Entelektüel Üzerine Tartışmalar

Eylül 2017 - Yıl 106 - Sayı 361




        Çağımızın vazgeçilmezi olarak görülen sosyal, siyasal ve düşünsel aktör olarak dikkati çeken entelektüel için, bir açıdan müştereklik taşıyan diğer açıdan farklılıklar içeren birçok değerlendirme yapılmıştır. Bu çerçevede, Batılı düşünürlerle Türk düşünürleri arasında da farklı yaklaşımlar olduğu dikkati çekmektedir. Entelektüel kavramı hakkında daha doğru bir bilgiye sahip olmak için her iki düşünce çevresindeki açıklamaları ve tanımlamaları ele almak lazımdır. Bu yazımızda Türk coğrafyası dışındaki düşünürlerin, daha sonra da kendi coğrafyamız düşünürlerinin görüşlerine değineceğiz.

        İlk olarak Julien Benda’nın entelektüel tanımına göz atalım: Ona göre faaliyetleri temelde pratik amaçlara dayanmayan, sanat, bilim veya metafizik düşünceden zevk alan, kısaca maddi olanın peşine düşmeyen herkes entelektüeldir. Benda’nın entelektüeli topluma veya iktidara göre kendini konumlandırmaz. Onun entelektüeli pratik amaçları olmayan, herhangi bir bilim yahut sanat dalıyla ilgilenen kişidir. Bu kişi aynı zamanda ahlaki donanımları gelişmiş, insanlığın vicdanı olan kişidir. Ona göre filozof krallar en büyük entelektüellerdir. 

        Benda entelektüel tanımında âdeta Platon’un filozof devlet adamı tasarımından esinlenmiş gibidir. Aslında bu tanım olması gereken bir entelektüel düşüncesinden hareketle yapılmış olsa da bu entelektüel tipolojisinin gerçekliği problemlidir. Fakat daha sonra entelektüellerin bu özellikleri taşımadıklarını, maddi olanın peşine düşmüş olduklarını, genel ile değil ayrıntıyla uğraştıklarını gören Benda bunu bir ihanet olarak değerlendirir. 1927 yılında yazdığı ‘Aydınların İhaneti’ isimli kitabı bu değerlendirme üzerinedir. “Aydınların İhaneti” kavramının, bu eserden ve Benda’nın kullanımından sonra yaygınlaştığı görülmektedir.

        Organik Entelektüel

        Entelektüel kavramını fevkalade önemli bulan ve üzerinde düşünen diğer bir düşünür Antonio Gramsci’dir. O, entelektüteli tarihsel, toplumsal ve sınıfsal işlevleri bakımından tanımlar. Gramsci Aydınlar ve Toplum adlı eserinde ilk olarak aydınların yetişmesi konusunu ele alır. Aydınların yetişmelerindeki çeşitliliğin temel sebebi tarihsel oluşumdaki değişikliklerdir. Ona göre tarihsel oluşum biçimi iki şekilde ilerlemiştir: İlki “ekonomik toplum”, ikincisi ise “toplumsal temel sınıflardır”. Gramsci bu iki biçimden hareketle organik entelektüel ve geleneksel entelektüel olarak iki farklı entelektüel tanımlaması yapmıştır. Üretim dünyasında, temel bir görevin doğuş alanında ortaya çıkan her toplumsal sınıf, kendisiyle birlikte, organik olarak, bir ya da birkaç aydın yaratır. Bu aydınlar, toplumsal sınıfa, yalnız ekonomik alanda değil, politika ve toplum alanlarında da görev bilincini verir.

         Aydın ve entelektüel ayrımı yapmayan Gramsci organik entelektüelleri toplumsal sınıflara bağımlı olarak ele alır. Toplumsal sınıfların her birinin çıkarlarını savunma ve bu çıkarlar doğrultusunda bu sınıfların üyelerini benzeştirme rolü organik entelektüellere aittir. Bu yargıya göre örneğin, burjuva sınıfına göre olduğu gibi, işçi sınıfına göre de bir entelektüel modeli mevcuttur. Organik entelektüel değişen ve gelişen bir fikir inşası içindedir. Aynı zamanda bağlı bulunduğu sınıfa bir bilinç kazandırmaya çalışmaktadır. (Gramsci, 1983: 15)

        Organik entelektüelin karşıtı ise toplumsal yaşamdan büyük ölçüde bağımsız olduğuna inanılan geleneksel entelektüeldir. Sınıflardaki köklü değişimler geleneksel entelektüeli ortadan kaldıramamıştır. Onlar kendi dönemlerindeki düşüncelerin sonraki dönemlerde de varlığını sürdürmesi için çabalarlar. Geleneksel entelektüel okul, eğitim, ahlak, adalet gibi önemli hizmetleri elinde tutan kilise adamlarının bulunduğu gruptur. Gramsci bu gruba daha sonra filozofları ve edebiyatçıları da dâhil etmiştir. Bu gruptaki entelektüeller yönetici olan sınıfla uyum içinde olurlar. Geleneksel entelektüellerin en belirgin grubunu kiliseye bağlı entelektüeller oluşturur. Bu entelektüeller uzun süre din ideolojisini, yani o dönemin felsefe ve bilimini, okul, eğitim, ahlak, adalet, hayırseverlik ve yardım işleri gibi birtakım önemli görevleri tekellerinde tutarlar. (Gramsci, 1983: 17) Geleneksel entelektüeller geçmişi bugüne bağlayan bir köprü gibidir. 

        İşlevi Bakımından Entelektüel

        Entelektüel ile ilgili kayda değer görüşler ortaya koyan diğer bir düşünür Michel Foucault’dur. Foucault’nun entelektüeli konumu ve işlevsel nitelikleriyle bir bütündür. Foucault entelektüeli tanımlarken, öncelikle hakikat ve iktidara ilişkin görüşlerini temel almıştır. Ona göre entelektüel, hâlâ hakikati görmemiş olanlara hakikati söyleyen, vicdan, bilinç ve belagat sahibi olan kişidir. (Foucault, 2011: 20) Entelektüelin evrensel değerlerin taşıyıcısı olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Onun rolü, daha çok iktidar biçimlerine karşı, bu biçimlerin hem nesnesi hem aracı olduğu yerde mücadele etmektir. Siyasi entelektüel kendi bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasal mücadele alanında kullanan kişi olarak karşımıza çıkar. Buradaki hakikat kavramı keşfedilmesi gereken bir hakikat değil, sadece bir söylem içindeki doğru ve yanlışı ayıran kurallardır. Entelektüelin görevi de aslında siyasi ve ekonomik bakımdan bir hakikat kavgası yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında Foucault’nun entelektüelini hakikat ve iktidar terimleriyle birlikte düşünmek doğru olur. Buna göre bu entelektüel, sadece siyasal anlamda olan sorunları ele alır.

        Evet, belki entelektüelin varlık nedeni yönetme-yönetilme ilişkisi çerçevesindeki problemlerde yatıyor olacaktır. Fakat entelektüeli sadece siyasal bir aktör olarak kabul etmek, basitçe iktidar endeksli düşünme manasına gelir. Peki, entelektüelin yöneten-yönetilen ilişkisi dışında yeri yok mudur? Şayet Focault’yu haklı bulursak “entelektüelin ilgi ve etkinlik alanını yalnızca siyaset sahnesi veya siyasal olgular alanı oluşturur” dememiz gerekir. Siyasal olgular entelektüelin varlığı için yararlı olabilir ama toplumsal, kültürel, etik ya da estetik sorunlar çerçevesinde entelektüelin konumu ne olacaktır?

        Foucault’nun “siyasal entelektüel”i, onun düşünme sürecinde yerini giderek spesifik entelektüele bırakmıştır. Onun spesifik entelektüeli belirli bir kurumda veya disiplinde çalışan kişidir; hastanede, laboratuvarda, üniversitede vb. spesifik entelektüelin bilgisi bütünleştirici bir bilgi veya bir toplum teorisi değildir. O, yerel bir alan uzmanıdır. Foucault’ya göre spesifik entelektüeli meydana getiren bu bilgidir. Fizik ve biyoloji bu yeni entelektüelin oluşum alanıdır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve atom fiziğiyle birlikte spesifik entelektüelin önemi anlaşılmıştır. Atom fizikçisinin elindeki yerel bilimsel bilgi yaşama faydalı olabilecek ya da yaşamı yok edebilecektir. Böylece spesifik entelektüel, siyasi güçlerin hem hedefi hem de tehdidi hâline gelmiştir. Foucault’ya göre entelektüelin üç yönlü spesifikliği vardır; kendi sınıfsal konumunun spesifikliği, bir entelektüel olarak kendi durumuyla bağıntılı bir şekilde çalışma şartlarının spesifikliği, son olarak da toplumdaki hakikat siyasetinin spesifikliği. (Foucault, 2011: 25)

        Entelektüelin ortaya çıkışı, bu kişinin onaylanan değerlerden bağımsız olması, olumsuzluğa karşı bir duruş sergilemesi ise eğer, bu durumda Foucault’nun spesifik entelektüeli diğer entelektüellerin karşısında sadece bir bilim insanı konumundadır. Bilim insanı ile bir duruş sahibi entelektüelin özdeş sayılması problemli gibi durmaktadır.

        Sürgün ve Muhalif 

        Entelektüel kavramı konusunda hayli kapsamlı çözümlemeler yapan Edward Said hayatı boyunca baskıcı, sömürgeci ve ırkçı faaliyetlerle mücadele etmiştir. Düşünürün bu mücadelesinin entelektüeli tanımlarken kullandığı kavramlara da yansıdığını görmekteyiz. Onun entelektüeli sürgün yaşamaktadır, yalnızdır ve buna rağmen marjinal olarak iktidara karşı hakikati söylemeye çalışan bir dilin müellifidir. Onun görevi insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır. O, insanların çektiği acılar konusunda belli doğruluk standartları oluşturarak evrensele bağlanan kişidir. (Said, 2015: 35) Said’in entelektüeli iktidara karşı bir mücadele vermektedir. Fakat bir nokta var ki bu entelektüel sadece haksızlıkların karşısında değil, aynı zamanda gücün de karşısında durur. Kelimenin gerçek manasında entelektüel, kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedeflerine, büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir. (Said, 2015: 93)

        Said için entelektüelin en önemli özelliği evrensel olmasıdır. Evrensellik ise dünyanın her yerinde, her zaman ve herkes için geçerli olan ilkeler bütünüdür. Entelektüel, sahip olduğu siyasal düşünce, mensubu olduğu milliyet, yaşadığı ülke ne olursa olsun o düşünceden kendini geri çekerek olumsuz bir durum hakkında yorum ortaya koymalıdır. Entelektüel toplumsal, sınıfsal ve tarihsel olanın ötesinde olmalıdır. Entelektüelin bütün görevi krizi evrenselleştirmektir. Krizi evrenselleştirmek ise belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir. Said’e göre entelektüel hilelerin en bayağısı, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında ahkâm keserken kendi kültüründeki tam tamına aynı uygulamalara mazeret bulmaktır. Örneğin Tacqueville’nin Amerika’nın siyah kölelere yaptığı uygulamalara karşı çıkan yazılar yazıp Fransa’nın Cezayirli Müslümanlara uyguladığı vahşet hakkında yorum yaparken bazı normları askıya alması gibi.

        Said, entelektüellerin bağımsız olması gerektiğini savunur. Fikirleriyle para kazanan akademisyenler, medya mensupları, siyaset uzmanları gibi entelektüel potansiyeli taşıyan uzman kişiler iktidarla işbirliği içine girdiklerinde bağımsız kalabilirler mi? Ona göre sözü edilen işbirliği, onların bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesini oluşturabilir. Bunu profesyonellik kavramıyla açıklar. Said’in profesyonellikten kastettiği şey, kişinin entelektüel olarak yaptığı işi geçim kaygısıyla yapılan bir görev olarak düşünmesidir. Profesyonelleşme Said için uzmanlaşma demektir. Uzmanlaşma ise kişinin dar bir bilgi alanıyla sınırlanması anlamına gelir. Kişi eğitim sisteminin üst basamaklarına çıktıkça kendini sadece alanının bilgisiyle sınırlandırmaktadır. 

        Said, kendine entelektüel diyen bir kişinin kendini tek bir meslek dalında uzmanlaştırıp orada hapsolmasından endişe duymaktadır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Herhangi bir dalda uzmanlaşmış olan kişi diğer alanlar hakkında düşünce üretemez ve yorum yapamaz mı? Bir fizik profesörü pekâlâ kendi alanı dışındaki bir sorun hakkında entelektüel bir tutum, bir tavır veya fikir ortaya koyabilir. Alan uzmanlığı ile olup biteni akılcı olarak okumak aynı şey sayılmamalıdır. Ancak Said bu kanaatte değildir.

        Said’in entelektüeli açıklarken kullandığı diğer bir kavram da sürgündür. Sürgün olma onun için en hüzünlü yazgılardan biridir. Modernlik öncesi dönemde sürgün, iyice korkunç bir cezaydı; çünkü aileden ve aşina mekânlardan uzakta amaçsızca dolaşmaktan öte bir şeydi, aynı zamanda kendini hiçbir zaman evinde hissetmeyen, etrafına hiç uyum sağlamayan, geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla bugüne ve geleceğe ise buruklukla bakan biri, sürekli toplumdışı olan biri olmak anlamına geliyordu. (Said, 2015: 58)

        Düşünür sürgünlük hâlinin entelektüel için avantaja dönüşebileceğinden de bahseder. Bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak otorite ve güç sahibine değil gezgine, alışkanlığa değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir. Sürgün entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır, alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket hâlinde olmayı temsil eder. (Said, 2015: 74) Sürgün entelektüel yalnızdır, yapacağı her şeye kendisi karar verir. Koruyacağı bir makam ya da maddi zenginliği yoktur bu yüzden mücadelesini daha rahat bir şekilde sürdürebilir. Bu entelektüel eleştirel, evrensel, her türlü güçle mücadele eden bir kimsedir. Eserinde bahsettiği, günümüzde karşılaştığımız bir entelektüel değil, sadece onun olmasını istediği entelektüeldir.

        Aydın mı, Entelektüel mi?

        Entelektüel kavramını modern tanımlamalardan çok daha farklı biçimde ele alan diğer bir düşünür Ali Şeriati’dir. Şeriati, kendi entelektüel ve aydın tanımlamasını yaparken bu iki kavramı birbirinden tamamen farklı kategoriler olarak görür. Düşünür öncelikle entelektüel kelimesinin Farsçaya “aydın” olarak çevrilmesinde sorun olduğunu dile getirir. Çünkü entelektüel ve aydın farklı anlamlara sahip iki kavramdır. Şeriati’ye göre insanlar, zihinsel ve bedensel faaliyet yapanlar olarak iki gruba ayrılır. Örneğin şair ve yazarlar ilk gruba dâhil birer entelektüeldir. Herkes entelektüel olamaz. Aydın kavramının kapsadığı kişilikler ise daha farklıdır. 

        Şeriati’nin ilk olarak entelektüel tanımlamasına bakalım. Şeriati entelektüelliği zihin işçiliği olarak tanımlar. Bankada çalışan bir bankacı, sınıf öğretmeni, gazete muhabirleri, her tür resim yapan, saçma sapan da olsa her çeşit şiir söyleyen, canının istediği şeyi tercüme eden kimse entelektüel olmasına entelektüeldir ama aydın mıdır? Bunun için farklı kriterlere bakılması gerekir. (Şeriati, 2013: 14) Zihin işçisi olan entelektüel, aslında bir işte uzman ya da profesyonel olarak nitelendirilen bir gruba karşılık gelir. Şeriati gerçekte bir meslek sahibi olan kişileri entelektüel olarak tanımlıyor da diyebiliriz. Entelektüellik onun için insanların sonradan kazandıkları bir sıfattır. Bu da gösteriyor ki Şeriati’nin entelektüeli daha önce ele aldığımız düşünürlerin entelektüellerinden hayli farklıdır. 

        Entelektüeli uzmanlığı dolayısıyla seçkin bir gruba dâhil eden Şeriati için aydın daha sıradan bir kişidir. Bu kişiler topluluğu seçkin bir grup olmamakla beraber, toplumun dışında da yer almazlar. Ona göre aydın sınırlı ve durgun olmayan, donuk düşünmeyen, açık ve berrak düşünen, kendi zaman ve konumlarını, ülkelerinin durumunu ve toplumlarında gündeme gelen meseleleri ayırt eden, analiz edebilen, akıl yürütebilen ve başkasına anlatabilen insandır. Şeriati aydına, toplumsal bir bilinç gerçekleştirmesi görevini yüklemiştir. Aydın kendini topluma adamalıdır ve bu nedenle de kendini içinde bulunduğu toplumsal, dinsel, kültürel, sınıfsal ve tarihsel koşullara göre konumlandırmalıdır.

        Şeriati, aydınlara insanlar üzerinde daha fazla etkili olmaları işlevini yükler. Ama bunun için onların mutlaka eğitimli kimseler olması gerektiği düşüncesine de karşı çıkar. Ona göre belli bir zaman sonra insanlar arasında okumuş olmayan bir kişinin okumuş bir kişiden daha güçlü bir rol oynadığı da görülebilir. Aydının eğitim durumundan ziyade toplumsal sorumluluk sahibi bir kişi olması önemlidir. Aydın bir bilgin, filozof ya da politikacı değildir. Fakat o, sosyal yönü ağır basan, dolayısıyla kendini topluma karşı sorumlu hisseden kişidir. Toplumu ilgilendiren konularda eleştirel bir bakış açısıyla hareket eder. Toplum için yol göstericidir. Daha önemlisi aydın olma insanların sonradan kazandıkları bir uzmanlık ya da bir meslek değildir. Kişi, kendinde olan iç derinliği keşfedince aydın olur. Örneğin Şeriati’nin entelektüel tanımına göre öğretmen, doktor vb. entelektüeldir fakat aydın değildir. Çünkü aydın olmak kişiye özgü ve aynı zamanda kişinin kendi içine dönüşüyle ilgilidir. Kişi kendi içinde toplumsal sorumluluğunun farkına varmasıyla aydınlanmış olur.

        Şeriati’nin aydını aslında diğer düşünürlerdeki entelektüelin karşılığı gibi durmaktadır. Diğer düşünürler akıl dolayısıyla entelektüelin entelektüel olacağını kabul etmişlerdi. Şeriati ise iç derinleşmeyle âdeta arifane bir vukufiyetle aydın olunabileceği düşüncesindedir. Bu da İslam tefekkür tarihindeki İşrak kavramıyla bağlantılı olmalıdır. Ancak burada şöyle bir soru sorulması icap eder: Akılla muhakeme edilen konularda, Şeriati’nin aydını, konuya iç derinlikle nasıl müdahil olacaktır?

        Kimdir Bu Entelektüel? 

        Toplumsal yaşantıyı ve bireyleri etkileyen, yönlendiren fikir ya da kanaat önderlerinin varlığı bir vakıadır. Toplumsal değişimlerin ise bu kişilerin varoluşlarını etkilemesi kaçınılmazdır. Nitekim Sanayi Devrimi ile başlayan değişim süreci ve ortaya çıkan yeni toplumsal yapıyla eski çağlarda kanaat önderliği yapan kişiler işlevlerini artık yerine getirememeye başlamıştır. Karmaşıklaşan yaşama dünyası yeni bir sosyal aktör tipi gerektirmiştir. Böyle bir dünyanın fikir insanının tek biçimli olması ve elbette tek biçimli tanımlanması düşünülemezdi. Bu yüzden entelektüelin tanımı her düşünür tarafından farklı yapılmıştır. Ancak tanımlamalarda öne çıkan ortak özellikler de mevcuttur. Entelektüelin özgür, adil ve eleştirel olması gerekliliği gibi! Her ne kadar düşünürlerin her biri entelektüeli kendi perspektifinden tanımlamışlarsa ve entelektüelin farklı özelliklerini göstermişlerse de aslında entelektüelin çoklu görünümü, sadece onun duruş noktalarına bağlı değildir. Yeniçağda toplumda öne çıkan bu sosyal aktör, işlevi ve görünümü bakımından da farklı tanımlanmıştır. Düşünürlerin her biri, entelektüelin farklı işlevleri arasından, kendi düşüncelerine uygun olanlarını seçmişlerdir. Örneğin bir düşünür entelektüelin evrensel ve eleştirel olmasından bahsederken bir diğer düşünür yerellik ve uzmanlığı belirleyici görmektedir. 

        Entelektüel ile ilgili yapılan tanımlamalar aslında onun ne olduğundan ziyade nasıl olması gerektiği sorusuna bir cevap arayışıdır. Ancak entelektüel nasıl tanımlanırsa tanımlansın modern çağın toplumsal dünyasında varlığını sürdürecek gibi görünmektedir. Türk düşünce dünyasında da bu tartışmalar yoğun biçimde yapılmıştır. Onlar ayrıca ele alınacaktır.