“Kutlu Doğum”u Kirleten Sözde Bidat Karşıtı Zihniyete Cevap

Mayıs 2017 - Yıl 106 - Sayı 357




        “Görmüyor musun Rasûlüm o gavî şairleri,

        Başıboş hayvan gibi her yerde otlar her biri,

        Kizb ile me‘lûftur onlar hep yalandır sözleri,

        Her ne söylerse ânı hiç yapmamıştır hiçbiri.

        Lakin o şairlerin müminleri mebgûz değil,

        İşleri hep salihât ve zikr-i Mevla-yı Celîl.

        Uğradıkça ta’n ve teşnî’ zulmüne müminlerim

        Nusret isterler, yakında ben de ihsan eylerim.

        Pek yakında görürsün ânlar zulmünün mahsulünü,

        Munkalib olmuş görürler büsbütün me‘mûlünü” (Şuarâ Sûresi, 26/224-227)1



        Son günlerde ülkemiz, FETÖ yüzünden çok ciddi sıkıntılar yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi “At izi, it izine karışmış.” bir durumda. Bir tarafta gerçek suçlular bulunmaya çalışılırken bir tarafta bunu fırsat bilenler veya kendini gizleyenler farklı tavırlar sergiliyorlar. İşte bunu fırsat bilenlerden bir kısmı da ülkemizdeki Hanefi ve tasavvufi görünümlü, ama gerçekte selefi çizgideki bazı yapılanmalardır. Son zamanlarda 28 yıldır eksiğiyle fazlasıyla başarılı bir şekilde kutlanmaya devam edilen Kutlu Doğum Haftası aleyhine bazı çirkin girişimler gözlemlenmektedir. Sözde tarihçi bir şahıs ve onun temsil ettiği bir cemaatin ve ilginç bir şekilde bunlara destek olan bazı selefi ve aynı çizgideki cemaatlerin, grupların başını çektiği bu karalama hareketi, Kutlu Doğum Haftası’nı “FETÖ fitnesi” iftirasıyla ortadan kaldırmak istiyor. Aslında katı bir selefi çizgiye sahip olan bu grup ve benzerleri, son yıllarda, her fırsatta Muhammed Abduh, Cemaleddin Efgani, Musa Carullah, millî şairimiz Mehmet Akif ve her türlü yenilikçi zihniyete “hain, işbirlikçi ve bidatçi” diye yaklaşmaktadırlar. Kutlu Doğum’a saldıranlar arasında kimler yok ki; FETÖ itirafçıları, yanmaz kefenciler, Itri’ye meleklerin rahmet okumadığını iddia eden Kadızadeliler ve kız çocuklarının okumaması, çalışmaması gerektiğini iddia edenlerin hepsi aynı safta yer alıyorlar. Bu yapılanmaların temel özelliği, kendi bildiklerini mutlak doğru olarak kabul etmek olduğundan, kendileri gibi düşünmeyenleri farklı şekillerde yaftalıyorlar. Hakikatte bu türden iftiralar ve bidat suçlamaları, tarihte zaman zaman görülen olaylardandır. Mesela II. Abdülhamit döneminde yaşayan Mevlid şairlerinden, Edirne Müftülüğü de yapmış bulunan Mehmet Fevzi Efendi, “Mevlid okutmak bidattir, caiz değildir.” diyenlere cevap sadedinde bir eser yazmış ve daha eserinin başında kendi dönemine kadarki ümmet-i Muhammed’in icmasıyla bunun “iyi bir bidat (yenilik)” olduğunun ispatlandığını belirtmiştir2. 

        Klasik “bidat karşıtı söylem”in mümessilleri olan ve Diyanet İşleri Başkanı’nın isabetli tespitiyle esas kendileri “gırtlağına kadar bidat ve hurafeye” batmış ve “dini, sahih usulüne göre anlamaktan uzak olan” zihniyet ve temsilcileri, çok çirkin bir şekilde, Kutlu Doğum Haftası’nı “fitne”, “bidat” ve hatta “FETÖ’cü yapılanmanın ürünü” olmakla suçluyorlar. Kısacası devletin resmî bir kurumuna, Diyanet İşleri Başkanlığına, Türkiye Diyanet Vakfına, Türkiye’nin önde gelen milliyetçi siyasetçilerine ve kıymetli akademisyenlerine ve dahası başta Turgut Özal olmak üzere dönemin yöneticilerine iftira atıyorlar. Cehl-i Mürekkeb içerisinde iftiralarını atarken de Kutlu Doğum Haftası’nın dinî değil; sosyal, kültürel bir kutlama olduğu ve Mevlit Kandili’nin yanında ikinci bir kutlama yapıldığı gerçeğini görmezden geliyorlar. Kendileri o dönemde Hicri Takvim yerine Miladi Takvim’in neden esas alındığını da bildikleri hâlde, güya bunun sebebini sorma bahanesiyle, dertleri sanki sadece takvimmiş gibi göstererek gerçek niyetlerini perdeliyorlar ve birçok asılsız komplo planı sıralıyorlar. Hâlbuki bu grupların temsil ettiği zihniyetin gerçek niyeti, Kutlu Doğum Haftası değildir. 

        Bunların gerçek niyetleri İslam’ı hayattan koparmak ve Müslümanların akletmesini, düşünmesini engellemek; İslam’ı bir medeniyet dini olmaktan çıkarıp bedeviyet dini hâline getirmek ve Müslümanların akıllarını kirleterek, Maturidi’nin tabiriyle, şeytana teslim ederek taklit batağına batırmaktır. Bu zihniyet sahipleri kimlerdir? Bunlar, Türk toplumuna din adına, çeşitli TV ve radyo kanalları üzerinden asılsız evliya menkıbeleri anlatanlardır. Aslı astarı olmayan bilgileri İlmihal diye, ahlak, tasavvuf kitabı diye binlerce basıp camilere, mescitlere, önüne gelene bedava dağıtanlardır. Peygamberimizi rüyada gösteren terlikler, cehennemde yanmaz kefenler, her türlü dünyevi hastalığa iyi gelen dua kitapları satarak villalarda keyif çatanlardır. Gençlerin zihnini bulandırıp dünya hayatını tamamıyla kötü göstererek kendi bataklıklarından çıkıp üniversitelere, ilahiyat fakültelerine gitmelerine engel olanlardır. Sanatı, musikiyi velhasıl medeniyet ürünü olan her şeyi reddedip buna rağmen kendisini Ehl-i Sünnet’in sözde gerçek savunucusu görenlerdir. Bunlar aldatma, makam ve mevki gibi kendi çirkin emellerini, karşılarındaki hakikati ve Peygamber’i anlatma gayretinde olanlara da atfetmeye kalkışanlardır. Bunlara göre, kendilerinden başka herkes (Diyanet ve İlahiyatlar da dâhil) İslam’a, Müslümanlara kumpas kuran, aldatan, yanlış bilgi veren kimselerdir. 

        Bilindiği gibi Kutlu Doğum Haftası, ilk olarak 1989’da Diyanet İşleri Başkanlığının onayıyla Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı, herkesin kim olduğunu ve eserlerini yakından bildiği Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ve dönemin Devlet Bakanı Namık Kemal Zeybek’in teklifi, merhum siyasetçi Ayvaz Gökdemir’in de isim babalığı ile başlatılmış ve 1994 yılından itibaren de Peygamberimizin doğum gününün miladi karşılığı olan 20 Nisan’a sabitlenmiştir. Böyle bir kutlamanın başlatılma ve Miladi tarihe sabitlenme sebebi, ilköğretimden başlayarak bütün genç nesillerin, öğrencilerin ve halkın Peygamber sevgisiyle donatılması, Peygamberimizin örnek yaşantısı hakkında bilgilendirilmesidir. Yani, sadece camilerde Hicri Takvim’e göre zaten kutlanan Mevlit Kandili’nden ayrı olarak Peygamberimizi (s.a.v.) daha geniş bir çerçevede tanıtmak, sevdirmek amaçlanmış ve mantıken uygun ikinci bir kutlama ile tüm Türk halkı hedef alınarak Mevlit’in kapsamı genişletilmiştir. Miladi Takvim’e sabitlenmesinin sebebi ise 20 Nisan’ın hem Peygamberimizin doğduğu gün olması hem de bu haftanın bilhassa okulların açık olduğu bir döneme denk gelmesidir. Başka hiçbir sebebi yoktur. Dönemin zihnî yapısına bakıldığında bu, çok önemli bir gelişmedir. O dönemden beri, her şeye bidat diye bakan “bidatçi söylem”, zaten buna karşı çıkmıştır. Diyanet ve devlet ise dirayetle bu kutlamayı desteklemiştir. Şimdi mevcut karışıklıktan istifade eden “bidatçi söylem” sahipleri, Kutlu Doğum Haftası’nı, Millî Eğitim Bakanlığının etkinlik programından çıkartmayı başarmışlardır. Millî Eğitim Bakanlığının 2016’ya kadar İş Takvimlerinde ve hatta Belirli Gün ve Haftalar rehberinde yer almasına rağmen 28.12.2016’da yayımlanan 2017 İş Takvimi’nde Kutlu Doğum’a yer verilmemiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı ise şu anda bunu dirayetle savunmaktadır. 28 Şubat döneminde ve hatta 27 Nisan 2007’de askerin verdiği muhtırada da hedef alınan bu kutlama, bazı çevrelerce sanki 23 Nisan’a alternatifmiş, laikliğe aykırıymış gibi algılanmış ancak böyle olmadığı o dönemde de anlaşılmıştır.

        O hâlde Kutlu Doğum Haftası’na karşı çıkan bir tarihçi ve onun gibi düşünen zihniyetin asıl amacı, bu kutlamanın bizatihi kendisinin bidat oluşunu göstermeye çalışmaktır. O zaman biz, bu şahsa ve onun gibi vehimcilere ve hatta bu tarz kandil gecelerinin kutlanmasının bidat olduğunu zannedenlere Mevlit Kandili’nin, Kutlu Doğum Haftası’nın ve buna bağlı kutlamaların bidat olmadığını, bunun kültürel, sosyal, sanatsal bir olgu olduğunu, medeniyetin bedevi anlayışla kavranamayacağını anlatmamız gereklidir. Hâlen Mevlit Kandili’nin Hicri Takvim’e göre camilerde kutlanması geleneği devam etmektedir. Kutlu Doğum Haftası’nın ortaya çıkarılması, Selçuklu ve Osmanlı Devleti döneminde var olan çok eski bir Türk ve İslam geleneğinin yeniden yeşertilmesinden ibarettir. Amaç, bir taraftan toplumumuzun ortak paydası olan Peygamber sevgisini güçlendirmek diğer taraftan Türk milletinin birlik ve beraberlik ruhunu pekiştirmektir. Nitekim bu konuda yapılan akademik araştırmalar, Türk halkının ve gençlerin bu kutlamaları benimsediğini göstermektedir. Ancak art niyetli ve selefi zihniyetli birtakım çevreler, bu kutlu günü kirletmeye çabalamaktadırlar. 

        Kutlu Doğum Haftası’na karşı çıkanlar; tarihe, kültüre, medeniyete, sanata, edebiyata, şiire, birlik ve beraberliğe düşman olanlardır. Çünkü Kutlu Doğum Haftası ile ilgili ilk tohumlar, daha Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde atılmış ve o dönemden başlayarak günümüze kadar, peygamber sevgisini ifade eden kasideler, ilahiler, mevlitler yazılmıştır. İlk gayr-ı resmî kutlamaları sufiler yaparken ilk resmî kutlamaları da Fatımiler, Musul’da ve Selçuklu Erbil Atabeyi Muzafferüddin Gökbörü (ö. 1232), Erbil’de yapmıştır. Muzafferüddin Gökbörü, Türk İslam tarihinde ilim, kültür, sanat alanlarında yaptığı hizmetlerle ve kurduğu sosyal müesseselerle öne çıkmış çok önemli bir yöneticidir. Onun yaptırdığı kutlamaların hazırlığı bir iki ay öncesinden başlar; sokaklar aydınlatılır ve çok çeşitli etkinlikler gerçekleştirilir; hatta şiir ve musiki geceleri, yemek ikramları, hediyeleşmeler, fener alayları, satranç turnuvaları düzenlenirdi. Peygamberimizin doğum günü hakkındaki iki rivayetten dolayı Gökbörü, kutlamaları birinci yıl 8 Rebiülevvel’de yaparken ikinci yıl 12 Rebiülevvel’de gerçekleştirirdi. Muzafferüddin Gökbörü’nün bu kutlamaları, özellikle Sünni-bilhassa da sufi- çevrelerde yoğun ilgi görmüş; bütün İslam dünyasını etkilemiş ve kutlamalar Mekke, Medine, Halep, Şam, Kudüs, Buhara, Belh gibi birçok yerde gelenek hâline gelmiştir. 

        Osmanlı Devleti’nde, Osman Gazi döneminden başlayarak sözünü edebileceğimiz Mevlit kutlama geleneği, Süleyman Çelebi’ye (ö. 1422) meşhur Mevlid’i (Vesiletü’n-Necât) yazdırmış; III. Murat’tan itibaren de törenler resmîleşmiştir. Bu kutlamalar, Osmanlı’da daha sonraları iyice yaygınlaşarak Mevlit Alayları oluşturulmuş ve dahası Osmanlı, bir vakıf medeniyeti olduğu için Mevlit Vakıfları bile kurulmuştur. Kısacası Osmanlı, bunu bir bayram havasında kutlamıştır. Osmanlı’daki Nakîbü’l-Eşraflık müessesesi de bir bakıma böyle bir sevgi ve anlayışın ürünüdür. Süleyman Çelebi’nin Türkçe yazılmış Mevlid’i öylesine benimsenmiştir ki, Türk milletinin, Balkanlardaki Evlâd-ı Fatihan’ın ve Türk dünyasının önemli bir kısmının iyi ve kötü günlerindeki en önemli sığınağı olmuştur. Mevlid, âdeta Türk milletine Peygamber sevgisini ilmek ilmek dokumuştur. Türk milleti de her fırsatta Peygamber’ini hatırlayarak onu anma ihtiyacı hissetmiştir. Dolayısıyla Kutlu Doğum’un tek bir sebebi vardır, o da Peygamber sevgisidir. Tarihte de böyle doğmuştur.

        Eğer Kutlu Doğum Haftası düşmanları, bu kutlamaya karşı çıkıyorlarsa bilsinler ki, bu hafta, Ehl-i Sünnet’e aykırı bidat bir kutlama değil, bilakis tıpkı Muzafferüddin Gökbörü’nün yaptığı gibi, dönemin Haşhaşilerine ve Selefilerine karşı oluşturulmuş bir Ehl-i Sünnet geleneğidir. Tarihte Nizamiye neyse, Kutlu Doğum Haftası kutlamaları da odur. Çünkü Fatımiler ve onların bugünkü devamcıları bir değil, birden fazla mevlit kutlarlar. Ehl-i Beyt’in fertlerinin her biri için onların doğum kutlamaları vardır. Bizim için ise “Salat” ve “Selam”da bulunacağımız TEK BİR RESUL vardır. Bu hafta, özellikle Türklerde Peygamber sevgisinin en büyük nişanesidir. 

        Bütün yazılanlara rağmen maalesef her önüne geleni Neo-Mutezili diye suçlayan, hakaret eden, ötekileştiren, bidatçilikle itham eden ahlaksız bir dindarlığın temsilcisi sözde Hanefi, iftirayı maharet bilen selefi zihinleri sevindirecek haber, üst düzey bir siyasetçiden, hem de bu iftiraları dillendiren zihniyetin kanalında geldi. Söz konusu siyasetçimiz, Kutlu doğum haftasının hicri takvime sabitlenmesi gerektiğini, Diyanet’in toplanıp buna karar vereceğini buyurgan bir dille ilan etti. Bu demektir ki, söz konusu bu “bidat”(!) artık kutlanmayacaktır. Eğer Diyanet, bu kararı alırsa 28 Şubat’ın, 27 Nisan’ın bile kaldıramadığı Kutlu Doğum Haftası, maalesef ortadan kaldırılacaktır. Çünkü kış ve yaz aylarında halka, öğrencilere açık, cami dışı toplantıları yapmak imkânsızdır. Sayın siyasimizin ibadet olmayan sosyal, kültürel bir kutlamanın Miladi tarihe sabitlenmesinden neden rahatsız olduğu bilinmez. Hâlbuki takvimin dini olmaz. Peygamberimiz (s.a.v.) de zirai üretimden alınacak vergiler için sabit Şemsî Takvim’i kullanmıştı. Yine Hz. Ömer, Hicri Kamerî Takvim’i Hicret’in gerçekleştiği Rebiülevvel ile değil, eskiden olduğu gibi Muharrem ile başlatmıştı ve böyle de devam etti. Şu an kullandığımız Hicri Takvim budur, yani zannedildiği gibi Hicret’in olduğu ay ile başlamamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının bütün çabalarına rağmen, kısmen siyasi sebeplerin de etkisiyle, astronomik verileri dikkate almayan ve illa kendisi hilali görünce Kurban ve Ramazan bayramlarını kutlamaya kalkan (Türkiye dışındaki) İslam dünyası, bu iki bayramda bile tarih birliği sağlayamamışken kim, neyin davasını güdüyor, anlaşılmaz. Anlaşılan o ki, Batı’ya benzemeyelim derken birileri bizi kendisine benzetecek. Diyanet İşleri Başkanı da Kutlu Doğum Haftası’na saldıran bu hurafeci, selefi kılıklı yapılarla ilgili olarak yaptığı açıklama ile gereken cevabı vermiş ve bizlerin de her zaman üzerinde durduğu şu manidar ve ülke olarak geleceğimizi belirleyecek nitelikteki cevabı vermiştir: “Türkiye’de Diyanet İşleri Teşkilatı’nın 100 İlahiyat Fakültesi ile birlikte ürettiği sahih bilgi, cehalete tabi olmayacaktır.”. Biz de diyoruz ki, Kutlu Doğum’a dil uzatanlar, İslam’ı sadece ibadetlere ve inançlara indirgemeye çalışan bedevi zihniyetin temsilcileridir. Bunu, yeni de yapmamaktadırlar. Tarih boyu bu mücadele sürmüştür. Birileri son 3-4 yıldır giderek artan bir şekilde buna karşı çıkmaktadır. Şu anda koro hâlinde güç birliği eden bu Hanefi görünümlü Selefi zihniyet, gerçekte İslam’ın aynı zamanda bir medeniyet, ahlak, sanat ve estetik meselesi olduğunu inkâr etmektedirler. Eğer siyaset, her geçen gün güçlenen bu cehalete teslim olur ve engel olamazsa önümüzdeki süreçte daha ciddi problemler ortaya çıkacak ve bizi zihnen Arabistan’ın veya Afrika’nın çöllerine savuracaktır.