Mehmet Niyazi Özdemir’in "Roman"a Bakışı

Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356




        Bizim kuşağın, kültür ve edebiyatta yetiştirdiği önemli isimlerden biri de Mehmet Niyazi Özdemir’dir. Ben kendisini, 1971’de yayımladığı Var Olmak Kavgası isimli romanıyla tanıdım. Bu romanında, bizim sancılı kuşağın, sistemin gladyatörlerinin elinde nasıl linç edilmek istendiğinin dramını anlatır. Acılarımızla hesaplaşamadığımız, çaresiz bir dönemimizde bize nefes aldıran bu eseri, üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, o neslin kurbanları olarak unutamadık. 

        Hukuk tahsiliyle birlikte felsefe okuyan ve Almanya’da doktorasını yapan Özdemir’e muhabbetimizi sağlayan bir diğer özelliği de, eğitimindeki bu çok yönlü başarısına rağmen, ağırbaşlılığını günün magazin kültürünün savrukluğuna feda etmeyen ender insanlardan biri olmasıdır. Kalemini kirli işlere bulaştırmadan Müslüman’ın ve Türk’ün meselelerine ciddiyetle eğildi. Romanlarıyla memleket meselelerini irdelemeyi, onları roman üslubu içinde bir tez hâlinde takdim etmeyi ihmal etmedi. Onun roman konusundaki anlayışı çok açıktır:

        “Bir sanat ürünü hür ortam arar; yalnız sorumluluğunun şuurunda olan bir yazar toplumun vicdanını gözetir; çünkü vicdanını hırpalamak, değerlerini budamak anlamına gelir; değerlerini yitiren toplum, yığın hâline dönüşür. Ama bir yazar toplumun vicdanından kopmadan eserinde liberalizmi, sosyalizmi, kapitalizmi, kadın haklarını savunabilir veya bir ana katilini, insan sevgisiyle dolu bir ihtiyarı anlatabilir. Önemli olan onun ne anlattığı değil, nasıl anlattığıdır.” 

        Yazarın toplumun sesi ve hatta vicdanı hâline gelebilmesi, kendini geleceğe taşıyacak en önemli ve belirleyici işaret taşlarından biridir. Ancak bunu yaparken romanın sahip olması gereken ana ilkeyi de göz ardı etmemek gerekir. Onu da kendisi hür düşünceye bağlar. Lokal bağımlılıklar, insanları girdikleri bu kanal içerisinde sağa sola açılım yapamayan, karanlık bir tünelde kendi ışığıyla yol olan bir treni andırır. Hani halk arasında yaygın bir ifade vardır, “at gözlüğüyle bakma” meselesi. İradesini kiraya veren insan, tamamen köleleşmiş; reel olanı kendince ideal olan ilkel arzularına teslim etmiş olur. Bunu derken yazar inanmayacak mı, bağlandığı idealleri olmayacak mı? Elbette ki, insan olmanın ön şartı serbest düşünme ve faydalı olanı seçebilme arzusundan beslenmedir. Ancak bunlar, toplumun temel değerlerinin sınırlarını taşmamalıdır. Mehmet Niyazi Özdemir, böyle bir anlayışın sınırlarını belirlerken şunlara dikkatimizi çeker:

        “Bir sanat dalı olan roman, şartsız bir hürriyetin ürünüdür; romancı konusunu seçerken, onu işlerken vicdanının ve idrakinin dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmamalıdır. Bu hürriyet sadece yasaların karşısında söz konusu değildir; toplum, sanat kurumları ve çevreleri de romancıya kısıtlama getirmemelidir. Zaten bu tür kısıtlamaları ciddiye alan kişi romancı olamaz, çünkü yetkin bir sanatçı, her şeyden önce sağlıklı ve hür bir kişilikle mümkündür.”

        Bu tür yayınlarla ülkemizde meydana getirilmek istenen bunalım, sonunda bunu ilke edinenlerin ayağına dolaştı. Çünkü sosyal hafıza, günlük eğilimlerin getirdiği sıkıntıları unutsa da kalıcı iz bırakan eserleriyle ruhunu katlettiği kurbanları, kendilerine yapılanları unutmayacaktır. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu yöndeki teslimiyet yüzünden bizde roman geleneğinin oluşmadığını söyler ve bunu üç sebebe bağlayıp “Türk romancısı cemiyetimizle, hayatımızla ilgili değildir, Batı’dan okuduklarının tesiri altındadır, samimi değildirler.”1, der. Bu yaklaşım doğrudur. Tanpınar’ın işaret ettiği bu hususlara Özdemir de parmak basar ve romanla böyle bir çöküşe zemin hazırlanmaması gerektiğinin altını çizerken roman yazarının bu yöndeki sorumluluğuna dikkati çeker:

        “Bazı ideolojik çevreler sanatı kendi düşüncelerinin emrinde görmek, onu sınırlandırmak, hürriyet ortamında boy atabilmesini engellemek istemektedirler. Bir zamanlar Batı’ya övgüler düzmeyen, daha sonraları Marksist, işçi kışkırtıcılığı sloganlarıyla örülmeyen, eser sayılmıyordu. Sanatçı listesine girebilme endişesiyle yazarlar baskı altına alınmak isteniyordu. Bunun zararı daha çok topluma oluyordu; zira yazılanın değişik çevrelere yayılmasını engellemek, yazardan ziyade onunla buluşup gıdalanması gerekeni etkiler. Bu çevrelerin yazar sayıp saymaması gerçek sanatçıyı kesinlikle etkilemez; onlar yazdıklarının değerini bilirler. Peyami Safa’ya, Necip Fazıl’a boyun eğdirebildiler mi?”

        Eğdiremediler! Sanatına ve yeteneğine inanan insan, böyle bir ideolojik baskıyı mutlaka kıracaktır. Yazar, yaşadığı çağda bunu başaramazsa, gelecek nesiller bir gün mutlaka bunun farkına varacaktır. Nitekim öyle de oldu! O, karanlık dönem bitti; bu dönemin meşrebine uygun eser üretenler de kaybolup gitti. Necip Fazıl da, Peyami Safa da hâlâ ayaktadır ve eserleriyle toplumun irfan coğrafyasında yaşamaya devam etmektedirler. Suni payandalarla ayakta tutulmaya çalışılan birçok yazar, ölümlerinin ilk on yılında, ideolojik menfaat uğruna sahip çıkan gruplar tarafından da terk edildiler. Çünkü ideoloji, sürekli slogan atan yazarı sever. Sesini ve rengini onunla ortaya koyacağı için yeni mesajlarını ve ilkelerini yeni ağızlarla kullanır. Üzülerek belirtelim, bu eğilime girenlerin, gelecekte, geçmişteki yandaşlarının kaderini paylaşarak turnusol kâğıdı gibi kullanılıp atılacaklarını unutmamaları gerekir.

        Bütün bunlara rağmen, ideolojik özentilerin bitmese de etkisini kaybettiği günümüzde Romanın yeniden kendi kaynağına dönme eğilimini yakaladığını söyleyebiliriz. Günümüzün getirdiği daha realist bakış açısına göre, roman yazarının, dolayısıyla romanın etki alanları nedir? Özdemir, bunu çok açık ve gerçekçi bir şekilde ortaya koyar ve şunları söyler. Aslında bu söyledikleri nitelikli eser yazmış bir yazarın aynı zamanda roman konusundaki tezinin ifadesidir:

        “Bir zamanlar Ahmet Mithat Efendi; ‘Ey kari…’ diye başlar, anlattığı olay hakkında bilgiler verirdi; bu herhâlde zaruretten doğan bir yaklaşımdı. Fakat belli seviyeye gelmiş toplumlarda romanda bilgi vermeye ihtiyaç yoktur; eğer yazarın, okuyucunun mutlaka bilmesini istediği bir husus varsa, onu olaylara veya metne yedirir. İlmî eserle romanın işlevi farklıdır. Kimse Millî Mücadele Harbi’ni öğrenmek için ona dair yazılmış bir romanı okumaz, o havayı solumak için okur. Tarihî bir konuyu ele alan romancı da ilmî bir kitap yazmadığının farkındadır; zira tarih olayların, roman ise insan ruhunun peşindedir.

        Son dönemlerde, romanın yaşanabilir olması, yani gerçeği ifade etmesi gerektiğinin vurgulanması âdeta moda oldu. Fakat ‘Gerçek nedir?’ sorusu gündeme gelince, yazarlar yetişme tarzlarına, aldıkları kültüre, bilim seviyelerine göre cevap verirler. Klasikler, gerçeğin klasik; romantikler, romantik; gerçeküstücüler, gerçeküstü olduğunu düşünürler. Bir Marksist’in, bir kapitalistin, bir mistiğin ‘gerçek’ten anladıkları taban tabana zıttır. Bir tabii bilimci ile ilkokul mezunu bir terzinin tabiata bakışları bir mi? Baktıklarında aynı şeyi mi görürler? Her çağın, her toplumun geldiği bilim seviyesine göre gerçeklik değişir. Dünya, hayat, Doğu, Batı sorularına cevap arayan idrak farklıysa gerçeklik de farklıdır.

        Romanın kendine göre bakış açısı vardır. Mesela coğrafyacının Boğaziçi’ne bakmasıyla romancının bakması arasında fark vardır. Romancının anlattığı Boğaziçi’nin gerçekle ilgisinin olup olmadığı, okuyucuyu pek ilgilendirmez; olabilirlik hissi vermesi yeterlidir. Romanda doğruluk değil, tutarlılık aranır. Tabii romanın dili ile ilmî eserin dili de farklıdır.

        Seviyeli bir romancı, konuya göre anlatım biçimi seçer. Herkes için kalbi çarpan, fakirin ve âcizin ızdırabını duyan veli yaradılışlı bir insanla, tefecilikle geçinen bir kan emici aynı üslupla anlatılmamalıdır. Kazancakis’in Zorba’sını ortaya çıkaran, sadece yaşadığı olaylar değil; aynı zamanda onu anlatırken kullandığı üsluptur. Cervantes, Don Kişot’unda, ona gerekli olan üslubu yakalayamasaydı anlattıkları zırvadan öteye geçmezdi. Bakışlarımızı Goethe’nin Faust’una, Schiller’in, Sheakspeare’in eserlerine çevirirsek kahramanlarla üslubun uyumunu görmemek mümkün değildir.”

        İşte bütün bu şartlar, ortaya uygun bir şekilde gelince yazdığımız şey roman olur. Özdemir, bu romanı yazmıştır!

        Bayram Hediyesi, İki Dünya Arasında, Ölüm Daha Güzeldi, Çanakkale Mahşeri, Dahiler ve Deliler, Daha Dün Yaşadılar, Doğunun Ölümsüz Çocuğu, Yemen Ah Yemen, Plevne gibi romanları edebiyatımıza kazandırmış olan Özdemir, bu yaklaşımıyla romanın muhtevasıyla dilinin bir bütünlük içinde olması gerektiğine özel vurgu yapmaktadır. Günümüzde yazarların özellikle bu konuda problemlerinin olduğunu düşünüyoruz. 

        Nihayet bir buçuk asırlık bir mazısı bulunan Türk romanı, bu yönde kendine göre bir gelenek oluşturdu mu? Meseleye bütünüyle bakarsak olumlu cevap vermek biraz zordur. Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Emine Işınsu, Sevinç Çokum gibi isimlerin özel yerlerinin olmasına, ülkemizde yılda yüzlerce roman yayımlanmasına rağmen böyle bir yargının bütünü kuşatacak çapta olması oldukça zordur!