Türkiye Bilim ve Teknoloji Merkezleri Konferansı İzlenimlerim

Temmuz 2017 - Yıl 106 - Sayı 359




        Türk Yurdu dergimizde (2010, sayı:270, ss. 47-49) Portekiz’in Lagos kentinde gezdiğim bilim merkezini anlattığım yazının üzerinden tam yedi yıl geçti. Esasen TÜBİTAK ve belediyelerin iş birliği ile 2008’de başlayan bilim merkezleri sayısının arttırılması çalışmaları, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun 27 Aralık 2011’de 23. toplantısında aldığı “bilim merkezlerinin yaygınlaştırılması” kararı ile daha bir hız kazanmış, 26 Nisan 2014’te Konya Bilim Merkezi’nin açılmasıyla meyvelerini vermeye başladı. Eş zamanlı olarak Bursa, Kayseri, Kocaeli, Gaziantep, Elazığ, Samsun ve Antalya bilim merkezleri de küçük-büyük tüm ziyaretçilerine kapılarını açmış ya da açma çabasındadır. 17-18 Mayıs 2017’de Konya Bilim Merkezi’nin ev sahipliğinde, kamu ve özel sektördeki paydaşları bir araya getiren dolu dolu iki gün süren bir konferans yaşandı. Bu yazımda Türk Yurdu okuyucusu ile bu konferans boyunca öğrendiklerimi ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. 

        Konya Bilim Merkezi, gerek modern ve anıtsal mimari yapısı, gerekse iç donanımı ile Avrupa ve ABD’de gezdiğim merkez ve müzelerin bazılarından çok daha iddialı idi. Merkez geniş bir alana kurulmuştu. Daha giriş salonunda, merkezi gezmeye gelmiş Suriyeli öğrenci grubundan yetim iki küçük çocuğun gözyaşları içinde sınıf arkadaşlarını ve öğretmenlerini aramaları içimi burktu. Çocukların sergi salonundaki her araç, gerece dokunma, deneme ve çalıştırma coşkusu görülmeye değerdi. İşte bu manzara merceklerle oynayan çocukların yaptıklarından hareketle bana 1608’de teleskobun patentini aldığı iddia edilen mucit Hans Lippershey’i (1570-1619) hatırlattı. 

        Genelde açılış konferansları sıkıcı olur, ancak Konya Belediye Başkanı Sn. Tahir Akyürek, TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. A. Arif Ergin ve Bilim Teknoloji Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Hasan Ali Çelik’in konuşmaları hiç de öyle olmadı. Gençlik ve öğrencilik hatıralarını paylaştıkları samimi, gönülden gelen sözleri ufuk açıcıydı. Gerçekten de bu merkezler, kültür ortamımızın ikliminin-atmosferinin-ekosisteminin bilim ve teknoloji üretimi lehine uzun soluklu değişiminin bir mihveri olmaya ve üstün yetenekli çocuklarımızın keşfedildiği yerler olmaya namzettir. Belediye Başkanı Sn. Tahir Akyürek, merkezin neden organize sanayi kenarında kurulduğunu, ikna edici bir şekilde açıkladı ve merkeze kurumsal bir kimlik vermek konusundaki çabalarını anlattı. Gazi Terbiye Enstitüsü’nün pedagoji bölümünü kuran Dr. Halil Fikret Kanad bir yazısında “Öğretmen olmasaydım, belediye başkanı olurdum.” diyor.  Gerçekten eğitimci ruhlu bir belediye başkanı, bulunduğu çevrenin atmosferinin olumlu yönde gelişmesine çok güzel katkılarda bulunabilir.  Miryokefalon Savaşı’nın yeri konusunda Orta Çağ tarihi uzmanı akademisyenler tarafından çok doğru yönlendirilmediğini düşündüğüm Belediye Başkanı Sn. Tahir Akyürek’te “öğretmenlik ruhu” olduğunu sezinledim. Bakan Yardımcısı Sn. Doç. Dr. Hasan Ali Çelik’in sanat okulunda okuduğu yıllarda mikrofon yapma girişimi de hemen hemen salondaki herkesi çocukluk ve gençlik günlerindeki mucitlik dönemine götürmüş olmalıdır. Her üç konuşmacının özellikle “sürdürülebilirlik” kavramının altını çizmeleri çok manidardı. Bilkent Üniversitesi’nden davetli konuşmacı Prof. Dr. Ali Sinan Sertöz’ün üniversitenin içinde bulunduğu toplumun sorunlarını çözmeye odaklanması gerektiği tarzındaki yaklaşımı ve Türkiye’deki akademik dünyaya getirdiği yerinde eleştiriler oldukça yapıcı ve geleceğe yol gösterici nitelikteydi. Meslektaşım Mehmed Ali Çalışkan’ın “Türk İslam Bilim Tarihi” çalışma alanının felsefesinin, yapısının ve Batı bilim tarihi ile ilişkisinin nasıl olması gerektiği ve nasıl aktarılabileceği ile ilgili fikirlerinin altına bu ülkede yaşayan hemen herkesin imza atabileceğini düşünüyorum. ODTÜ’den Prof. Dr. Erdinç Çakıroğlu’nun STEM eğitiminin ne olduğu ve örnek uygulamalar konusunda hazırladığı çalışma da oldukça faydalı oldu. Prof. Dr. Çakıroğlu’na göre STEM, “Yeni bir dünya için yeni bir eğitim paradigmasıdır.” Sn. Dilek Olcay’ın “Planetaryumlar, Çeşitleri ve Eğitim İçindeki Yeri” adlı güzel sunusunu dinledikten sonra hemen merkezin yanında kurulmuş olan Gökevi’nde (Planetaryum), bu muhteşem evrende âdeta sanal bir yolculuk yaptık, burç ve yıldız falları hikâyelerinin gerçek durumla hiç ilişkisi olmadığını ve binlerce yılda oluşturulan sosyal yapılandırmacı bir görüş içinde astronomi bilgisinin, ıssız denizlerde gemicilerin evlerine varmalarını sağladıklarını bir kez daha kavradık. 

        Bilim merkezleri çalışanlarının bilgi ve tecrübelerini paylaştıkları bu konferans, bilim merkezleri arasında yardımlaşmaya dayalı sıcak bir atmosferin oluşmasını sağlayacağa benzemektedir. Bu merkezlerdeki çocuk sevgisi ile dolu yüksek lisans ve doktora yapmış gençlerin bilim tutkusu, bilim insanı disiplini ve coşkuları beni oldukça etkiledi.  

        Konferans boyunca bilim merkezlerine yerli malı sergi alanları ve gereçleri hazırlama konusunda istekli şirketlerin de stantlarını gezdim. Cezeri’nin fillî saatinin çalışan birebir kopyasını gördüm. Birkaç yıl önce Aljazeera televizyonunda Cezeri’nin tasarımlarından birinin çalışır bir modelini yapan emekli İngiliz makine mühendisini ve öyküsünü izlemiştim. Benzer şekilde Türk ustaların da yetişmesi beni oldukça mutlu etti. Özellikle saz çalan Neşet Ertaş mumyasının yapımcısı uçak mühendisi Yusuf Kahvecioğlu ile ve 18. yüzyıl buhar makinelerinin benzinli motorların ve saat kulelerinin birebir çalışan küçük modellerini yapan Ersan Doğan ile tanışmak benim için büyük bir onur oldu. TÜBİTAK, 2016’da Girişimcilik ve Yenilikçilik Yarışması kategorisinde ilk defa “Bilim Merkezleri Sergi Ünitesi Tasarımlarını” da kabul etti. Finale kalan 10 proje, 22-24 Ekim 2016’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde sergilenmişti. Esasen dereceye giren sergi ünitelerinin de bu konferansa davet edilmesi çok yerinde olacaktı. İnşallah gelecek yıllarda bu uygulama hayata geçirilir.  

        MEB ile yapılan protokollerden anlaşıldığı kadarıyla merkezler, yakın gelecekte Fen Lisesi öğretmenleri için bir hizmet içi eğitim alanı ve öğrenciler için de bir kamp yeri olacağa benzemektedir. 

        Zaman içinde 81 ilimiz de A, B ve C kategorilerinde bilim merkezlerine kavuşacak gibi görülüyor. Bu merkezlerin kurumsallaşması için gösterilecek gayret çok önemli olmakla beraber, merkez çalışanlarına çok önemli görevler düşmektedir. Merkezde gördüğüm ve açılışına geldiğini öğrendiğim Aziz Sancar’ın adı verilen laboratuvar kısmı, bana Aziz Sancar’ın hayatında Alman hocalarının yerini hatırlattı. Aziz Sancar, Turan İtil, Fuat Sezgin’in vb. pek çok Türk bilim insanın iyi yetişmesinde Atatürk’ün üniversite reformu sırasında Türkiye’ye davet ettiği Alman bilim insanlarının katkısını unutmamak gerekir. Benzer bir uygulamayı 1915’ten sonra İttihat ve Terakki Partisi yapmış ve bu şekilde Darülfünun’un kültürel iklimini-atmosferini-ekosistemini değiştirmeye çalışmıştı. Bugün 92 yaşında olan Fuat Sezgin geriye dönüp baktığında bir Türk genci olarak İstanbul Üniversitesinde Hellmut Ritter ile karşılaşmasını hayatının dönüm noktası olarak söylüyorsa, Türk öğretmenlerin ve üniversite hocalarının şapkalarını önlerine koyup bu konuyu tekrar düşünmeleri gerekir. Öğretmenlerin ve akademisyenlerin yapamadığını belki bilim merkezlerinin çalışanları yapabilir. Yakın gelecekte inşallah emekli akademisyen ve öğretmenleri de bu merkezlere gönüllü çalışan olarak görebiliriz. 

        17 Mayıs sabahı otel lobisinde incelediğim mahalli gazetelerde, bu konferans ile ilgili bir habere rastlamamak yine gazetelerin cinayet ve trafik kazası haberleri ile dolu olması beni doğrusu hiç şaşırtmadı. Daha sonra haberin sadece valiliğin, belediyenin ve Milliyet gazetesinin sitesinde yayımlandığını gördüm. Maalesef taşradaki kendince haklı farklı kaygılar ve dinamikler, Türkiye için hayati önemi olan bu merkezlerle ilgili haberleri bile geniş kitleyle paylaşmada cimrilik edecek kadar körlüğe yol açıyor. 

        Konya dönüşü bindiğim 250 km hız ile gidip hiç sarsılmayan yabancı yapım tren, beni hayalen 1860’ların Türkiye’sine götürdü. Niyazi Berkes’in, ‘Tanzimat’ın fen cephesini Münif Paşa’nın temsil ettiği’ yorumuna ben de katılmaktayım. Kültürümüz izin verse ve eğitim işlerinin sevk ve idaresi gerçekten Münif Paşa’ya bırakılsaydı, daha Osmanlı Dönemi’nde “fen tedrisatı” lehine bir atmosferin oluşacağı konusunda şüphe yoktur. Şu gerçeği unutmamak lazımdır ki Avrupa’da terakki önce sokakta başladı, sonra okul programlarına, basına, hükûmet dairelerine, edebiyata vb. yansıdı ve bu kurumlar karşılıklı olarak birbirini beslediler. 

        Sonuç olarak, yapıldığı söylenen yerli elektrikli lokomotifin çektiği bir hızlı trenle yolculuk şimdilik yine hayal oldu. Bürokratı, işadamı, sanayicisi, mühendisi ve yolcusuyla aynı anlayışa sahip olunduğunda bu hayaller gerçek olacaktır. Bilim merkezleri bu ortak anlayışın parlayan bir kıvılcımı olabilir. Şüphesiz bu kıvılcımlar gençlerimizde öğrenme arzu ve ateşini tutuşturmaya yetecektir.