz var ve gelecekte de hakikate ulaşmanın yegâne yolu “söz” olacaktır. O söz ise Levh-i mahfuzdan payımıza takdir edilen Kur’an’dır.

         

        Ve son söz yine Allah’ın sözü olacaktır:

         

        “Çünkü O, bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘ol’ der. O da hemen oluverir.”