Barış Harekâtı’nın 43. Yılında Yavru Vatan Kıbrıs

Temmuz 2017 - Yıl 106 - Sayı 359




        1570’li yılların başında Venedik’e bağlı olan Kıbrıs’ta yuvalanan korsanlar Türkiye’ye gelip giden gemilere zarar veriyorlardı. O zamana kadar üç kıtaya hükmeden Yüce Osmanlı Devleti belki küçük bir iş olarak gördüğü için, belki de dış politikanın bir gereği olarak bu adayı almayı düşünmemişti. Muhteşem lakaplı Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu 2. Selim artık bu adayı almanın zamanının geldiğine inanıyordu. Şeyhülislamlık makamında bulunan Ebussuud Efendi, korsanların yaptıklarından sonra, “Emeviler ve Abbasiler zamanında bir İslam Eyaleti olan Kıbrıs’ın alınması gerektir” diye fetva verince harekete geçildi.

        15 Mayıs 1570’te İstanbul’dan ayrılan Donanmay-ı Humayun, daha önce Akdeniz’e açılan öncü filolarla birleşmek için yol almaya başladı. 

        Deniz Kuvvetleri’ne Piyale Paşa, Kara Kuvvetlerine ise Lala Mustafa Paşa kumanda ediyordu. Venediklilerin İspanya ve Papalıktan istedikleri yardımcı kuvvetler Girit’te toplanıp yola çıkmaya karar verdiklerinde Türkler adaya çıkarma yapmışlardı bile. Ancak ada iyi korunuyordu ve sağlam kaleleri vardı. 

        Temmuz başında Limasol Limanı’ndan adaya giren Türk askeri; bazı küçük kaleleri kolaylıkla ele geçirdikten sonra 9 Temmuz 1570’te Girne’yi aldı. Bilindiği gibi, Rumların adayı ilhak etmeye çalışmaları üzerine bundan tam 404 yıl sonra, 1974 yılı temmuzunda Türk askeri yine Girne’ye girmişti.

        Girne’nin alınmasından sonra Lefkoşa kuşatıldı ve bu şehir 9 Eylül 1570 günü ele geçirildi. Lala Mustafa Paşa sabahın erken saatlerinde şehre girdi. Fethin işareti olarak şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilip 15 Eylül Cuma günü 2. Selim adına hutbe okundu. 

        Girne ve Lefkoşa ele geçirilmişti ama Magosa Kalesi oldukça büyük ve sağlamdı. Araya kış da girince; o yıl tamamlanamayan fetih, yaklaşık elli bin şehit verildikten sonra 1 Ağustos 1571 tarihinde gerçekleştirildi. Artık, Akdeniz büyük ölçüde Türklerin elindeydi ve Girit dışında hemen hemen bütün adalar alınmıştı.

        Fetihten sonra kışı geçirmek üzere İyon (Yunan) Denizi’ndeki İnebahtı Körfezi’ne çekilen Donanmay-ı Humayun 7 Ekim 1571’de baskına uğradı. Bu baskın sonucu 150’ye yakın gemi kaybedilmiş, 20 bine yakın şehit ve esir verilmişti. Bu, Cihan İmparatorluğu için büyük bir kayıptı ama her şeyin sonu değildi. 

        Sevinç içinde olan Venedikliler bu arada yapılacak bir barış anlaşmasından kârlı çıkacaklarını umuyorlardı. Sokullu Mehmed Paşa’yı ziyaret eden Venedik elçisi bu konuda nabız yoklamaya gelince devletini iyi tanıyan ve gücünü bilen Sadrazam, elçinin niyetini anlamakta gecikmeyip şu tarihî cevabı verdi:

        “- Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal eskisinden daha gür çıkar!”

        Kıbrıs işte böylesine stratejik öneme sahipti ve Sokullu Mehmet Paşa’nın Venedikli elçiye söyledikleri de kısa zamanda gerçekleşti. Dört ay gibi kısa bir sürede 250’ye yakın savaş gemisi denizlere salınmış, Osmanlı Donanması yine denizlerin hâkimi olmuştu. Yapılan barış görüşmeleri sonunda Venedik, yüklü bir savaş tazminatı ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın Osmanlı Türk Devleti’ne armağanı iken bir süre önce İspanyolların eline geçen Tunus da 13 Eylül 1574’te geri alındı.

        İşte Kıbrıs’ın Türk Yurdu oluşunun hikâyesi kısaca böyle idi. Bu ada Türk milletine çok pahalıya mal olsa da artık namusumuz, şerefimiz, haysiyetimiz olmuştu. Ancak ne var ki imparatorluğumuzun çöküş döneminde Osmanlı Rus savaşları başlayınca İngilizlerin oyununa gelinerek Kıbrıs İngiltere’ye kiralandı. Sözde, Ruslara karşı Osmanlı Devleti’ni destekleyip yardımcı olacaklardı ve 4 Haziran 1878 tarihinde yapılan bu kira anlaşmasına göre adanın mülkiyeti bizde kalacak, Rusya işgal ettiği Batum, Kars ve Ardahan’dan çekilince İngilizler de adadan çekileceklerdi. 

        Ne yazık ki bu anlaşma şartlarına uyulmadı. Büyük bir “diplomasi dehası” olarak bilinen Sultan Abdülhamid İngilizlere güvenmekle çok hata ettiğini anladığında iş işten geçmişti. İngiltere, Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne girmesini bahane ederek, 5 Kasım 1914 tarihinde,1878 yılında yaptığı kira anlaşmasını tek taraflı olarak feshederek Kıbrıs’ı kendi topraklarına kattığını ilan etti.

        Artık adaya sistemli olarak Rumlar yerleştiriliyor ve Türkleri kötü günler bekliyordu.  11 Şubat 1959’da yapılan Londra Anlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı ve 15 Ağustos 1960 itibariyle de İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin garantörlüğü altında “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla bir devlet kuruldu. Yapılan anlaşmaya göre Cumhurbaşkanı Rum, Yardımcısı ise Türk olacaktı. Her şey Rumların lehine idi ve huzursuzluk, katliam derecesine varan Türk ölümleri almış başını gidiyordu.

        Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş liderliğinde büyük bir kahramanlık örneği gösteren Kıbrıs Türk Toplumu, bozkurt amblemli Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurarak vatanlarını savundu. Baskıların artık dayanılmaz bir noktaya geldiği anda da 20 Temmuz 1974 tarihinde ve hem de bir koalisyon hükümeti zamanında Türk Ordusu Kıbrıs’a denizden çıkarma, havadan da indirme harekâtı başlatarak kardeşlerinin yardımına koştu. 

        14 Ağustos 1974 tarihinde yapılan ikinci harekâtla da bugünkü sınırlara ulaşılarak Rumların güney bölgelere çekilmesi sağlandı. 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu ilan edildi. Rumlarla görüşmeler devam edecek ve iki toplumlu bir federasyon oluşturulacaktı. Ancak Rumların sürekli güçlük çıkarmaları ve anlaşmaya yanaşmamaları üzerine 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilerek Bağımsızlık Bildirisi, Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş tarafından okunarak bütün dünyaya duyuruldu. Ne yazık ki bu devleti Türkiye’den başka tanıyan olmadı.

        Kıbrıs, Türk tarihinde büyük öneme sahip olmasının yanında, konumu itibariyle de bütün devletlerin dikkatini çekmektedir. 20 Ekim 1927 tarihinde, güneyde yapılan askerî bir tatbikatı takip eden Mustafa Kemal Atatürk etrafında bulunan subaylara sorar:

        - Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yollarımız ve imkânlarımız nelerdir? 

        Atatürk, sonra elini haritaya uzatarak Kıbrıs’ı işaret eder ve şu tarihi sözleri ifade eder:

        - Efendiler! Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir!

        Ve bir hatıra…

        Atatürk döneminde İstanbul Vali Muavini olarak görev yapan Kıbrıslı Şevket Yurdakul şunları anlatır:

        “Atatürk; tanımadıklarının adlarını soyadlarını sordu. Sıra bana gelince adımın Şevket, soyadımın da Yurdakul olduğunu arz ettim. Derhal, ‘Mehmet Emin Yurdakul ile bir yakınlığımın olup olmadığını’ sordu. ‘Kıbrıslı olduğumu’ beyan edince ‘Neden Yurdakul soyadını aldığımı’ sordular. ‘Kıbrıs’ın; yurt için ve bilhassa İstanbul için İngilizlere köle (kul) olarak verildiğini, ben de o toprakta doğduğum için Yurdakul soyadını aldığımı’ açıkladım. Bu anda Atatürk şimşek gibi çakan gözlerini gözlerimin içine dikerek şunları söyledi:

        - Yakında orası da kölelikten kurtulacaktır!

        Sonra Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a dönerek; ‘Duyuyor musun Aras, Kıbrıslıların duyduğu hasreti, üzüntüyü?’ buyurdular.”

        Atatürk’ün ömrü yetmedi ve Hatay’dan başka Misak-ı Millî sınırlarımız üzerinde tasarrufta bulunulamadı. Bir ara Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında Kıbrıs Meselesi önümüze konunca, ömrünü bu davaya adayan rahmetli Denktaş âdeta dışlandı ve yalnız bırakıldı. Rumlar ısrarla Kıbrıs’ın en verimli, en bereketli topraklarına sahip olup narenciye bahçeleriyle ünlü Güzelyurt’la çevresini istiyorlar, Denktaş buna şiddetle karşı çıkıyordu. Öyle ki Kıbrıs’ın ve özellikle de Güzelyurt beldesinin AB sevdasına kurban edileceğine dair söylentilerin ayyuka çıktığı günlere rastlayan 19 Ocak 2003 tarihinde “GÜZEL YURT GÜZEL KIBRIS” başlığını taşıyan şu dörtlüğü yazmıştım:

        Bin beş yüz yetmiş birde kanla – canla alındı

        Beş asırdır Türk’ündü Güzel Yurt, Güzel Kıbrıs

        Şimdi ne oldu bilmem; bir sevdâya satıldı

        Gidiyor elimizden Güzel Yurt, Güzel Kıbrıs.

        Sonra kamuoyu baskıları arttı, Rum kesimi kendilerini bağlayan bazı yanlış adımlar attı ve o konu devamlı ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmak üzere buzluğa kondu. Nitekim 2017 yılı başlarında İsviçre’de yapılan görüşmeler de yine, Rumların anlaşılmaz tutumları yüzünden askıya alındı. “Güzel yurt, güzel Kıbrıs” elbette elden çıkmadı ama çok dikkatli olunması ve siyasilerimizin kesinlikle yanlış adım atmamaları gerekiyor.

        1974 Barış Harekâtı’ndan 43 Yıl Sonra Kıbrıs’a Gittim

        Ben, Türk Dünyası’nın pek çok bölgesini gezip görmüş olmama rağmen, “Nasıl olsa yakın, her zaman gidebilirim” diyerek Kırım ve Kıbrıs seyahatlerimi ertelemiştim. Rus işgali yüzünden Kırım için ancak “ah – vah” çekebildim. Kerkük ve Suriye’deki Türkmen bölgeleri üzerine oynanan oyunlar da ortada. Irak ve Suriye’ye yıllar önce gitmemiş olsaydım bundan sonra hiç mümkün olmazdı. Allah göstermesin ama Kıbrıs için de iş işten geçebilir diyerek 27 Mart günü dört günlük bir geziye katıldım. Tecrübeli bir “seyyah” olarak şunu söylemeliyim ki hiçbir yer hakkında gezip görmeden kanaat belirtilmemeli, ahkâm kesilmemeli, geçmişte yaşanmış olan olaylar günümüz şartlarına bakılarak değerlendirilmemelidir.

        1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan 2017 yılına kadar aradan 43 yıl geçti ve oradaki kardeşlerimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvencesi altında rahat ve huzur içerisinde yaşıyorlar. Allah’a şükür, Kıbrıs’ın en güzel, en verimli toprakları da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde bulunuyor. Avrupa ile ilgili meselelerde ve hemen her vesile ile Kıbrıs’ın statüsünün gündeme gelmesi Rumların ve dolayısı ile Yunanistan’ın bitmez tükenmez taleplerine alışmış olsa da kardeşlerimiz, Türkiye’deki siyasilerin zaman zaman onları rencide eden ifadelerini hazmedemiyorlar. Siyasilerin dışında da Türkiye’den giden bazı densizlerin, “Suyunuzu bile biz veriyoruz ha, ona göre!” dediklerine bizzat şahit oldum. Rahmetli Denktaş’a karşı takınılan tavır da hiç unutulmamış.

        Kıbrıs’a yapacağımız gezi gündeme geldiğinde, bu konuda başkalarına da yöneltilen sorulara biz de muhatap olmuştuk:

        Niye Kıbrıs’a gidiyorsunuz ki?

        Ne var Kıbrıs’ta?

        Hiçbir şey yok, bir ada işte, bir günde gezer gelirsiniz. Dört gün ne yapacaksınız?

         Buna benzer sorular, konuşmalar daha çok Türkiye’dendi. Ya Kıbrıs’ta karşılaştıklarımız? Bizi götüren turizm acentesi son günü boş bırakmıştı. Dolayısıyla sabahtan akşama kadar vaktimiz vardı ve değerlendirmek istiyorduk. Güzelyurt ve Lefke’ye gidilmediği için niyetimiz bir araç temin edip oraları görmekti. Kaldığımız otelin çalışanları, patronu ve araçlarını kiralamak için müracaat ettiğimiz şoförler bile âdeta sözleşmişçesine “Oralarda bir şey yok ki niye gideceksiniz? Gidin Girne’de gezin, sahilde yürüyün…” gibi cevaplar verdilerse de biz gittik…

        Gitmeseydik mesela Güzelyurt’un o verimli topraklarını, muhteşem narenciye bahçelerini göremeyecektik. Gitmeseydik mesela, Kıbrıs’ın müdafaasında büyük görevleri başarıyla yerine getiren ve yüzlerce şehit veren bozkurt amblemli Türk Mukavemet Teşkilatı’na bağlı Lefke Mücahitler Derneği’ni, Güzelyurt – Lefke arasında bulunan şehit pilotumuz Cengiz Topel Anıtı’nı, Lefke’deki Piri Mehmet Paşa Camii’ni, Kıbrıs’ın o verimli, düz ovalarını göremeden dönmüş olacaktık. Bunlar yalnızca birer örnek. Gezen görür, bilir ve bir arkadaşımın söylediği gibi “Bunlar görenedir; köre ne?”

        Yedi kişilik grubumuzla söylenenlere inat Kıbrıs için çok ama çok geç kaldığımızın farkında idik. Tur programının dışında başka yerlere de gidip ziyaretlerde bulunmamıza rağmen dört gün boyunca Türk bölgesinin yalnızca yarısını ancak gezebildik ve Kıbrıs’a doyamadan ayrıldık. 

        İnceleyen, araştırıp sorgulayan bir anlayışa ve ibret nazarı ile bakan gözlere sahipseniz hiç değilse on gün orada kalmalısınız. Kıbrıs’ta pek çok şehitlik var ama biz yalnızca Karaoğlanoğlu ve Boğaziçi şehitlikleri, Rumlardan ele geçirilen savaş alet ve gereçlerinin sergilendiği açık hava müzesi, Kıbrıs Alayı doktorumuz Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın eşi, üç çocuğu ve ev sahipleriyle komşularının hunharca şehit edildikleri Barbarlık Müzesi’ni gezebildik. 

        Kıbrıs’ta yalnızca şehitlikler yok tabii. Orası bir tarih ve kültür adası.

        “Kıbrıs’ta ne var ki?” diyenlere bir de seçme liste vermeliyiz ki gidip görsünler… Lefkoşa’da, 1571 yılında gerçekleşen fethin alameti olarak katedralden dönüştürülen çifte minareli Selimiye Camisi, Bursa’daki Koza Han’ın bir benzeri olarak 1572 – 1579 tarihleri arasında yapılan Büyük Han, Mevlevi Tekke Müzesi, Girne Kapısı, Magosa’da 50 bin şehidimize mal olan Magosa Kalesi, fethin alameti olarak katedralden dönüştürülen tek minareli Lala Mustafa Paşa Camisi, Salamis Antik Kenti, St. Barnabas Manastırı ile muhteşem İkon müzesi ve elbette ki Namık Kemal Müzesi ve Namık Kemal Zindanı. Girne’de Girne Kalesi, Batık Gemi Müzesi, Manavgat suyunun deniz altından getirilip pompalandığı tesisler ve oluşturulan Baraj gölü, Bellepais Manastırı, Zirvelere kondurulan St. Hilarion Kalesi, Kıbrıs’ın kuzey sahillerine paralel olarak 160 km boyunca uzanan ve adını, Girne’nin doğusunda yer alan Beşparmak Tepesi’nden alan Beşparmak Dağları... Daha ne sayalım ki!

        Kıbrıs genelinde bulunan 1900 farklı bitki türünden 1600’ü ve adaya has 120 farklı türün 19’u yalnızca Kuzey Kıbrıs’ta bulunuyor. Deniz kaplumbağaları, Kıbrıs Eşeği, Hellim Peyniri, Şeftali Kebabı, gezeceklerin keşfini bekleyen daha nice tabiat güzelliği ve damak zevkinize uygun her şey Kuzey Kıbrıs’ta…

        Kıbrıs İçin Son Söz

        “Kıbrıs bizim canımız, feda olsun kanımız” ama hamasetle beraber büyük bir diplomasi kabiliyetine sahip olmamız gerekiyor. Kerkük – Musul ve Suriye’de olduğu gibi oldubittiye getirerek her şey yapılabilir. Atatürk’ün, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşacaklarını 50 – 60 yıl öncesinden sezerek “Bugünden yarına hazırlıklı olmalıyız” dediği gibi her an uyanık olma mecburiyetimiz var. 

        1960’lı yıllarda Kıbrıs’ta öğretmenlik yaptığı için iyi bir durum değerlendirmesi yapma imkânı bulan büyük dava adamı ve şair Arif Nihat Asya’nın “Kıbrıs Nasıl Elden Gider” başlıklı yazısını bütün siyasilerimiz ve Dışişleri mensupları okuyup ezberlemelidirler. Onun dediği gibi, “Kıbrıs, davamızın kuvvetine rağmen, dava vekillerimiz yüzünden elden gider” ve “Kıbrıs, Ada’daki Türk’ün bize güvendiği müddetçe elden gitmez; bize güvenini kaybetmesi yüzünden elden gider!” 

        Bu güveni her dem taze tutmak ve Kıbrıs’a yatırım yapmak zorundayız. Güneşse güneş, iklimse iklim, topraksa toprak… Güneşini enerjiye, toprağını berekete dönüştürmek elimizde. Hollanda’nın Konya ilimiz kadar toprağı olmasına ve üstelik fazla güneş yüzü de görmemesine rağmen tarım ve hayvancılıkta bizi bilmem kaça katladığını söyler dururuz da gereği bir türlü yapılmaz. Keza, çölün ortasındaki İsrail bile neler yapıyor! Oysa denizin ortasında yüzen Kıbrıs’ta neler yapılmaz ki?

        Bunlar yapıldıktan sonra Yavru Vatan Kıbrıs’ı Ana Vatan Türkiye’nin “sırtında bir yük” olarak görenlerin sesi kesilir, Kıbrıslı kardeşlerimiz refaha kavuşur ve ekonomi hem orada hem burada düzlüğe çıkar.

        Evet, Kıbrıs Türk’tür ve Türk kalacaktır, kalmalıdır.