Petrol, Jeopolitik ve Devlet Olmanın İmkânı

Temmuz 2014 - Yıl 103 - Sayı 323



PETROL, JEOPOLİTİK VE DEVLET OLMANIN İMKÂNI

Süleyman ERYİĞİT

        “Türkiye başta inşaat alanında olmak üzere Iraklı Kürtlerle çok iş yapıyor. Başka yatırımları da var. Bölge on yıl öncesine göre çok farklı durumda, ekonomik olarak çok canlı. Bu Türkiye açısından olumlu bir gelişme. Çünkü Ankara güney sınırında aciz bir devlet değil, canlı ekonomiye sahip, gelişen bir devlet istiyor. Bu Kürt yönetimi için geçerli; Irak için çok geçerli olduğunu söyleyemem. Ülkenin kendi siyasi ve mezhepsel sorunları var; bu da gelişmesini aksatıyor. Ancak Ankara ve Erbil, şu sıralarda son derece mutlu ilişkilere sahip. Türkiye’nin bu ilişkiden büyük ekonomik çıkarları var. Kürtlere yönelik siyasi karşıtlığı azaldı. Bu iki taraf için de kazan kazan durumu.”

         

        Yukarıdaki değerlendirmeler John Hopkins School of Advanced Internatonal Studies’ten (SAIS) Profesör Daniel Serwer’e ait; Türkiye’de ayda bir yayımlanan Turquie Diplomatique’in, Amerikanın Sesi Radyosunda bu kişiyle yapılan bir mülakattan 15 Mayıs-15 Haziran 2014 nüshasında yer verdiği çeviriden. Gazete söz konusu kişiyi Orta Doğu uzmanı olarak takdim ediyor.

         

        Aynı Gazete’nin 15 Mart-15 Nisan 2014 nüshasında ise Henry Ridgwell-Andreas Gorzevski imzalı bir makalede Libya mercek altına alınmış. Yazarlar şu değerlendirmelerde bulunuyor:

         

        “Libya dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasın rağmen Trabluslular yakıt almak için saatlerce ve hatta günlerce kuyrukta bekliyor… Kaddafi devrilmeden önce günde bir milyon altı yüz bin varil olan petrol üretimi bugün bu oranın beşte biri seviyesinde… Amerikalı eski diplomat Ethan Chorin’e göre ‘eğer Libya istikrarlı bir demokrasi sağlamak istiyorsa; bu çıkmazdan kurtulması gerekiyor. Durum böyle devam ederse federasyon kaçınılmaz olacak. Bu Libya için iyi bir çözüm olabilir’… Libya giderek daha büyük bir kaosa sürükleniyor. Bazı uzmanlar, ülkenin bölünmesinin kaçınılmaz olduğu görüşünde. Libya Muammer Kaddafi’nin devrildiği 2011 yılından bu yana bir türlü istikrara kavuşmadı. Ülkede güvenlik kontrol altına alınamıyor. Aşiretler arası savaş ve yerel çatışmalar devam ediyor. Birçok kent, milisler tarafından kontrol ediliyor. Hâlâ birçok petrol tesisi tek taraflı özerklik ilan eden guruplar tarafından işgal altında tutuluyor, devlet milyarlarca Euro zarara uğruyor. Başbakan Ali Zeydan, kargaşanın büyümesi hâlinde uluslararası işgal kuvvetlerinin ülkeye girebileceği yolunda uyarıyor. Zeydan, ‘uluslararası toplum Akdeniz’de şiddet, terör ve ölümün egemen olduğu hiçbir ülkeye müsamaha göstermez’ diye konuştu.”

         

        Türk Yurdu’nun 319’uncu sayısında “Arap Baharı Kimin Baharı?” başlıklı bir yazı kaleme almış ve şu değerlendirmelerde bulunmuştuk:

         

        • Suriye’de yüzünü modernizme çevirmiş seküler bir yönetim varken, ABD ve AB İhvan-ı Müslimîn’i iktidar yapmak için mi ülkedeki sosyolojik fay hatlarını harekete geçirdiler?

         

        • Keza Libya’da –her ne kadar ABD karşıtı olsa da- modernist bir lider olan Kaddafi’yi Batı niçin yönetimden uzaklaştırdı ve katlettirdi? Libya’da şimdi son durum nedir bilen var mı? Mesela Libya petrolleri şimdi kimin? Libyalıların mı?

         

        • Irak’ta hangi demokrasinin şafağı söküyor? Demokrasiler ancak bir ülkenin bölünmesiyle mi vücut buluyor Orta Doğu’da?

         

        Endüstri Devrimi hiç kuşku yok ki petrolün bulunması ile bambaşka bir veçheye büründü; bambaşka bir aşamaya intikal etti. Endüstri Devrimi’nin ihtiyaç duyduğu enerjiyi kömür sağlamıştı. Ancak Endüstri Devrimi’nin ihsas ettirdiği imkânları hayata geçirmek bakımından kömürün hem çıkarılması hem depolanması hem nakledilmesi ve hem de müteharrik makinalarda kullanılması çok zordu. Bu nedenle bize göre kömürün yerine tüm bu problem konularında çok büyük kolaylıklar ve daha yüksek enerji sağlayan petrolün bulunması, Endüstri Devrimi kadar büyük bir değişime neden olmuştur. Bu tezimizi ispat sadedinde kısa fakat ikna edici olarak şu kıyası yapabiliriz: Endüstri Devrimi hâlen kömür enerjisi üzerinden yürüyor olsaydı bu gün tren ve bir kısım gemiler hariç olmak üzere hiçbir kara, hava deniz taşıma araçlarını uçuramıyor, yürütemiyor ya da yüzdüremiyorduk. Bu durum ise hiç şüphe yok ki bir başka uygarlık düzeyine ve yaşama biçimine tekabül eden bir dünya anlamına geliyor olacaktı.[1]

         

        18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başında, o güne kadar daha çok başka faktörler tarafından belirlenen jeopolitik kavramının içini bundan böyle büyük ölçüde petrolün doldurduğunu söylememiz icap etmektedir. Çünkü bu defa petrolün bulunduğu coğrafyalar daha önemli hâle gelmiş; uluslararası güç mücadeleleri bu defa petrolün bulunduğu coğrafyalarda ve mücavir alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu durumu Robert D. Kaplan şöyle belirtiyor:

         

         “Jeopolitik, coğrafi bir düzlemde mekân ve iktidar için verilen bir mücadeledir. Askerî, diplomatik ve ekonomik jeopolitik olduğu gibi, enerji jeopolitiği de vardır. Doğal kaynaklar ve bu kaynakları tüketicilere taşıyan ticaret güzergâhları, coğrafyanın incelenmesinde kritik önem arz etmektedir. Erken modern ve modern tarihteki her türlü uluslararası düzen, bir enerji kaynağını temel almaktadır. 18 ve 19. yüzyıllarda İngiliz İmparatorluğu’nun arka planında kömür varken, 19. yüzyıl sonundan 21. yüzyılın başlangıcına kadar olan dönemde de Amerikan İmparatorluğu açısından petrol çağı belirleyici oldu”

         

        (http://www.forbes.com/sites/stratfor/2014/04/14/thepolitics-of-energy’den aktaran Turquie Diplomatique, sayı:64.)

         

        Bununla birlikte ne Birinci ne de İkinci Dünya Savaşı’nın salt petrol nedeniyle çıktığını söyleyebiliriz. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti parçalanırken; Orta Doğu, İran ve Kafkasya yeniden biçimlendirilirken, özellikle o dönemin hâkim gücü İngiliz İmparatorluğu’nun petrolün bulunduğu coğrafyalara olan özel ilgisini de görmezden gelmemiz mümkün değildir. Aynı dönemde ABD’nin de bu gelişmelere müdahil olduğun görüyoruz, ama petrol açısından ABD toprakları o yıllarda kendine yetmekteydi. Muhtemelen bu nedenle ABD İkinci Dünya Savaşı’na kadar dünya sahnesine küresel bir oyuncu ve oyun kurucu olarak dâhil olmamıştı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından artık sahnede, kürenin başta petrol bölgeleri olmak üzere her yerinde ABD ile karşılaşırız. [2]

         

        Bir tespiti bir kere daha yapmak mecburiyetindeyiz. Bu yeniden herc ü merc olmanın arifesinde olan dünyamız, sanıldığının aksine Birinci Dünya Savaşı’nın değil İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenmişti. Yani Soğuk Savaş döneminin ilk yirmi yılı içinde. Bu dönemde uluslararası ilişkiler dengesi artık sadece siyasal görüş farkları üzerinde değil aynı zamanda petrol faktörü üzerinde oluşuyordu. Çünkü tüm kürede sanayileşmeye bağlı olarak artan petrol talebi, petrolün bulunduğu coğrafyaları ve bunların taşıma güzergâhlarını, buralardaki egemenliği ve güvenlik endişelerini, küresel uluslararası güç mücadelesinin odağına yerleştirmiştir. Bununla birlikte Soğuk Savaş dönemi nispeten bir denge ve istikrar olarak kendini göstermiştir. Kanaatimizce, özellikle Sovyetler Birliği’nin geniş egemenlik alanlarında yeterince bulunan petrol rezervleri, bu mücadelenin nispeten sakin ve istikrar içinde yapılmasına neden olmuştur. Mamafih Avrupa, Japonya ve Çin için petrol, hemen her zaman en önemli uluslararası ilişkiler konusu ve ekonomik bir problem olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu gün de etmeye devam etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla nispeten olsa da var olan uluslararası istikrarın ortadan kalkması, bu gün küresel sistem için en önemli sorun alanını teşkil ederken; bu sorunun çekirdeğinde de petrol -ve artık doğalgaz- bulunmaktadır. Bilinen rezervler bakımından küresel petrol stokunun yaklaşık %70’ine sahip olduğu sanılan Orta Doğu ve Kuzey Afrika, bu günkü uluslararası güç mücadelesinin temel ilgisini ve meselesini teşkil etmektedir. Bu nedenle Batı için Orta Doğu ve Kuzey Afrika çok ayrıcalıklı ve vazgeçilmez bir ilgi odağı olarak küresel operasyonlara açık bir coğrafyayı ifade etmektedir. [3]

         

        Türkiye coğrafi konumu itibariyle enerji odaklı bir mücadelenin en yoğun olarak sürdüğü coğrafyanın kilit noktasında yer almakta; ancak her hangi bir petrol (ve doğalgaz) rezervine sahip olmamasına bağlı olarak coğrafyasının sağladığı avantaja rağmen eli zayıflamakta; buna bağlı olarak nispeten zayıf bir jeopolitiğe ve jeostratejik pozisyona mahkûm kalmaktadır.[4] Bu ise Türkiye’nin küresel egemen sisteme ve onun ittifaklarına karşı kuvvetli tavırlar almasını sınırlamaktadır. Böyle bir dezavantajlı duruma bir de Türkiye’nin iç siyasetindeki “Nasıl bir Türkiye olmalı?” problemine dair var olan derin ideolojik ihtilafları ve sosyolojik fay hatlarını eklediğimizde; mesele iyice müşkül bir vaziyet almaktadır. Bu ise değişen hükümetlere bağlı olarak süreklilik ve kararlılık arz etmeyen politika farklarına neden olmakta; sürekli, kararlı bir devlet politikasının inşasına ve idamesine imkân vermemektedir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; Türkiye kendi içindeki siyasal güç odakları arasında var olan köklü ideolojik farklara bağlı olarak farklı stratejiler yürütmekte, bu ise Türkiye’nin elini güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır.

         

        Nitekim, Soğuk Savaş döneminin hemen ardından, ABD öncülüğündeki Batılı koalisyon güçlerinin gerçekleştirdiği Birinci Körfez Harekâtı’yla egemen Batı tarafından yaratılan yeni süreçte, o günkü Türk Hükümeti heyecanlanmış; ortaya çıkan süreçten bölgede oyun kurucu olunabileceği zehabına kapılmış; bu zehaba bağlı olarak yürütülen politikalar ve yapıp edilenlere bağlı olarak takip eden yıllarda meydana gelen gelişmeler, elimizi güçlendirmediği gibi tersine daha da mahkûm hâle getirmiştir. [5] Birinci Körfez Harekâtı, açıkça petrol etrafında ortaya çıkan bir uluslararası sorundur. Irak’taki bazı etnisitelerin korunması veya haklarının verilmesi iddiası sadece asıl amacın gizlenmesine matuf araçlardan başka bir şey olmamakla beraber, bu meselelerin Koalisyon’un harekâtının meşruiyetini sağladığını da söylememiz gerekmektedir. On küsur yıl yaşanan müteakip dönemin ardından eksik kalan yerlerin tamamlanması maksadıyla Batı tarafından 2003 yılında gerçekleştirilen İkinci Körfez Harekâtı’yla da eksik kalan yerler tamamlanmış; bundan böyle artık asla üniter kalamayacak olan bir Irak yaratılmıştır.

         

        Meselenin bizi ilgilendiren yanı en az Irak’ı ilgilendiren yanı kadar önem arz etmektedir. Birinci Körfez Harekâtı, İkinci Harekât’la bir varlık, bir vücut olarak ortaya çıkan Kürt devletinin temelini atan bir harekâttı ve aslında bizim için de aynı etkiyi yaratmıştır. Çünkü emsal oluşturulmuştur. Hâlihazırda Irak’ın kuzeyinde Birinci Körfez Harekâtı’nın ardından uçuşa yasak bölge üzerinde (36. paralelin kuzeyinde) uluslararası güçlerce oluşturulan ve şimdi artık Irak Anayasası ile de tanımlanan; Kerkük’ü de işgal eden ve petrol gelirlerinden %17 pay alacağı Anayasa tarafından belirlenmiş bir Kürt devleti vardır. Türkiye şimdi bu durumdan istifade etmeye; Kuzey Irak Kürt Federe Devleti ile bölgede oyun kurmaya çalışmaktadır. ABD, Türkiye’nin bu hamlelerine göstermelik olarak karşı çıkmakta; orta ya da uzun vadede Türkiye için de benzeri bir modelin gerekli olduğunu söylemekten de geri durmamaktadır. [6]

         

        Türkiye ise “ver petrolü al devleti” stratejisine matuf bir siyaset yürüttüğü izlenimi vermekte; bu stratejinin ihtiyaç duyduğu “çatışmasızlık” ortamını, kendi benzeri sorununun “çözümü” sadedinde iç siyasi ve sosyopsikolojik ortamın inşası ve yönetimi için kullanmaktadır. Hatta bu stratejinin coğrafî olarak daha büyük bir ülkeye tekabül edeceğini de ihsas ve ima ettirerek, “Misak-ı Millî” kavramı üzerinden muhalifleri etiksizleştirmeye ve değersizleştirmeye matuf bir siyaset dilini tedavüle sokmaktadır. Oysa bu politikanın ihsas ve ima ettirdiği bir netice daha vardır ki, bu da “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak.”tır. Çünkü siz tüm yapıp etmelerinizle federal bir Irak’ın oluşmasına yardım ettiğinizde veya bu projeye destek verdiğinizde, yarın kendi ülkeniz için başka bir şey yapma şansınız kalmayacaktır. Bu ise geçen yüzyılın başından beri Batı’nın istediği bir şeydir.

         

         

        Kemalistler Yaptıysa Kötüdür(!)

         

        Türkiye İslamcılığı kendisini özgün bir tarih bilinci ve medeniyet iddiasından daha çok Kemalizm karşıtlığı üzerinden inşa etmiştir. Kemalizm karşıtlığı aynı zamanda zorunlu olarak Osmanlı Türk tarihinin yanında mevzilenmeyi gerektiriyordu. Ancak bu arkadaşlarımız tarafından aslında bu da tam yapılmamıştır. Nitekim ilk bakışta Osmanlı üzerinden bir tarih bilinci ve gelecek iddiasına yaslanıyor gözükse de Türkiye İslamcılığı, İslam tarihini okurken bu tarihin Türk/İslam dönemini adeta rahatsız olarak okumuş ve hatta zaman zaman yok sayma eğilimi göstermiştir. Mesela bırakalım Türkçü rengi ağır basan aydınları, Said Halim Paşa, Namık Kemâl, Filibeli Ahmed Hilmi ve Mehmet Âkif, Hamdi Yazır gibi Türk aydınları (hatta Gâzalî dahi) Türkiye İslamcılığında bir Mevdudi, bir Seyyid Kutup, bir Hasan Ali Benna kadar alaka görmemiş; etkili olamamıştır. Son dönem Türkiye İslamcıları ise aslında Doğu’ya değil hep Batı’ya baktılar. [7] Habermas, Fayerabend, Lyotard gibi filozoflar İslamcılarımızın öğretmenleri oldular.

         

        Türkiye İslamcılığının bu tavrı, Türk muhafazakâr düşüncesini de sakatlamıştır. Çünkü sadece Kemalizm karşıtlığı üzerinden bir tarih okuması ideolojik bir körlük yaratmıştır. Bir başka şekilde söylemek gerekirse bu okuma biçimi, Türk-İslam tarihini ve onun birikimlerini bütüncül olarak anlama ve kavrama imkânlarını yok etmiştir. Bundan dolayı verili hâldeki Türkiye Cumhuriyeti’ne dair hemen her şey “batıl” değerlendirmesine tabi tutulmuştur. Bu sapmaya bağlı olarak Türk muhafazakârlığı Kemalizm’le hesaplaşmak isterken Küresel Hegemonik Sistem’in tuzağına kapılmış; şimdi ise bu tuzaktan çıkmaya çabalamaktadır. Mamafih, özellikle 2000’li yılların başında mütehakkim Batı sistemi ile yapılan koalisyonlar sonucu yapılıp edilenler, artık bu tuzaktan çıkabilmenin imkânların tüketmiş; Türkiye’yi bir kumpasın içine hapsetmiştir. Geldiğimiz noktada Türkiye, kendi içi de dâhil olmak üzere Ortadoğu coğrafyasında mezhep çatışmalarının ortasında kalmış görünüyor. Kadim politikası bu çatışmaların dışında kalmak ve olabileceği kadar verili gücüyle tarafları barıştırıcı ve ihtilafları yatıştırıcı bir rol oynamakken, bu defa taraf olmuştur. Bu bir tuzaktı, bu bir kumpastı. Ne yazık ki Türkiye bu tuzağa ve kumpasa düşmüştür.

         

        Türkiye şimdi bu kumpastan çıkmaya çalışmakta; bunu temin için de çare olarak “Kürt siyaseti”ne sarılmış bulunmaktadır. Bu da bir tuzaktır. Ve bu tuzağa da BOP ve GOP kısaltılmış adıyla maruf; Batı mutfağında pişirilmiş projelere ilişmek ve hatta aktif rol kapma eğilimi göstermekle düşmüştür. Tüm bu yanlışların hülasası olarak elimizde üçe bölünmüş bir Irak, mezhep çatışmaları ve birbirlerini köle ve cariye yapacak kadar yanlış tarih ve fıkıh okumaları ile malul terörist gurupların cirit attığı ve geleceğini göremeyen bir Suriye; etkimizin hiç kalmadığı bir Kuzey Afrika ve ilgi alanımıza hiç girmemiş bulunan Türk Cumhuriyetleri kalmıştır.

         

        Oysa önyargılarımızdan ve ideolojik tarih okumalarımızdan kurtulup biraz daha dikkatli baksaydık şunları görecektik:

         

        Orta Doğu petrollerini ve ilgili coğrafyaları denetim altına almak isteyen Küresel Hegemonik Sistem bakımından bölgedeki Kürt etnisitesi, hemen her zaman en elverişli sosyal zemini/fay hattını oluşturmuştur. Bu nedenle Osmanlı Devleti parçalanırken İngiliz İmparatorluğu’nun öncelikli stratejisinin, petrolün bulunduğu coğrafyalarda hâkimiyet kurmak olduğu görülür. Bu tablo içerisinde ellerinde iki elverişli kitle vardır, Kürtler ve Araplar. İngiliz gücü Arapları devletleştirir ama Kürtler için bunu başaramaz. Bu sonuçta, Ankara merkezli Millî Mücadele’nin çok önemli bir payı vardır. Her ne kadar Ankara şu günlerde gündemin tam göbeğine yerleşen Musul vilayetini elinde tutamaz, ama kendi topraklarında İngiliz İmparatorluğu’nun gerçekleştirmek istediği bir Kürt devletine de izin vermez. [8]

         

        Küresel petrol sistemi açısından dün olduğu gibi bugün de bölgedeki Kürt etnik varlığı en elverişli sosyal zemini oluşturmaya devam etmektedir. Irak’ta olup bitenler bu hakikati bize apaçık bir şekilde göstermektedir. Bu gün olup bitenleri doğru anlamak için biraz geriye gitmekte ve dünü hatırlamakta yarar vardır:

         

        Küresel sistem henüz Soğuk Savaş sona ermeden, İran İslam Devrimi’ni akamete uğratmak için Irak’ı İran’a saldırtarak, sekiz yıl sürecek olan; milyonlarca insanın öldüğü, yüz milyarlarca dolarlık ekonomik kaynağın heba olduğu bir savaşın (1980-1988) yıkımının ardından, Sovyet Bloku’nun dağılmasını müteakiben Birinci Körfez Harekâtını (1990-1991) gerçekleştirerek, dün İran’a karşı kullandığı Irak’ı bu defa işgal ederek biçimlendirmeye koyulmuştur. Bu Irak’ın içine düşürüldüğü bir tuzak ve kumpastı. Nitekim Irak bu tuzağı bozamamış; bu kumpası aşamamıştır. Bu müdahale ve ardından gelişen süreç, Irak’ta bir Kürt devletinin temellerini atacak; müteakiben eksik kalan işleri tamamlamak üzere 2003 yılında İkinci Körfez Harekâtı uygulamaya konulacak ve bu defa Irak’ta Birinci Harekâtla temeli atılan Kürt devletinin vücudu ortaya çıkartılacaktır. Tüm bu gelişmeler Türkiye’de muhafazakâr bir zeminde siyaset yapan partilerin hükümet olduğu dönemlerde yaşanacaktır. Ve tüm bu projeleri uygulamaya koyan Küresel Sistem Türkiye’ye devamlı “Bu süreç sizi petrol bölgelerine sahip bir bölgesel dev yapacaktır; Kemalist takıntılarınızı aşın, varsın bu süreç bir federasyona evrilsin, bu sizi küçültmez, büyütür.” sözlerini fısıldamıştır. Yani Küresel Sistem bugün bize yüz yıl önce yıktıkları Osmanlı Devleti’ni bu defa dünyanın verili petrol ve doğalgaz rezervlerinin %70’ine sahip bir coğrafya olarak tekrar ikram etmek istediğini(!) söyleyegelmiştir. Küresel Sistem’in BOP, GOP, Arap Baharı gibi projeleri kulağa hoş gelen, süslü ve fakat bize ve tüm Müslümanlara tuzak kuran projeler olduğu artık apaçık ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu projelerin sözde insani, felsefi ve ahlaki yanlarına kanarak yapılıp edilenler, bugünkü Orta Doğu’yu ve Afrika’yı yaratmıştır.

         

        Bu günkü gün itibarıyla Türkiye “Siyasi Aklı” tuzağı fark etmiştir. Bundan dolayı olsa gerek Türkiye siyasi aklı bu defa rakibin elindeki “Kürt kartı”nı kendisi eline alarak oyun kurmaya çalışmaktadır. Ancak köprülerin altından çok su akmıştır ve bu akan sular mutasavver “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”nin (Yeni Osmanlı) havuzunu değil küresel petrol sisteminin havuzunu doldurmaktadır. Kuzey Irak petrollerini Yumurtalık/Ceyhan’da stok ederek dünyaya satmak gibi taktiklerin hiçbir yararı olmayacağı gibi, olsa bile bu Türkiye’ye değil küresel petrol sistemine ve Türkiye’de de bir Kürt devleti inşasına hizmet edecektir. Son tahlilde bu gelişmenin adının “Demokratik Özerk Bölge”, “Eyalet” ya da “Federe Bölge” olmasının pratikte bir farkı olmayacaktır. Kaldı ki, biz Türkiye olarak Irak’taki yapıya bir meşruiyet sağlıyorsak, Suriye’de ülkeyi parçalanmaya götüren sürece oyuncu olarak katılıyorsak; yarın aynı durumla karış karşıya kaldığımızda söyleyecek sözümüz; savunacak pozisyonumuz kalmayacaktır.

         


        


        

        [1] Ahlâkî ve felsefi olarak hangi dünyanın daha iyi olduğu pekâlâ tartışılabilir ama bu yazının konusu bu değil.


        

        [2] Esasen ABD petrol bakımından bu gün de kendine yetmektedir. Hele rezerv bakımından oldukça zengin olduğu iddia edilen kaya gazı potansiyelini de dikkate aldığımızda ABD’nin kendi kendine yeterliliğinde bir sorun olmadığını söyleyebiliriz. Ancak petrolün küresel jeopolitiğin stratejik bir hammaddesi olması münasebetiyle, petrol yeterliliğine sahip olsa da ABD’nin hem müttefikleri hem de küresel ekonomik ve jeopolitik sistem bakımından bu olguyu ihmal etmesi; petrol mücadelesini denklemin dışında tutması tasavvur edilemez.


        

        [3] Bu cümleden dünyanın, örneğin Nijer’in, Nijerya’nın, Sudan’ın da önemli petrol bölgeleri olduğu ve egemen sistemin ilgi alanının dışında olduğu söylenmemektedir. Hiç kuşku yok ki bu ülkeler de uluslararası egemen güçlerin gündemini ve ilgisini teşkil etmektedir. Keza, Asya, Rusya vb. gibi coğrafyalar da uluslararası petrol sistemi tarafından önemli coğrafyalardır.


        

        [4] Bununla birlikte geçiş coğrafyası olarak Türkiye’nin üstün bir jeopolitiğe sahip olduğu da ileri sürülebilir. Ancak biz bu üstünlüğün mutlak olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü eğer bu üstünlük mutlak olsaydı oyunu biz kurardık.


        

        [5] Özal hükümeti bu süreçte bu günlerimizde çok ihtiyaç duyduğumuz manevra alanlarımızı tüketen yanlış bir ideolojik ve küresel okuma yapmış ve buna bağlı olarak yanlış bir içtihatta bulunmuş; ABD’nin tuzağına düşmüştür.


        

        [6] ABD’nin öteden beri planı budur. Bölgeyi yeniden parçalayarak biçimlendirmek. Türkiye’ye de Özal zamanından beri şu telkin edilmiştir: “Bu parçalanmışlıkta Federal Türkiye’nin bütünleştirici bir ülke olarak bölgenin yıldız ülkesi olacağı”. Özal bu projeye iman etmişti. Onun için ABD’yi hep desteklemiş; Çekiç Güç’ün topraklarımızda konuşlanmasına izin vermiş ve hatta Birinci Körfez Harekâtını katılmayı dahi düşünmüştü.


        

        [7] Bu hükme bir tek isimle itiraz edilebilir; o da Ali Şeriati’dir. O da ne kadar doğu sayılabilir!


        

        [8] Bu konu da Türkiye İslâmcılığı tarafından Kamalizm karşıtlığı dolayısıyla ters yüz edilerek okunmuştur. Bunlara göre Milli Mücadele bir İngiliz Kurgusudur ve Halifeliği ortadan kaldırmak sözü karşılığında Ankara’nın önü açılmış; oyunun inandırıcı olması için de sahnede sadece Yunan bırakılmıştır. Oysa Ankara Merkezli Millî Mücadele yürütülürken, İstanbul Uleması ve Hükümeti, İngiliz Muhipleri cemiyetini kuruyor; ya üyesi oluyor ya da yanında pozisyon alıyor; Ankara’dakiler için “katli vacip” fermanları çıkartıyor; İngiliz uçakları ile Müslüman halkı Millî mücadeleye destek vermemeye çağırıyordu. Ankara hareketinin bir antlaşmaya bağlı olarak kendi çıkarları açısından mutlaka başarılı olmasını istemek zorunda olan bir gücün onu akamete uğratacak bu tür eylemlere girişmesini aklen izah imkânı yoktur. Bu resimden eğer bir sonuç çıkartmak gerekiyorsa İngiliz İmparatorluğu’nun Halifeliği kaldırmak değil yaşatmak istediği sonucu çıkar. Nitekim İngilizler Arapları Osmanlı Devletine isyana kışkırtırken kullandığı en önemli argüman halifeliğin Araplarda; yani Kureyş’te olması gerektiğine dair selefi yaklaşım olmuştur. Nitekim henüz ortada bir İslâm Halifesi varken Araplar Osmanlı devletine isyan ettiler. Bu değerlendirmelerimizden Halifeliğin kaldırılması iyi olmuştur anlamı ya da iması çıkarılmamalıdır. Söylemek istediğimiz; Ankara merkezli olup bitenlerin bir İngiliz kurgusu olmadığı; bağımsız bir hareket ve tercih olduğudur. Bunların da isabet ve haklılık derecesi pekâlâ her zaman münakaşa edilebilir.