Geleceğe Bakış: Kamu Bilincinin Modernizasyonu

Haziran 2017 - Yıl 106 - Sayı 358




        Kazakistan yeni bir tarihî döneme adım atmış bulunmaktadır. Sene başında ulusa yaptığım seslenişimde “Kazakistan’ın üçüncü modernleşme süreci”nin başladığını ilan etmiştim. Böylece bizler, yenileşmenin iki önemli süreci olan “siyasi reform” ile “ekonomik modernizasyon”u ele almıştık. 

        Amacımız bellidir: Dünyadaki en gelişmiş 30 ülke arasına girmek.

        Söz konusu iki modernizasyon sürecinin de netleşen amaç ile hedefleri, öncelikleri ile ulaşılmasına yardımcı olacak metotları vardır. Hedeflediğimiz tüm çalışmalarımızın zamanında ve azami derecede etkin biçimde yapılacağından eminim. Fakat tasarladığımız şeylerin yapılması adına bunu yeterli görmüyorum.

        Hedefe ulaşmamız için bilincimizin işimizden her zaman önde olması, diğer bir ifadeyle ondan daha önce modernleşmesi ve yenileşmesi gerekir. Bu durumda sadece siyasi ve ekonomik modernizasyonları temin etmekle kalmaz, ayrıca işin temel taşına dönüşür.

        Manevi modernizasyon, sadece günümüzden itibaren başlayan bir çalışma değildir.

        Bizler, Bağımsızlık Dönemi’nde bu doğrultuda birkaç kapsamlı çalışmaya imza atmış bulunmaktayız.

        2004 yılında, “Kültürel Miras Programı” kapsamında, Kazakistan genelinde bulunan tarihî ve kültürel anıt ile nesneleri yenilettik.

        2013 yılında, “Halkın Tarih Dönüşümü Programı” aracığıyla dünyanın en önde gelen arşivlerinden millî tarihimiz ile ilgili belgeleri toplayarak inceledik.

        Günümüzde ise bundan daha kapsamlı ve köklü çalışmalara imza atmalıyız.

        Bu sebeple ben, daha güçlü ve sorumluluk duygusu daha üstün “Tek Millet” olmak için geleceğe doğru nasıl adım atacağımız ve toplumsal bilinci nasıl değiştireceğimiz konusundaki görüşlerimi aktarmayı arzu ettim.

        21. Yüzyıldaki Kamu Bilinci Hakkında

        Yeryüzü mutlak manada gözümüzün önünde değişmektedir. Dünyada yönü hâlâ belirsiz olan yeni bir tarihî dönem başlamıştır. Devamlı değişmekte olan gergin bir zaman içinde duygu ile düşüncemize, dünya bakışımıza sinerek kök salmış olan önyargı kaidelerinden arınmadıktan sonra dünya çapında gelişmiş bir ülke hâline gelmek ve önde gelen ülkelerle aynı hizada durmak mümkün değildir. Değişmemiz için kendimize ait olan manevi değerlerimize sahip çıkarak zamanın akışına ayak uydurmakla yeni dönemin olumlu taraflarından istifade etmemiz gerekir.

        20. yüzyılın “Batı Modernleşme Modeli”nin günümüzün hayatına uygun olmadığının asıl sebebi nedir? Bence en büyük eksiklik, Batı’nın kendine has modeli ile tecrübesini diğer halklar ve medeniyetlerin farklılığını göz önünde bulundurmadan herkese mutlak olarak istençsiz bir şekilde dayatmasındadır. Doğal olarak modernleşen her bir toplum, tarihî süreçten beri devam edegelen kültürel ve manevi koda sahiptir.

        Modernleşmenin yeni türünün en önemli şartı, söz konusu millî kodu koruma altına almaktır. Diğer türlü kodsuz modernleşme, boş yankıdan ibaret olacaktır. 

        Fakat millî koduma sahip çıkarım, diyerek doğasında bulunan tüm iyi ile kötü hasletlerini, diğer bir ifadeyle insanın geleceğe yönelik inancını güçlendirerek teşvik eden özelliklerini de, duygu ile düşüncesini âdeta felç ederek gelişmesine engel olan alışkanlıklarını da millî bilincin altında tutmaması gerektiği aşikârdır. 

        Yeni modernleşme sürecinin, eskisi gibi tarihî tecrübe ile millî geleneklere karşı kendisini büyük görmemesi gerekir. Aksine, daha önceki dönemlerin eleştirilerinden elenerek günümüze kadar ulaşan en iyi geleneklerin daha verimli modernleşme ve yenileşme sürecinin en önemli ön koşullarına dönüştürülmesi gerekir. Şayet bu süreç, milletimizin millî ve manevi derinliğinden istifade etmezse onun farklı bir yola sapacağı açıktır. 

        Bununla birlikte, kamu bilincinin yenileşmesi, millî şuurun her çeşit uç noktalarını birleştirerek uyum sağlayan gücüyle çok büyük önem taşımaktadır. Bu ise geçmişimizin, günümüzün ve geleceğimizin ufkunu uyumlu bir şekilde birleştiren millî hafıza platformudur. 

        Bundan dolayı ben, halkımın ibretli tarihi ile eski zamanlardan devam edegelen millî gelenek ve göreneklerini bundan sonraki medeniyetimizin en sağlam temeli hâline getirerek her bir adımının net atılmasını, geleceğe doğru özgüvenle yönelmesini arzu ediyorum.

        Bu bağlamda, bütün toplumun ve her bir Kazakistan vatandaşının sahip olan bilincinin modernleşmesinin birkaç yönünü açıklamak isterim.

        1. Rekabet Edebilirlik Kabiliyeti

        Günümüzde sadece bir insan değil, topyekûn halkımız kendi rekabet edebilirlik kabiliyetini yükselttiği zaman ancak kazanabilmektedir. Rekabet edebilirlik kabiliyeti, milletin bölgesel veya küresel pazardaki değeridir, kalite itibarıyla ötekilerden daha kazançlı ürünü teklif edebilmektir. Bu sadece maddi ürün değil, aynı zamanda eğitim, hizmet, entelektüel ürün veya kaliteli çalışma kaynakları da olabilir.

        Gelecekte milletin kazançlı olması, onun doğal kaynaklarıyla değil, insanların rekabet edebilirlik kabiliyetiyle ölçülecektir. Dolayısıyla, her bir Kazakistan vatandaşı, söz konusu kabiliyeti aracığıyla topyekûn milletimiz 21. yüzyıla layık niteliğe sahip olmalıdır. Mesela, bilgisayar eğitimi, yabancı dil bilgisi, kültürel açıklık gibi unsurlar her insanın ilerlemesi ve gelişmesi için zaruri olan ön koşullardandır.

        İşte bu açıdan, “Dijital Kazakistan”, “Üç Dilde Eğitim”, “Kültürler ve Dinler Arası Hoşgörü” gibi devlet programları; milletimizi, yani tüm Kazakistan vatandaşlarını 21. yüzyılın şartlarına ve taleplerine uygun bireyler olarak hazırlama çalışmalarıdır.

        2. Pragmatizm

        Karakterimize sinmiş olan birçok alışkanlık ile önyargıyı oluşturan katı kaideleri değiştirmedikçe bizim topyekûn yenileşmemiz mümkün değildir.

        Milletimizin tarihine, atalarımızın yaşam tarzına bir anlığına bakacak olursak gerçek pragmatizmin misallerini bulmak mümkündür. Halkımız asırlar boyunca doğduğu toprağının doğasını gözbebeği gibi korumuş, zenginliğinden hem hesaplı hem de yerinde faydalanan eşsiz ekolojik yaşam tarzını sürdürmüştür.

        Geçmiş yüzyılın ortasında sadece birkaç yıl içinde milyonlarca hektar toprağımız acımasızca işlendi. Eski dönemlerden bu yana nesilden nesile aktarılarak devam eden millî pragmatizm sayılı seneler içinde tanınmayacak derecede değişmiş, akıl almaz savurganlığa mahkûm edilmiştir. Neticede Toprak Ana’nın yaratıldığı günden bu yana otları yalnızca atların ayakları altında kalan bozkırın tüm verimlilik ve doğurganlığı kaybolmuştur. İşleme sonucunda, ekmeğimizi çıkardığımız binlerce hektar toprağımız doğal afet bölgelerine, Aral Gölü ise çekilerek kupkuru çöle dönüşmüştür.

        Bunlar, toprağa sorumsuzca davranmanın acı örnekleridir.

        Bizlerin, dedelerimizden miras olarak benimsediğimiz, günümüzde de damarlarımızda dolaşan iyi hasletleri, müspet yanları, sağduyulu nitelikleri modernleşme yolunda yeniden canlandırmamız gerekir.

        Pragmatizm, öz millî ve özel varlığı ile zenginliğini net olarak bilmek, ondan hesaplı olarak faydalanmak, ona bağlı geleceğini iyi planlayabilmek, israf ile savurganlığa, çalım ile gösterişe imkân tanımamaktır esasında. Günümüzün toplumunda yer alan uygunsuz şatafat, yersiz lüks gerçek kültür değildir. Tam aksine itidal, sadelik, ılımlılık, tutumluluk ile yerinde kullanılabilirlik gerçek kültürdür ve bu kültüre ne kadar sahip olursak o kadar görgülü kalacağımız açıktır. 

        Hedefe ulaşmaya, eğitim almaya, sağlıklı yaşamaya, profesyonel olarak yetişmeye öncelik vermek ve bu yönde her şeyden verimli bir şekilde faydalanmak, işte ahlaki pragmatizm dediğimiz budur. 

        Bu ise günümüzün dünyasında en başarılı modeldir. Genelinde millet, özelinde ise insan, önünde belirlediği hedefe ulaşmaya çaba sarf etmezse, gelecekte hedefindeki işin gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi bir yana, milleti uçuruma götüren popülist fikirlerin oluşması kaçınılmazdır.

        Maalesef, tarihte milletlerin asla gerçekleşmeyen gaye ve hayallere doğru tırmanarak önünde sonunda suyun altında kaldıkları hakkında misaller az değildir. Nitekim geçmiş yüzyılın en önemli üç ideolojisi olan komünizm, faşizm ve liberalizmin gözlerimizin önünde yıkıldığına şahit olduk.

        Günümüzde de radikal ideolojiler devri bitmiş vaziyettedir. İşte bundan sonra net, açık, anlamlı ve geleceği aydınlatan yön ve bakışa ihtiyaç var. İnsanın da, topyekûn milletin de net bir hedefe ulaşmasını sağlayan sadece böyle yönler ile bakışlar gelişme göğünün kutup yıldızı olabilecektir. Her şeyden önce onlar, ülkenin imkânları ile kapasitesini dikkatle izlemelidirler.

        Diğer bir ifadeyle, sadece realizm ile pragmatizm, en yakın on senelik bir dönemin sloganı olmaya yarayacaktır. 

        3. Millî Kimliği Koruma

        “Millî Yenileşme” diye adlandırdığımız kavram, millî bilincin olgunluğunu bildirmektedir. Burada iki konu var: Bir, millî duygu ile düşüncenin ufkunu genişletmek; iki, millî varlık ruhu korumakla birlikte onun birkaç vasfını değiştirmek.

        Şu anda hükmeden yenileşme modellerinin teşkil ettiği tehlike nedir?

        Tehlike, yenileşme sürecine, millî gelişme modelinden herkese ortak ve evrensel modele geçiş olarak bakılmasından kaynaklanmaktadır. Fakat hayat tecrübesi, bu düşüncenin temel olarak yanlış olduğunu göstermiştir. Gerçekte her bir coğrafya ve her bir devlet kendine has bağımsız gelişme modelini oluşturmaktadır.

        Millî gelenek ile göreneklerimiz, dilimiz ile müziğimiz, edebiyatımız ile millî törenlerimiz, diğer bir ifadeyle millî ruhumuz, yaşam tarzımız ile gönül dünyamızda ebedî olarak kalmalıdır.

        Abay’ın bilgeliği, Avezov’un bilginliği, Jambıl’ın şiirleri ile Kurmangazı’nın ezgileri, asırlarca günümüze ulaşan dedelerimizin sesi ile nefesi, bunlar manevi kültür dünyamızın tek bir parçasıdır.

        Bununla birlikte “modernizasyon” kavramı, oldukça eskimiş olan, küresel dünya ile bağdaşmayan bazı alışkanlıklar ile âdetlerden arınmayı ifade eder. Mesela, hemşehricilik. Tabii ki, doğduğu toprağın tarihini bilmek ve onunla gurur duymak doğrudur. Fakat ondan daha önemlisi, her bireyin bir milletin evladı olduğunu unutmaması gerekir.

        Bizler, her insanın kişisel olarak katkıda bulunduğu ve profesyonel yeteneklerin değerlendirildiği “meritokratik toplum” kurmaktayız. Bu sistem ise kayırmacılığa tahammül edemez. Kayırmacılık, gelişmemiş ülkelerin düzenidir. 

        Bu konuyu teferruatıyla ele alma maksadım, sahip olduğumuz müspet ile menfi yanları sıralamak değildir. Ben Kazakistan vatandaşlarının hiçbir zaman değişmeyen iki kuralı idrak etmelerini isterim:

        Bir, millî kod, millî kültür korunmadığı müddetçe yenileşme söz konusu olamaz.

        İki, ilerlememiz için milletin gelişmesine engel olan, geçmişin geriye doğru çeken ögelerinden vazgeçmek lazımdır.

        4. Eğitimin Yükselmesi

        Eğitimli olmak, bilgili olmaya çalışmak, yaratılışımızın vazgeçilmez bir özelliğidir.

        Bağımsızlık yılları içinde bu anlamda büyük işler yapılmıştır. Bizler on binlerce gencimize, dünyanın en önde gelen üniversitelerinde eğitim aldırdık; onları geleceğe hazırladık. Bu çalışma, geçmiş asrın 90’lı yılları başında ele alınan “Bolaşak” (Gelecek) programıyla başlamıştır. Ülkemizde yüksek seviyede olan birkaç üniversite açılmış, entelektüel okullar sistemi oluşmuştur. Yine bu bağlamda daha da önemli işler yapılmıştır.

        Fakat eğitim ve kültür herkes için ortak olmalıdır. Bunun net ve kaçınılmaz sebepleri vardır. Teknolojik devrimin gidişatına baktığımız zaman yakın on yıllık bir gelecekte şu anki mesleklerin yarısının yok olacağını görmekteyiz. Ekonominin mesleki yanı, daha önce hiçbir devirde bu kadar hızlı değişmemiştir.

        Demek ki yeni bir döneme adım atmış bulunuyoruz. Böyle bir ortamda ve şartlarda ancak mesleğini zorlanmadan değiştirebilecek yetenekli ve eğitimli insanlar kazanırlar. İşte bunu idrak ettiğimizden dolayı, bizler eğitim için ayrılan bütçe masraflarının katkı payı açısından dünyada en önde gelen ülkelerden biriyiz.

        Her alanda başarılı olmanın en önemli ve temel faktörünün eğitim olduğunu, herkes çok iyi anlamalıdır. Gençlerimiz ile ilgili öncelik vermemiz gereken en önemli husus, şüphesiz eğitimdir. Çünkü değerler sisteminde ancak eğitimli milletler değer kazanacaktır.

        5. Kazakistan’ın Devrimsel Değil, Evrimsel Kalkınması

        Bu sene, Avrasya kıtasının en geniş bölgesini darmadağın eden 1917 Ekim olayının 100. yıl dönümüdür.

        20. yüzyıl tümüyle devrimci sarsıntılarla doluydu. Bu bölgede bulunan tüm milletlerin varlığını, büyük bir etkiyle değiştirmiştir. Her millet, tarihten kendine göre ders alır. Bu, herkesin kendi iradesine bağlı olan bir şeydir. Dolayısıyla kimseye kendi görüşünüzü zorla kabul ettiremezsiniz. Ayrıca kimsenin tarih hakkındaki kendi subjektif düşünce ve değerlendirmelerini de bizlere kabul ettirmeye hakkı yoktur. 

        20. yüzyıl, halkımız için acı dolu, zorbalık ve zulüm asrı olmuştur.

        Evvela millî gelişmenin eskiden beri devam edegelen kendimize has yol ve yöntemi temelinden yıkılarak toplumsal yapılanmanın milletimize tamamen yabancı olan bir modeli, irade dışı kabul ettirilmiştir.

        İkinci olarak milletimize korkunç demografik darbe yapılmıştır. Bir asırdır bu yara hâlâ iyileşmemiştir.

        Üçüncü olarak Kazak dili ve kültürü neredeyse yok olmaya mahkûm bırakılmıştır.

        Dördüncü olarak ülkemizin birçok yeri ekolojik afet bölgelerine dönüşmüştür.

        Tabii ki tarih sadece karanlıktan ibaret değildir. 20. yüzyıl Kazakistan’da birçok hayra da vesile olmuştur.

        Mesela, sanayileşmenin, sosyal ve sanayi altyapısının, yeni aydın kesimin oluşması önemli gelişmelerdir.

        O dönemde ülkemizde ciddi manada bir yenileşme yaşanmıştır. Fakat bu yenileşme millî değildi, daha çok bölgeseldi. Dolayısıyla tarihimizi iyi okumalıyız. Devrimler zamanı henüz bitmiş değildir. Onun sadece şekli ile muhtevası değişmiştir.

        Bizim kadim tarihimiz, açık bir gerçeği, yani tek evrimsel gelişmenin milletin büyümesine imkân sağlayacağını göstermiştir.

        Eğer bundan ders çıkartamazsak yine tarihin demir pençesine düşmemiz kaçınılmaz bir gerçek olur. Öyleyse, evrimsel gelişme kaidesi her Kazakistan vatandaşının özel ve bağımsız rehberine dönüştürülmelidir.

        Fakat toplumun evrimsel gelişmesi prensip olarak ebediyen devam edecek değildir. Bundan dolayı tarihin gerçek dersini çıkartmakla birlikte şahit olduğumuz günlük olup biten şeylerin analizini yapmamıza, geleceğe doğru gidişatın olumlu veya olumsuz olduğunu iyi okumamıza bağlıdır.

        Günümüzde devrimler şekil değiştirerek millî, dinî, kültürel, ayrımcı kisvesine bürünmüş bulunmaktadır. Fakat bütün bunların önünde sonunda katliamla, ekonomik iflaslarla yıkıldığını ve bittiğini görmekteyiz. 

        Dolayısıyla dünyada olup biten şeyleri düşünce eleğinden geçirerek sonuca varmak, hem toplumun hem siyasi partiler ile hareketlerin hem de eğitim sisteminin dünya görüşünü, manevi olgunluğu belirleyen kapsamlı çalışmaların bir parçasıdır.  

        6. Bilincin Açıklığı

        Birçok problem, dünyanın hızlı bir şekilde değişmesine rağmen kitle bilincinin “Ocak yaptı, ateş yaktı.” düzeyinde kalmasından kaynaklanmaktadır.

        Yeryüzündeki bir milyardan fazla insanın başta öz dili olmak üzere mesleki iletişim aracı olarak kullandığı İngilizceyi bizlerin de topyekûn millet olarak ve ivedilikle öğrenmemiz gerek. Bunu ispat etmeye gerek yok, sanırım.

        Avrupa Birliği’nin 400 milyondan fazla nüfusunun öz dilleri olan Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca veya diğer dillere hiç mi saygıları yok? Ya da 100 milyondan fazla Çinli ile Endonezyalılar, Malaylar İngilizceyi öylesine mi öğreniyorlar? Bu, herhangi birinin isteği değil, küresel dünyayla rahatlıkla entegre olup iş yapabilmenin ön koşuludur. 

        Fakat konu bununla bitmiyor. Bilincin açıklığı, zihniyetin üç özelliğini göstermektedir:

        Birinci olarak dünyada, yeryüzünün kendisiyle ilgili olan bölgede ve kendi ülkesinin çevresinde neler olup bittiğini anlamaya imkân verir.

        İkinci olarak yeni teknoloji düzeninin getireceği değişikliklerin hepsine hazır olmak demektir. Yakın gelecekte bizim yaşam tarzımız; işimiz, hayatımız, tatilimiz, evimiz, insanlar arasındaki ilişkilerimiz, yani her şey değişecektir. Bizler bu değişikliğe hazır olmalıyız.

        Üçüncü olarak ötekilerin tecrübesinden faydalanarak en başarılı yanlarına sahip çıkmak. Karakterin derinliği hâline getirmek. Asya kıtasındaki iki büyük devlet olan Japonya ile Çin’in günümüzdeki durumu budur. Onlar bu imkânlardan çok iyi faydalanmakla iyi bir örnektirler. 

        “İyisi benim, kötüsü senin.” diye aksülamele başvurmadan açık olmak, başkalarının başarılarını kabullenebilmek, işte bu kazanmanın yoludur; açık zihniyetin göstergelerinden biridir.

        Eğer Kazakistan vatandaşları dünyayı, evlerinden çıkmadan, pencerelerinden bakarak değerlendirmeye kalkışırlarsa, dünyada, kıtada, hatta komşu ülkelerinde neler olup bittiğini net görememiş olurlar.

        Üstelik ufkun öbür ucunda nelerin döndüğünü bilemezler. Ayrıca, birçok prensibimizi kökten yeniden değerlendirme süzgecinden geçirmeye mecbur kılan dış etkilerin derinliğine inemeden idrak edemezler.

        Yakın Gelecekteki Yıllara Yönelik Yapılması Gerekenler

        Kamu bilinci sadece yenileşmenin temel prensiplerini oluşturmak değil, zamanın sınavından başarıyla geçirecek projeleri gerçekleştirmemizi de talep ediyor. Bu bağlamda, önümüzdeki yıllarda ele alınması gereken birkaç projeyi teklif etmek isterim.

        Birinci olarak Kazak dilinde kademe kademe Latin alfabesine geçme çalışmalarını başlatmamız gerekir. Bizler bu konuya hassasiyetle yaklaşarak dikkatlice ele aldık ve bağımsızlığı elde ettikten sonra bu doğrultuda hazırlık çalışmalarını yürüttük.

        Kazak dilinin alfabesi derin köklere sahiptir.

        6 ve 7. yüzyıllar, eski Orta Çağ dönemidir. Bu dönemde, Avrasya kıtasında tarihe Orhun-Yenisey Yazıtları ismiyle geçen eski Türk boylarının runik yazıları kullanılmıştır. Bu yazılar, insanlık tarihinde en eski alfabelerden biri olarak bilinir.

        5 ve 15. yüzyıllar arasında Türk dili, Avrasya kıtasının alabildiğince kapsamlı bir bölgesinde milletlerarası iletişim dili olmuştur. Mesela, Altın Orda Devleti’nin tüm resmî belgeleri ile uluslararası haberleşme yazıları aslında Orta Çağ’ın Türk dilinde yazılmıştır.

        Halkımız İslam dinini kabul ettikten sonra runik yazılar zamanla kullanımdan çıkarak Arap dili ile Arap alfabesi yaygınlaşmıştır. 10. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar 900 sene Kazakistan coğrafyasında Arap alfabesi kullanılmıştır. 

        7 Ağustos 1929 tarihinde SSCB Merkez İcra Kurulu ile Kazakistan SCB Halk Komiserler Konseyi’nin Başkanlık Heyeti, Latin harflerine dayanan yeni Tek Türk Alfabesi’nin getirilmesi ile ilgili kararı kabul etmiştir.

        Latin harflerine göre düzenlenen alfabe, 1929 yılından 1940 yılına kadar kullanılmış, sonra Kiril alfabesine geçilmiştir. 

        13 Kasım 1940 tarihinde, Kazak yazısının Latin alfabesinden Rus grafiğine göre hazırlanmış yeni alfabeye geçmesi ile ilgili kanun kabul edilmiştir. Aslında Kazak dili alfabesinin değişme tarihi, aslında siyasi nedenlerle belirlenmiştir.

        Ben, Aralık 2012 tarihinde ilan ettiğim “Kazakistan-2050 Stratejisi”nde, 2025 yılından itibaren Latin alfabesine geçmeye başlamamız gerektiğini söylemiştim. Bu, o günden itibaren tüm alanlarda Latin harfine geçmeye başlayacağız demektir. Diğer bir ifadeyle, 2025 yılına doğru evrakları, süreli basını, ders kitaplarını, hepsini Latin alfabesiyle yayımlamamız gerekir.

        İşte, bu dönem yaklaştığından bizlerin zaman geçirmeden bu çerçevedeki çalışmaya şimdiden başlamalıyız. Bizler, böylesi kapsamlı çalışmayı başlatmak için gereken hazırlıkları şimdiden yapmaya çaba gösteriyoruz. Hükûmet’in Kazak dilinde Latin alfabesine geçme ile ilgili kesin bir çizelgeyi yapması gerek.

        Latin alfabesine geçişin derin bir mantığı var. Zira bu, günümüzün teknolojik ortamının, iletişimin, ayrıca 21. yüzyıldaki ilim ve eğitim sürecinin farklılıklarına bağlıdır.

        Okullarda çocuklarımız İngilizce öğrenmekle zaten Latin harflerini de öğrenmiş bulunuyorlar. Dolayısıyla, genç kuşak için hiçbir zorluğu yoktur. 

        2017 yılının sonuna kadar bilim adamlarının destekleriyle tüm sivil toplum örgütleri temsilcileriyle danışarak Kazak alfabesinin yeni grafiğinin tek standardı kabul edilmelidir. 2018 yılından itibaren yeni alfabeyi öğreten uzmanları ve okullara yönelik ders kitaplarını hazırlamamız gerekir.

        Önümüzdeki iki senede organize ve metodolojik çalışmalar yapılmalıdır. Tabii ki yeni alfabeye uyum sürecinde, belli bir zaman diliminde Kiril alfabesi kullanılacaktır. 

        İkinci olarak sosyal ve beşerî ilimler ile ilgili “Yeni Sosyal Eğitim. Kazak Dilindeki 100 Yeni Ders Kitabı” projesini ele alacağız. Bunun anlamı şudur:

        1. Bizlerin tarih, siyasi bilimler, beşerî bilimler, felsefe, psikoloji, kültür bilimleri ve filoloji bilimleri ile ilgili öğrencilere iyi bir eğitim verilmesi amacıyla gereken katkıyı sağlamamız gerekir. Sosyal aydın kesimin temsilcileri, ülkemizin yükseköğretim kurulundaki sosyal bölümlerini yeniden yapılandırmakla devletin desteğini görecekler. Bizim sadece mühendisler ile doktorlar değil, günümüzü ve geleceği derin bir şekilde algılayabilecek eğitimli insanlara ihtiyacımız vardır.

        2. Bizler önümüzdeki birkaç sene içinde sosyal eğitimin tüm yönleriyle ilgili dünyadaki en kaliteli 100 ders kitabını her türlü dilden Kazak diline tercüme ettirerek gençlerimize dünyadaki seçme eserlerden eğitim almaya imkân sağlayacağız. 2018-2019 eğitim yılından itibaren öğrencilerimize bu kitapları okutmalıyız.

        3. Bunun için şu anda tercüme ile ilgilenen kurumlara dayalı devlet yerine, Millî Tercüme Bürosu kurulmalıdır. Bu kurum, Hükûmet’in talimatı doğrultusunda, 2017 yılının yaz mevsiminden itibaren çalışmalara başlamalıdır.

        Şimdi bu programla neyi elde edeceğiz?

        Evvela, yüz binlerce öğrenciye yeni ve kaliteli seviyede eğitim vereceğiz.

        Bu ise eğitim alanındaki küresel rekabet edebilirliğe uyum sağlayabilecek uzmanları hazırlamak, demektir.

        Bununla birlikte, yeni uzmanlar açıklık, pragmatizm ve rekabet edebilirlik gibi bilinç modernleşmesinin temel prensiplerini toplumda yerleştiren asıl güce dönüşecektir. Bu durumda geleceğin temeli eğitim kurumlarının sınıflarında atılacaktır. 

        Bizim sosyal eğitimimiz, uzun yıllar sadece bir tek ilmin kapsamında kalarak dünyaya tek görüşle bakmaya mecbur kalmıştır. Dünyanın en önde gelen 100 ders kitabının Kazak dilinde yayımlanması, 5-6 sene sonra meyvesini verecektir. Bundan dolayı, zaman geçirmeden modern, seçmeli modelleri alarak onların Kazak dilindeki tercümelerini yapmamız gerekir.

        Bu, devletin sorumluluğudur. Hükûmet, bu konuyu uzman tercümanlarıyla sağlamak, telif hakkı, öğretim ve metodolojik müfredatları ile öğretim üyesi ve eğitimci bileşimini belirlemek gibi durumları önemseyerek bütüncül bir yaklaşımla çözmelidir.

        Üçüncü olarak Kazaklar “Anavatana bayrağını dik!” diye boşuna söylememişler. Vatanseverlik, doğduğun toprağına, büyüdüğün memleketine, şehrine ve kentine, diğer bir ifade ile ana vatanına olan sevgiden başlar. Bundan dolayı ben, “Ana Toprak Programı”nı ele almayı teklif ediyorum. Bu programın kapsamı zamanla genişleyerek Ana Vatan’a ulaşacaktır.

        Mesela, “Köyüm, türküm” adlı türküyü söylerken “Ana toprağını sevemeyen, sever mi hiç Ana vatanını” diye seslendirmez miydik? Aslında bunlar derin manalar içeren sözlerdir. 

        Program neden “Ana Toprak” olarak adlandırılır? İnsanoğlu, sadece sınırsız düşüncenin değil, fevkalade bir duygunun sahibidir. Ana toprak, herkesin doğarak üzerine cemre gibi düştüğü, bağrında uzandığı, ayaklarıyla bastığı kutsal mekândır; nicelerinin ebediyen yaşadığı yurdudur. İnsan nerede bulunursa bulunsun, ona gözbebeği gibi bakar. 

        Ana toprağın kültürü ile geleneklerine aşk ve şevkle katkıda bulunmak, gerçek vatanseverliğin önemli bir neticesidir. Bu, halkları öylesine birleştiren toplum değil; gerçek manasıyla millet olarak inşa eden kültürel ve genetik kodun temelidir. 

        Dedelerimiz asırlarca sadece uçsuz bucaksız bozkırı korumadılar. Onlar milletin geleceğini, gelecek nesilleri, bizleri korudular. Dışarıdan gelen yabancı milletlere Atayurt’un bir avuç toprağını vermeden sonraki nesillerine miras olarak bıraktılar.

        Ana toprağa olan sevgi neyi gösterir, genel manada programın amacı nedir?

        Birinci olarak bu program, eğitim alanında kapsamlı, ülkeyi tanıtan çalışmaları sürdürmeyi, ekolojiyi iyileştirmeyi ve kentleri güzelleştirerek önemsemeyi, yerel düzeydeki tarihî anıtlar ile kültürel nesneleri yeniden yapılandırmayı hedeflemektedir.

        Vatanseverliğin en iyi modeli, okullarda ana toprağın tarihini öğretmekle başlarsa, amacına ulaşacaktır. 

        Ana toprağın her bir deresi ile deryası, dağı ile ırmağı tarihi anımsatmaktadır. Her bir yerin ismi hakkında nice efsaneler ile hikâyeler vardır. Her bir bölgenin milletine sahip çıkan, isimleri halkın hafızasında kalan önderleri vardır. İşte bunları yeni nesil öğrenmelidir. 

        İkinci olarak başka bölgelere göç etmiş olsa da ana vatanlarını unutmayan, vatanına her zaman destek vermek isteyen iş adamları, memurlar, aydınlar ve gençleri bir araya getirerek destek verilmelidir. Bu, gerçek ve değişmeyen vatanseverlik duygusudur; herkes bu duyguyu taşıyabilir. Bu yasaklanmadan, tam tersine teşvik edilmelidir.

        Üçüncü olarak yerel yönetim, “Ana Toprak Programı”nı sistematik bir şekilde ele almalıdır. Bu çalışma asla kendiliğinden gitmez, dolayısıyla dikkatlice istişare edilerek, halka inilerek anlatılmalıdır. 

        Ana toprağına yardım edenlere destek verme ve ilgi göstermenin yollarını bulmak lazım. Bu konuda yapılması gereken iş çoktur. Bununla kentleri yeşillendirmeye, okulları bilgisayarlarla donatmaya, yerel yükseköğretim kurumlarına sponsorluk yapmaya, müzeler ile galerileri zenginleştirmeye yönelik çalışmalar yapılabilir.

        Kısacası, “Ana Toprak Programı” millet çapında vatanseverliğin temel taşına dönüşecektir. Böylece “Ana Toprak”a olan sevgi “Ana Vatan”a, Kazakistan’a olan yüksek duyguya ulaşacaktır.

        Dördüncü olarak yerel nesneler ile yerleşimlere yönelik “Ana Toprak Programı”ndan farklı olarak bizler, halkımızın bilincine bundan daha önemli olan millî, kutsal yerler kavramını yerleştirmeliyiz. Bu bağlamda, “Kazakistan’ın Kutsal Manevî Değerleri” veya “Kazakistan’ın Kutsal Topraklarının Coğrafyası Projesi” yapılandırılmalıdır.

        Her bir halkın, her bir medeniyetin, insanın ortak paydasının ortak kutsal toprakları olduğu bilinir ve her bir vatandaş bunu bilmektedir. Bu konu, manevi geleneğin temellerinden biridir.

        Bizler, engin toprağı olan, manevi tarihi zengin olan ülkeyiz. Ulu Bozkır’ın alabildiğince geniş toprağı, tarihte her türlü rolü üstlenmiştir. Fakat bu kadar manevi coğrafyaya sahip olan halkın içindeki kardeşlik ilişkileri hiçbir zaman kesilmemiştir. 

        Ayrıca, bizler tarihimizde bu kadar derin, manevi ve mukaddes olan kutsal yerlerimizi tek bir alana çevirememiştik. Mevzu ülkemizdeki anıtların, binalar ile eski şehirlerin restorasyonu değildir. Asıl düşünce, Ulıtav (Uludağ) etrafındaki tarihî kompleksi, Hoca Ahmet Yesevî Türbesi’ni, Taraz’ın (Talas) eski anıtlarını, Beket Ata Türbesi’ni, Altay’daki eski kompleksler ile Yedisu’nun kutsal yerlerini ve diğer yerleri birbirine bağlayarak milletin hafızasında kalacak olan tek bir millî külliye olarak algılanmasıdır. Bütün bunlar, halkımızın millî birlik ve beraberliğinin yıkılmaz temel taşını oluşturmaktadırlar.

        Söz konusu yabancı ideolojilerin etkisi ise, onların arkalarında diğer halkların değerleri ile kültürel sembollerin bulunduğunu hatırda tutmalıyız. Dolayısıyla, yabancı fikirlere karşı ancak kendi millî değerlerimizle durabiliriz.

        Kazakistan’ın kutsal yerlerinin kültürel ve coğrafi çizgisi, asırların geçmesine rağmen bizleri her türlü manevi zafiyetten koruyarak kurtaracak olan, sembolik zırhımız ve millî onurumuzun kaynağıdır.

        Bu ise, millî birliğin en önemli unsurlarından biridir. Dolayısıyla, bin yıllık tarihimizde bizler ilk defa böylesi kapsamlı projeye imza atarak gerçekleştirmek zorundayız.

        Bu sene Hükûmet, milletimize danışarak projeyi hazırlamalı; bu projede üç hususa önem verilmelidir:

        1. Söz konusu “Kültürel ve Coğrafi Çizgi”nin rolü ile buna eklenen yerleri bilmesi için her bir Kazakistan vatandaşı eğitim görmelidir.

        2. Medya, bundan oluşan millî bilgi projeleriyle düzenli bir şekilde ilgilenmelidir.

        3. İç ve dış kültürel turizm, halkımızın saygı gösterdiği manevi mirasa dayanmak zorundadır. Kültürel önem açısından Türkistan veya Altay, sadece millî veya bölgesel değil, küresel çaptaki değerlerdir.

        Beşinci olarak günümüzün dünyasında rekabet edebilirlik, kültürün de rekabet edebirliği demektir. ABD’nin soğuk savaşı dönemindeki başarısının çoğu, Hollywood sayesindedir.

        Eğer bizler 21. yüzyılın küresel haritasında kimseye benzemeyen, eşsiz ve bağımsız bir millet olmayı arzu ediyorsak, “Küresel Çağdaş Kazakistan Kültürü Projesi”ni gerçekleştirmek zorundayız. Dünya bizi kara altınla veya dış politikadaki insiyatiflerimizle değil, kültürel başarımızla tanımalıdır.

        Bu proje neyi gözlemlemektedir?

        Birinci olarak ulusal kültürümüzün BM’nin altı dili olan İngilizce, Rusça, Çince, İspanyolca, Arapça ve Fransızca konuşabilmesi için amaçlı prensip olması lazımdır. 

        İkinci olarak günümüzün Kazakistan vatandaşlarının yaptıkları çağdaş kültür olmalıdır.

        Üçüncü olarak kültürel hazinelerimizi dünya halklarına tanıtmanın yepyeni yol ve yöntemlerini bulmak lazımdır. Kültürel ürünlerimizin sadece kitap olarak değil, her çeşit multimedya yoluyla çıkması elzemdir.

        Dördüncü olarak bu proje devlet tarafından desteklenmelidir. Dış İşleri, Kültür ve Spor, Enformasyon ve İletişim Bakanlıkları sistematik bir şekilde bu amaçta içli dışlı çalışmalıdır.

        Beşinci olarak bu çalışmada aydın kesim, özellikle Kazakistan Yazarlar Birliği ile İlimler Akademisi, üniversiteler ile toplumsal kurumlar yer almalıdırlar.

        Bizler çağdaş kültürümüzün hangi temsilcileriyle dünya arenasına çıkılması gerektiğine karar vermeliyiz.

        Millî kültürümüz, en iyi modellerini seçtikten sonra yurt dışında tanıtma törenleri düzenlemeliyiz.

        Dolayısıyla 2017, dünyaya kültür alanındaki hangi başarılarımızı gösterebileceğimizi netleştirme açısından belirleyici yıl olacaktır. Ondan sonra ortak programı 5-7 sene içinde gerçekleştireceğiz.

        Bu şekilde bin yıllık tarihimizde kendi kültürümüz, ilk defa dünyanın tüm kıtalarına ulaşarak en önemli dillerde konuşulacaktır.

        Altıncı olarak millî onurumuz, sadece eski babayiğit dedelerimiz, ulu ozanlarımız ile mütefekkirlerimiz olmamalıdır. Ben günümüzün çağdaş vatandaşlarımızın birçok başarılı çalışmalarına önem verilmesi gerektiğine inanıyorum.  

        Bu düşünceyi “Kazakistan’daki 100 Yeni İsim Projesi” ile gerçekleştirmek lazımdır.

        Ülkemizin Bağımsızlık tarihinin yazılmaya başlanmasının üzerinden 25 sene geçti. Bu ise, tarihî açıdan baktığımızda bir andır, fakat ona rağmen bir asırlık önem taşımaktadır. Tabii ki, yapılan çalışmaların önemi ile büyüklüğünden hiçbir şüphemiz yoktur.

        Fakat bu büyük çalışmaya imza atan, ülkenin gelişmesine büyük katkı sağlayan vatandaşlarımızın kendileri ile onların başarıyı elde ettikleri tarih, genelde kuru bilgi ve sayıların gölgesinde kalmaktadır. Doğrusu, Kazakistan’ın attığı her bir başarılı adımın arkasında çok çeşitli kaderler vardır. 

        “Kazakistan’daki 100 Yeni İsim Projesi”, Bağımsızlık yıllarında başarıyı elde eden, ülkemizin her bölgesinde oturan her türlü yaştaki çeşitli etnik grupları temsil edenlerin tarihidir. Projede insanların kaderleri ile özgeçmişleri aracığıyla günümüzün, çağdaş Kazakistan’ın şekli şemali görünecektir.

        Bizler genelde “Yanında bulunuyor iyi insan.” sözünü pek anlamıyoruz. Gerçekten, Bağımsızlık döneminde alın teriyle, eğitim seviyesiyle, sanatıyla önde gelen nice çağdaş insanımız var. Onların yürüdüğü yollar, herhangi bir istatistik bilgiden daha değerlidir. Dolayısıyla, onları televizyon belgeselinin kahramanlarına dönüştürmeliyiz. Gençlerimizin hayatı gerçek bir gözle izleyerek kendi kaderlerine kendileri sahip çıkabilecek vatandaş olmaları için onlara modeller sunmalıyız.

        Günümüzün medya kültürünü, hitabeti güçlü hatipler değil; hayatın gerçek olayları oluşturmaktadır. Medya bunu önemsemelidir.

        Bu proje üç meseleyi çözümlemesi için yönlendirilmelidir:

        1. Akıl yoluyla, eliyle, kabiliyetiyle çağdaş Kazakistan’ı oluşturan insanları topluma tanıtmak lazımdır.

        2. Onlara bilgi desteği vererek tanıtmanın yeni multimedya zeminini oluşturmak lazımdır.

        3. “100 Yeni İsim Projesi”nin yerel nüshası hazırlanmalı; milletimiz, millî altın fonuna giren insanları tanımalıdır.

        Sonuç

        Devlet ile millet, kurşundan heykelleştirilen ve değişmeyen bir dünya değildir. Her zaman gelişen sağ beden uzvu gibidir. Onun yaşaması için zaman akışına bilinçli bir şekilde uyum sağlamak gerekir.

        Yeni küresel süreçler kimseye sormadan, kapıyı çalmadan birdenbire önümüze geçti. Dolayısıyla, zamana uygun modernleşme sorumluluğu tüm devletlerin önünde durmaktadır.  

        Hızlı bir şekilde akan zaman kimseyi beklemez. Yenileşme de tıpkı tarih gibi devam eden bir süreçtir.

        İki devrin omuz omuza geldiği geçici bir dönemde, Kazakistan’a köklü yenileşme ile mefkûreler aracığıyla geleceğini ebedîleştirmenin eşsiz tarihî imkânı sunulmaktadır.

        Ben tüm Kazakistan vatandaşlarının, özellikle genç neslin modernleşme hakkında yapılan tekliflerin önemini iyi anlayacaklarını düşünüyorum.

        Yeni dönemde modernleşmeye karşı olan gayret, gelişmemizin asıl prensibidir. Yaşamak için değişebilmek lazımdır. Bunu kabul etmeyenler tarihin tozlu sayfalarında yok olup gideceklerdir.