Türkiye’de Cumhuriyet Düşüncesinin 128 Yıllık Tarihî Gelişimi

Ekim 2017 - Yıl 106 - Sayı 362




        Nutuk’tan 28 Ekim 1923 akşamı Atatürk’ün birkaç milletvekili arkadaşını Çankaya’daki köşke çağırdığını, yemek esnasında, “Yarın, Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!” dediğini öğreniyoruz.  Belki de bu cümlelerin etkisiyle eski okul tarih ders kitaplarında Türkiye’de Cumhuriyet’e âdeta bir gecede kavuşulmuş tarzında bir anlatım vardı. Bu anlatım tarzına ilk tepki gösteren rahmetli Hocam Prof. Dr. Halil İnalcık olmuştu. 1964’te Türk Kültürü dergisinin 25. sayısında bir yazısında Türkiye’de cumhuriyet düşüncesinin gelişim safhalarını göstermeye çalıştı. Bir diğer önemli eser de rahmetli Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın (1982) Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler Kitaplar adlı çalışmasıdır. Elbette Prof. Turan’ın bu çalışması, modern eğitim almış Atatürk’ün de mensup olduğu mektepli 1900 kuşağını etkileyen akımları anlamamıza yardımcı olmaktadır. Öğretmenliğim ve okutmanlığım boyunca hep bu yazıları, cumhuriyet düşüncesinin gelişimi meselesinde bir tür yol haritası olarak kullandım ve daha sonra keşfettiğim tarihsel olguları da yerleştirerek bu yazının içeriğini zaman içinde kendimce geliştirdim. 

        Yakın zamandaki ders kitaplarına “Türk toplumu, I. Meşrutiyet’in ilanı ve anayasal sisteme geçiş sürecinin etkisiyle Cumhuriyet ve Demokrasi kavramlarına ‘Yabancı’ değildi” tarzında muğlâk bir ifade eklendi.  İşte bu ‘Yabancı değildi’ ifadesinin açılmasına ve içinin doldurulmasına ihtiyaç vardır. 

        Tarih pedagojisinin en önemli meselelerinden biri de tıpkı tarih yazımında olduğu gibi tarihî olaylarda büyük adamların rolünün belirlenmesi ve aktarılması meselesidir. Mustafa Kemal Paşa olmasaydı, cumhuriyet ilan edilir miydi?  Cumhuriyet’in ilanı kaçınılmaz bir olgu muydu?  Mustafa Kemal Paşa içinde yaşadığı çağda siyasal eğilimleri ve akımları okumayı becerebilmiş en güçlü, tek olası seçenek miydi? Bütün bu soruların cevaplanması, geçmiş olaylara daha serinkanlı yaklaşmakla mümkündür.  

        Durkheim’e göre “20. yüzyılın başında ortaya çıkan fikirlere bağlılığını izah etmek için bu fikirleri aniden çıkmış gibi çocuğa sunmak doğru değildir. Her şey önceki gelişmelerin doğal sonucudur. Böyle yaklaşıldığında devrimi gerçekleştiren insanların zaferinde bir zedelenme olur mu? Hayır, olmaz. Çünkü gerçek hüner tarihsel durumlardan en mantıklı olanı çıkarabilmektir… Böylece çocuk sahip olduğu haklar, özgürlükler ve ahlak duygusunun şu ya da bu kişiler ya da bu kuşağın çalışmasının bir sonucu değil, hem kişilerden oluşan hem de kişisellik taşımayan bir varlık olan Fransa’nın, özgürleşme sürecinde bir rol oynayan toplumsal çabaların ürünü olduğunu anlayacaktır”

        Türkiye’de de benzer bir şekilde Atatürk’ün büyüklüğü tam burada ortaya çıkmaktadır. Mimar Sinan’ın, Fatih Sultan Mehmet’in, Mustafa Celâleddin Paşa’nın heykellerinin yapılmasını isteyerek Türkiye’nin tarihsel mirası içinde kendisini bilinçli olarak konumlandırmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “Kişi,  milleti ile bir olunca kendisini o kadar güçlü hisseder ki”. Son yirmi yıldır, cumhuriyet düşüncesine ilişkin değişik kaynaklarda keşfettiğim olgular hiç de azımsanmayacak bir cumhuriyet düşüncesi birikiminin varlığına işaret etmektedir. 

        ‘Cümhûr’, dilimizde ilk defa 18. yüzyılda “Republic” karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlılar, Venedik için Venedik Cümhûru tabirini kullanmışlardır. Burada Cümhûr, devlet başkanı bir heyet tarafından seçilen devlet anlamında kullanılmıştır. Cumhur kelimesi Arapçada halk ve ahali anlamına gelirken Osmanlılar tarafından bu yeni kullanış şekli, Arapça, Farsçada da modern anlamını kazandı.

        1789’da Fransa’da Fransız ihtilali ile cumhuriyet düzeni kurulduğunda Osmanlı bürokratları da Nizam-ı Cedid kavramı arkasında yeni bir yapılanmaya gitmenin gerekliliğini anlamışlardı. Cumhuriyet fikrinin yeni açılan Mühendishane-i Berri Hümayun’da (1795) Fransız subay-öğretmenler tarafından getirildiği aşikârdır. Öyle ki Fransız yazar Chateaubriand’ın (1768-1848) Napoléon Bonaparte: Mezar Ötesinden Anılar adlı kitabından genç Teğmen Napoléon’un da Osmanlı Devleti tarafından davet edildiğini, ama Fransız Genelkurmay’ının izin vermediğini öğreniyoruz. Bu kişilerin İstanbul’da ihtilal fikrini yaymak için basımevi açtığı ve propaganda risaleleri dağıttıkları bilinmektedir. 14 Temmuz 1793’te İstanbul’da ihtilalin yıldönümünü kutladılar ve gayelerinin her yerde cumhuriyeti tesis etmek olduğunu bildirdiler. Açılan bu modern eğitim veren okullarda Osmanlı öğrenciler, ihtilal fikirlerini içeren La Grande Encylopédie’yi (1751-1772), Rousseau, Voltaire ve Montesquie’nin kitaplarını yaygın bir şekilde okudular. Zengin ailelerin ve yönetici zümrenin çocuklarına bakıcılık yapan Fransız mürebbiyelerin de bu fikirlerin yaygınlaşmasına katkıları olduğu söylenebilir. 1798’de Napoleon’un Yedi Ege Adası ve Mısır’ı işgali ise Osmanlılara Fransızlara karşı daha temkinli davranılmasını öğretti. Cumhuriyet düşüncesinin ülkedeki özellikle Hristiyanları isyana teşvik ettiğini gördüler. 1830’dan sonra Fransa, yurtdışına en çok talebe gönderilen ülkelerden oldu. Mustafa Reşit Paşa’nın (1800-1858) muhaliflerinin Sultan Abdülmecit’e “Mustafa Reşit Paşa cumhuriyet’i getirecek” tarzındaki şikâyetlerine daha dikkatle yaklaşılmalıdır.  Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sohbette “Eğer, Alemdar Mustafa Paşa, Mustafa Reşit Paşa’nın bilgi ve kültürüne sahip olsaydı, benden önce cumhuriyeti getirebilirdi.” dediği belirtilmektedir. Bu hipotetik düşünme tarzı bile Atatürk’ün farklılığını ortaya koyan bir hususiyettir. Demek ki Atatürk’e göre liderin kültürü yetmiyor, şartları doğru okuma ve medeni cesaret de çok önemlidir. 

        1833’te muhtar seçimleri yapılmaya başlandı. 1840’ta valinin yaptığı işleri denetlemek amacı ile halk arasından seçilen kişilerden kurulan vilayet meclisleri kuruldu. 1845’te tarihimizde ilk defa halkı temsil eden bir meclis, İstanbul’da açıldı. Kırım Harbi (1853-1856) ile Osmanlı Devleti’nin, müttefiki olan Avrupa devletleri ile siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkileri sıklaştı. 1860’lardan sonra Jön Türk basını, saltanata karşı halk hâkimiyeti, insan hakları ve meşrutiyet gibi kavramları işlemeye başladı. Jön Türkleri ve fikirlerini Avrupa tarihi bağlamında da okumak lazımdır. Mesela Fransa’da I. Cumhuriyet 1792’de, ikincisi 1848’de ve üçüncüsü 1871’de ilan edildi. Aynı yıllarda İtalya’da eski düzeni savunanlar ile bir ulus kurma ve cumhuriyetçiler arasındaki ilişkilere ve bunların Jön Türklerle ilişkilerine de dikkat etmek gerekir. Yani Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanını sadece içsel dinamiklerle açıklayamayız, çağdaş Avrupa tarihini de iyi bilmek gerekir.

         1868’den itibaren gazete köşe yazarı ve düşünür kimliği ile Namık Kemal Hürriyet gazetesinde hâkimiyet-i ahali, kanun-i esasi’nin ve meclis-i şura-yi ümmet (parlamento) gibi kavramların savunmasını yapıyordu. Namık Kemal bir yazısında “Halkın hakimiyet hakkı tasdik olduğu surette cumhur yapmaya da istihkak-ı tabii vardır… O, hakkı dünyada kim inkâr edebilir?” diye yazıyordu. Namık Kemal, “Cumhuriyet fazilettir” ilkesini bilmekle beraber cumhuriyetçi değil, meşrutiyetçidir. Kendisini imparatorluğun bir bürokratı olarak gördüğü için cumhuriyet rejiminin imparatorluğu yıkacağını düşünüyordu. Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu, 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması ile tarihe karıştı ve 5 yıl sonra da Türkiye’de Cumhuriyet ilan edildi.

        Basiretçi Ali Efendi (1838-1912) de Basiret gazetesinde 1870’li yıllarda cumhuriyet yönetimi hakkında bilgiler veriyordu. Bu yüzden de saray tarafından uyarıldı. Şöyle yazıyordu: 

        “Maarif hemen hemen umuma münteşir olursa, ol vakit cumhûriyet hâsıl olur. Maarif ve ulum intişar ettikçe hükümet ve idareye müdahale artar. Yani bunun hakikati ne demektir? Maarif ve ulum intişar ettikçe hükümet ve idareye ol kadar müdahale artar.” (Basiret, 7 Nisan 1870, no:51, s.1, stn 2). 

        14 Mayıs 1870’de Ziya Paşa, Hürriyet gazetesinde “İdare-i Cumhuriyet ile Hükümet-i Şahsiyenin Farkı” başlıklı bir yazı yazdı. Ziya Paşa’ya göre cumhuriyet idaresinde memleket ahalinindir. Zorla askerlik yoktur, herkes askerdir. Tersaneye gerekli kereste ve halat için ahaliye angarya yapılmaz, parası verilir, halktan alınır. Gazeteler eleştirir. Ahalinin en hamiyetli ve bilgili olanları seçilip belirli bir süre yönetici olur. 

        Bu yıllarda Cumhuriyet düşüncesine ulaşmış aydınlardan biri de Posta ve Telgraf Nazırı Sağır Ahmet Paşa’nın oğlu İnkılâpçı Mehmet Emin Bey (1843-1874) idi. Hıfzı Topuz (1998) Meyyâle adlı kitabında ondan şöyle söz etmektedir; “Örneğin Sağır Ahmet Paşa’nın oğlu Mehmet Bey Cumhuriyet rejiminden yanaydı. Paris’e kaçtı... İki yıl önce de 31 yaşında öldü. Bizim yalının arkasındaki Rumelihisarı mezarlığına gömüldü.” Tarihçi Enver Ziya Karal da Mehmet Emin Bey’in cumhuriyetçi bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmektedir. Şaban Ortak (2000) Atatürk Üniversitesi’ni çıkardığı Atatürk Dergisi, “Türkiye’de Millet İradesi Prensibi’nin İlk Savunucularından İnkılâb’çı Mehmed Bey” adlı bir yazı ile hatırasını canlandırdı. Mehmet Bey (1870), İnkılâb dergisinde “Hürriyet Gazetesine Cevab” adlı yazısında “Halife bile seçimle iş başına gelmelidir.” diye yazıyordu. Mithat Paşa’nın 1876’da Kanun-ı Esasi’nin ilanı için gösterdiği çabalar unutulmamalıdır. 

        Prof. Dr. Mehmet Demiryürek’in (2003) Abdurrahman Şeref (1853-1925) üzerine yaptığı çalışmalardan anlaşılıyor ki 1890’da Abdurrahman Şeref Efendi, Mülkiye Mektebi öğrencileri için yazdığı Coğrafya-yı Umumi ders kitabının ilk baskısında (1888/1306) hükümet şekillerinden söz ederken Hükümet-i Cumhuriyet’ten söz etmektedir. 1890’lardan sonra uygulanan sansürden bu ders kitabı da nasibini aldı. 

        1894’te Diyarbakır İdadisinde Ziya Gökalp ve arkadaşlarının akşam duasında “Padişahım çok yaşa” yerine “Milletim çok yaşa” diye bağırmalarının jurnallenmesi ile başlayan soruşturma hadisesini, tarihçi Dr. Selçuk Aksin Somel (2014), Yakın Türkiye Tarihinden Sayfalar ve Sina Akşin’e Armağan adlı kitaptaki bir yazısında, Osmanlı arşivinde bulduğu vesikalardan hareketle ayrıntılı olarak ele almaktadır. 

        1906’da öğretmeninin Namık Kemal’e hayranlığından dolayı “Kemal” adını verdiği genç kurmay subay Mustafa Kemal’in “Kahhar bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hulâsa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.” düşünceleri onun safını belirlediğini göstermektedir. 

        1908 sonrası resmî törenlerde Sultan’ın eli mi, eteği mi öpülecek, yoksa temenna mı edilecek gibi uygulamalar bile sorun olmuştu. Bütün bunlar bir Orta Çağ kurumu olan saltanatın bozulmaya başlandığının göstergesidir.  

        Mustafa Kemal Paşa’nın yaverlerinin anlattığı bir olay var ki cumhuriyet tarihi açısından çok önemlidir. 1917’de resmî bir törende Enver Paşa, Harbiye Nezareti Levazımat-ı Umumiye Reisi İsmail Hakkı Paşa’yı (Aksak) cumhuriyetin ilanı konusunda fikirlerini almak üzere Mustafa Kemal Paşa’ya gönderir. Yaver Şükrü Tezer’in anlatımına göre Mustafa Kemal’in, İsmail Hakkı Paşa’ya şöyle söylediği yazılmaktadır; “Günün birinde mutlaka tahakkuk edeceğine hiç şüpheniz olmamak lazımdır. Ancak bugün ahval ve ağır şartlar, buna asla elverişli bulunmadığı cihetle bu işin henüz sırası gelmiş değildir ve düşüncenin bugün için tatbik kabiliyeti yoktur.” 6 Kasım 1918’de Celal Nuri İleri, Ati gazetesinde “Bizde Cumhuriyet İlgası” adlı yazısında Enver, Talat ve Cemal üçlüsünün yönetimini “Oligarşik Cumhuriyet” olarak adlandırmaktadır. 

        Amasya Tamimi’ndeki (22 Haziran 1919) “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” ifadesi, Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta ve Ankara’da gazetelere koyduğu İrade-i Milliye ve Hâkimiyet-i Milliye gibi adlar asıl niyete işaret etmektedir. Atatürk bir konuşmasında “Ben Ankara’yı Coğrafya kitabından çok tarihten Cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Anadolu Selçuklu Devleti’nin parçalanması üzerine beylikler arasında bir Ankara Cumhuriyeti görmüştüm. Burada o cumhuriyet yeteneği sürüyor.” demektedir. 1919’da Erzurum Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın Mazhar Müfit Kansu’ya (1874-1948) “Açıkça söyleyeyim, şekl-i hükümet zamanı gelince cumhuriyet olacaktır” demişti. 

        1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. 3 Nisan 1923’te seçmenlik için aranan vergi ödeme şartı kaldırıldı. 22 Eylül 1923’te Mustafa Kemal Paşa’nın Neue Freie Press (Noyo Fraye) adlı Avusturya gazetesi muhabiri Hans Lazar’a bir röportajı ve bunun Türk basınına yansımalarını değerlendirmek lazımdır. Burada anayasada tadilatın cumhuriyet esasına yönelik olacağını ve Türkiye’nin demokratik bir cumhuriyet olacağını belirtti. 25 Eylül’den sonra Tanin, Vakit, Vatan, İleri, İkdam ve Tevhid-i Efkar gibi gazeteler, Cumhuriyet’in ne tür (parlamenter, sendikalist, korporatif, Fransız sistemi, Amerikan başkanlık sistemi) cumhuriyet olacağı üzerine tartışmaya başladı. 9 Ekim 1923’te Yenigün Gazetesi “Yakında Cumhuriyet İlân Olunacaktır.” haberini vermektedir. 

        27 Ekim 1923’te başvekil Fethi Okyar ve kabine üyeleri arkadaşlarının istifası ile Gazi Mustafa Kemal Paşa, kendi hakemliği ile içinden çıkılabilecek bir hükümet krizinin oluşmasını sağladı. 29 Ekim Pazartesi saat 13.30’da Halk Fırkası Genel Kurulu’nda anayasa değişikliği okundu ve tartışıldı. Yaptığı bir konuşma ile “doğan çocuğa” adını verme şerefi de Abdurrahman Şeref Efendi’ye ait oldu. Burada şöyle dedi; “Eşkal-i hükûmetin ta’dadına lüzum yok. Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir; dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.” TBMM, I. Meclis Binasında (Günümüzde Kurtuluş Savaşı Müzesi)  29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saat: 20:30’da hükümet biçimi olarak Cumhuriyet’i kabul etti. Mustafa Kemal Atatürk oybirliği ile cumhurbaşkanı olarak seçildi. Şair Mehmet Emin Yurdakul bütün milletvekillerini ayakta “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırmaya davet etti. Bütün milletvekilleri ayağa kalkarak üç defa; “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdılar.  Gazi Mustafa Kemal Paşa, yaptığı konuşmayı; “…..Türkiye Cumhuriyeti cihanda işgal ettiği mevkiye layık olduğunu asar ile ispat edecektir… Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.” sözleri ile bitirdi. 

        31 Ekim 1923 tarihli İleri gazetesinde “Cumhuriyet idaresi şeriat-ı İslâmiye’ye en muvafık olan bir tarz-ı hükümettir.” başlıklı yazıda  “Halifeler, ümmet tarafından seçilen birer reis-i cumhur idi. Biz Cumhuriyet ilan etmekle esasat-ı İslamiyeye rücu ediyoruz” ifadeleri kullanıldı. 1924-1927 arasında ilkokul, ortaokul ve lise tarih öğretim programlarında İslam Tarihi’ndeki Dört Halife Dönemi, “İslam’da Cumhuriyet” başlığı altında verildi. 1928’den sonra Cumhuriyet’in laik karakteri belirginleşmeye başladı. 

        Bazı İstanbul gazeteleri, cumhuriyetin ‘zamansız’ ve ‘çabuk’ ilan edildiğini ileri sürdüler. Rauf Orbay gibi devlet adamları, 1913’teki gibi hâkimiyetin milletten çok bir partinin eline geçmesinden korktular. Halide Edip Adıvar ise “realiteyi idrak eden herkes bunun Türkiye için bir zaruret olduğunu kabul etmesi lazımdır.” görüşünü savundu. 

        1924’te Amerika Filozof John Dewey’nin de Türkiye’ye davet edilmesi, demokratik ve laik cumhuriyet yolunda eğitim sisteminin yeniden inşasında bir tür görüş alma çabası olarak yorumlanabilir. Dewey’nin Demokrasi ve Eğitim (1916) kitabı 1928’de Türkçeye çevrilmiş ve öğretmenlere Bakanlıkça hediye edilmiştir. Ancak Türkiye’de İnkılâplara karşı muhalefet, 1929 Dünya ekonomik krizi ve II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası konjonktür ve siyasal kutuplaşma, demokratik cumhuriyetin gelişimini engellemiştir. 

        Sonuç olarak cumhuriyet memleketimize bir gecede gelmemiştir. Türkiye’de cumhuriyet düşüncesinin bir buçuk asra varan bir tarihi geçmişi vardır. Tarih derslerinde kazanımlarımızı, hem kişilerden oluşan hem de kişisellik taşımayan bir varlık olan istiklâl aşkı ile dolu bir Türkiye’nin toplumsal ortak çabalarının bir ürünü olarak Durkheimvari bir değerlendirme oldukça sağlıklı ve kullanışlıdır. 1930’da Antalya Lisesinde “Fransız İnkılâbı ile Türk İnkılâbının arasında ruh ve düşünüş benzerliği nedir?” sorusunu öğrencilere yönelten Atatürk’ün Fransız İnkılâbı Tarihi’ni de çok iyi bildiği düşünülebilir.  29 Ekimler, bir tür muhasebe günü olmalıdır. Yani 1920’de yeni Türkiye Devleti’nin dayandığı 3 Misak (Misak-ı Milli, Misak-ı Maarif, Misak-ı İktisadi) ne ölçüde gerçekleştirilebildi ve geliştirilebildi?  Bugün geldiğimiz düzeyi, geçmişteki düzey ile ve günümüzde çağdaş ülkelerin düzeyi ile karşılaştırmalıyız. 

        Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal devlet ve hukuk devleti nitelikleri âdeta bir mücevher kutusu içinde dedeler tarafından torunlara intikal ettirilmelidir. Ahmet Haşim’in dediği gibi “Fikirlerine emin mahfazalar bulamayan bir medeniyetin, tefekkür kabiliyetini kaybetmekte gecikmeyeceğinden hiç şüphe etmemelidir.”