Ali Suâvî’de Türklük Tasavvuru

Şubat 2017 - Yıl 106 - Sayı 354




        Özet

        Ali Suâvî, bir bütün olarak okunduğu takdirde tezatlarla dolu bir düşünce dünyasının sahibi, seçerek okunması durumunda da Türkçülükten laikliğe kadar modern Türk düşüncesindeki pek çok ana eğilimin yaratıcısı gibi görülür. Muhbir ve Ulûm’daki bazı yazıları ile Hive adlı risalesinde Türkler, Türk tarihi, Türk dünyası ve Türk diline dair serdettiği düşünceler onun ilk Türkçülerden biri sayılmasını beraberinde getirmiştir. Ancak, Ali Suâvî’nin Türkçülüğü biraz tartışmalıdır. Çünkü onun karmaşık düşünce dünyasının bir tezahürü olarak seçilmiş metinler ve metin parçalarından hareketle Ali Suâvî’yi Osmanlıcı veya İslamcı bir çerçeveye oturtmak da mümkündür. Bütün çelişik yanlarına rağmen, Ali Suâvî’nin Türklere, Türk tarihine ve Türk diline dair düşünceleri, onun Türklük şuuruna sahip olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda ilk defa onun tarafından seslendirilen kimi hususlar, daha sonraki kuşaklara ilham kaynağı olmuştur.

        Anahtar Kelimeler: Ali Suâvî, Türkçülük, Türk Dünyası.

        

        Giriş: “Hangi Ali Suâvî?” yahut

        “Muhteşem Deli”

        Hayatı, ölümü ve tezatlarla dolu düşünceleri Ali Suâvî’yi modern Türk düşüncesinin en ilginç ve en tartışmalı isimlerinden birisi yapmaktadır. Tanpınar, onun “eseriyle değil, karakteriyle izah edilmesi lâzım gelen adam” olduğunu belirttikten sonra “hareket halinde bulundukça mevcut” ve “hakikatte zannedildiğinden fazla değişen bir adam” olduğunu ekler (Tanpınar, 2003, s. 235-236). Bu ifadeler Ali Suâvî’yi bir çerçeveye oturtmanın ve düşüncelerini sistemli bir yapı içinde izah etmenin güçlüğünü, belki de imkânsızlığını izhar etmektedir. Abdullah Uçman, onun “felsefeden filolojiye, tarihten coğrafyaya, edebiyattan politikaya, sosyolojiden iktisada ve dinî ilimlere kadar birçok konu ile meşgul olmuş tam manasıyla bir ansiklopedist” olduğunu ifade ederek şöyle devam eder: “Makale ve kitapları dikkatle incelendiğinde insicamlı bir kafaya sahip olmadığı görülen Ali Suâvî’nin hayatında olduğu gibi savunduğu fikirlerde de birçok tezatlar vardır.” (Uçman, 1989, s. 447). Bu durum onu, seçerek okunduğu takdirde her arayanın istediği şeyi onda bulabildiği bir kırkambara dönüştürmektedir1. Seçilen metne ve metin parçacıklarına göre onu Osmanlıcı, İslamcı, Türkçü, demokrat, laik vs. gibi arzu edilen kılığa sokmak mümkündür. Bu bağlamda İsmail Hami Danişmend, Ali Suâvî’ye izafe edilen mütenakız sıfatlara dair uzunca bir liste verir: 

        “Hem câhil, şarlatan ve maskara, hem münevver, âlim ve fâzıl, hem deli, meczub, ebleh ve aptal, hem ateş gibi zeki, zekây-ı fevkalâde sahibi, cerbezeli ve yaman, hem müfsid, fâsid, pür-mesâvi ve dönek, hem değerli, hürriyet âşıkı, Türkçü ve teceddütçü, hem Buhârâlı, hem İstanbullu ve nihayet hem hiçbir dil bilmez, hem birçok diller bilir.” (Danişmend, 1942, s. 7).”

        Danişmend, bu listeye bir sıfat da kendisi ilâve ederek onun için “muhteşem deli” tanımlamasını kullanır (Danişmend, 1942, s. 14). Midhat Cemal Kuntay’ın da Suâvî’nin farklı yüzlerine dair söyledikleri bu vadide öğreticidir:

        “Bir yığın denecek kadar çok Suâvî vardır: Yepyeni Suâvî ve çok geri Suâvî; alabildiğine Türkçeci Suâvî ve alabildiğine Arapçacı Suâvî; tarafsız Suâvî ve tarafsız olmayan Suâvî; Türkçü ve Arapçı Suâvî; Meşrutiyetçi Suâvî ve Meşrutiyet aleyhtarı Suâvî; Halifeci ve padişahçı Suâvî; Halife ve padişah aleyhtarı Suâvî.” (Kuntay, 1946, s. 186).

        Hangisi gerçek Ali Suâvî’dir? Herhâlde verilebilecek cevap hepsi ve hiç biri… Tekrar Tanpınar’a kulak verecek olursak: 

        “Ali Suâvî’nin hayatındaki bu macera çeşnisi, fikirlerine de hâkimdir. Onun, cemiyetimizin hayatı ile ilgili bir takım meseleleri ortaya attığı, zamanla gelişecek bazı tohumları serptiği, yahut da hiç olmazsa bu meselelere tekrar dönüldüğü zaman, kendisinin bir yol açıcı gibi hatırlandığı inkâr edilemeyecek bir gerçektir… Bir bakıma göre Suâvî’nin fikirleri, bilhassa tek başına alındıkları takdirde, layisizmden milliyetçiliğe kadar imparatorluğun ve millî hayatın belli başlı bütün müessese, inanç ve değerleri üzerinde en geniş ve kökten değiştirici düşünce tecrübesidir. Suâvî kısa parıltı anları olan ve esaslı noktaları bulup bizde ilk defa yayan adamdır.” (Tanpınar, 2003, s. 240).

        Danişmend’e ait olan ve Suâvî’yi şehit mertebesine çıkaran şu satırlar, Tanpınar’ın tespitlerini doğrular niteliktedir:

        “Ali Suâvi mâzide yaşamış istikbal adamlarındandır: Onun vücudu Tanzimatçılarla, ruhu bizimle muâsırdır. 1839’dan 1877’ye kadar yalnız otuz sekiz sene yaşıyabilen bu ateşten mahlûk Teokrasi devrinde Lâiklik, Mutlakıyet devrinde Cumhuriyet ve Osmanlılık devrinde Türklük ve Türkçülük rüyaları görmüş, bu rüyalarını tâbire çalışmış ve nihayet gene bu rüyalar uğrunda şehid olmuştur.” (Danişmend, 1942, s. 5).

        Tezatlarla dolu karışık düşünce dünyasını, farklı farklı kılıklarla gezdiren bu adamın, verdiği görüntülerden birisi de görüldüğü gibi “Türkçü Suâvî”dir. Türkler, Türk tarihi, Türk dünyası ve Türk dili üzerine yazdıklarını seçerek okumak bu görüntüyü zorlanmadan oluşturmaya kifayet eder. İşbu makalede, Suâvî’nin Türkler hakkında ne dediğine dikkat kesilerek ondaki Türklük tasavvurunu ve bu tasavvurun etkilerini tespit etmek niyetindeyiz.

        Türkler, Türk Dünyası ve Türk Dili

        Ali Suâvî’nin Türkler ve Türk tarihi hakkındaki kavrayışı muasırlarının üzerindedir. Hatta Balkan Savaşları’ndan sonraki safhası Türkçülüğün altın çağı gibi telakki edilen II. Meşrutiyet döneminin, resmî tarih yazıcılığı bile bu bağlamda onun uzağındadır. Ali Suâvî’ye göre Türkler dünyanın en eski, köklü ve büyük milletlerinden birisidir. Türk’ü kısaca, “Fi-l-asl Mâveraü’n-nehir’de Çin şimâline doğru sakin olan evlâd-ı Yafes’dendir. Türk ve Tatar zaten bir familyadan olduğu muhakkaktır.” şeklinde tarif eden Suâvî, Türklerin büyük bir millet olduğunu, anavatanlarından çıkıp İran, Anadolu, Rumeli ve Mısır gibi bölgeleri fethederek buralarda birçok hanedan teşkil ettiklerini, Macarlar ve Osmanlıların Uygurlardan geldiğini yazar. (Ali Suâvî, 1869, s. 1-2, 15). 

        Ali Suâvî, Türklerin Hz. Nuh ve Hz. İbrahim zamanlarına kadar giden derin kökleri olduğunu vurgular. Türklerin soyu, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’e kadar ulaşıyordu. “Türklerin bani-i medeniyeti” olan Öz han (Oğuz Han) da Hz. İbrahim ile çağdaştı. Ali Suâvî, Şerece-i Türkî ile Hammer’e dayanarak Oğuz Han’ın “ilhâm-ı ilâhi ile muvahhid” olduğunu, yani tek Tanrı’ya inandığını iddia eder. Herodot tarihinde görülen Taurique’nin Türkler olduğunu, 4. asırda Avrupa’ya gelen ve Bizans’ı vergiye bağlayan Hunlar ile Navarin Kalesi’ni yapan Avarlar’ın (Aparlar) da Türk olduklarını beyan eder (Ali Suâvî, 1868b, s. 1). Ona ait olan şu satırlar, metinlerindeki Türklük tasavvurunu göstermesi bakımından önemlidir:

        “Türklerin Anadolu’ya mükerreren geçtikleri Heredot’tan anlaşılır ve Acemistân ve Suriye ve Anadolu’da hükümet süren Selçukî Türkler Özhan neslindendirler. Şimdi Türkistân pâdişâhı Abdülaziz Hân dahi o familyadandır. Bu bir büyük familyadır ki İbrahim Aleyhisselâm asrından beri yani üç bin iki yüz seneden beri rûy-ı arzda saltanatı malûmdur.” (Ali Suâvî, 1868b, s. 1).

        Türk milletinin köklü mazisine vurgu yapan Ali Suâvî’nin Türk dünyasına da bütüncü bir bakışı vardır. “Türk, Türkmen, Moğol, Tatar, Özbek, Yakut hepsi bir familyadandır” der. Dağ Han ile Müslüman olan Türklere, iman etmiş Türk anlamında Türkmen (Türk iman) denilmiştir. Türkçe birleşik bir kelime olan Moğol ise “sade dil” anlamındadır. Oğuz Han evladının ümerasına da Özbek denmektedir. Oğuz, Uygur, Uz, Hungur aynı familyadır, Macarlar da Hungurlardan gelmektedir (Ali Suâvî, 1868b, s. 1; Ali Suâvî, 1977, s. 47-48, 57, 59). Yaşadığı dönemdeki Türk dünyasını da 1. Osmanlılar, 2. Özbekler, 3. Türkistan, İran ve Afganistan’da yaşayan Türkmenler, 4. Sibir Tatarları, 5. Kırgızlar, 6. Yakut ve Çuvaşlar olmak üzere altı grupta tasnif eder (Ali Suâvî, 1869, s. 1). “Hive” isimli risalesinde Türkistan Hanlıkları ve Müslüman-Türk halkları hakkında yazdıkları da bu bağlamda kıymetlidir (Danişmend, 1942, s. 32). Eserin sonunda şöyle der:

        “Âl-i Osman dahi Kırım Muhârebesi’ne dek hep din kardeşlerinin nâlesini işitirdi. Hatta öyle bir muhârebenin gâileli zamanında bile Kandahâr ve Kâbil karışıklığına kuvve-i harbiye ile müdâhale eyledi. Lakin o zamandan beri iş değişti. Hâliyâ camilerde ve medreselerde kitaplarını okuyup iki sözlerini bellemekle iftihâr edegeldiğimiz ulemâ ve hükemânın vatanları olan Maveraünnehir’i Rusyalı istilâ etti. İstanbul rûy-i teessüf bile göstermedi. İşte Asya-ı vustada yalnız bir Hive Hanlığı kalmıştı. Ona da Rusya asker gönderdi. Bizim dinimizden ve kavmimizden ve familyamızdan olan Türk Müslümanlar acaba ne haldeler?... Kimse işitmek bile istemiyor.” (Ali Suâvî, 1290, s. 128-129).

        Türkler ve Türk dünyası hususunda arkadan gelecekler için yol işaretleri bırakan Suâvî, Türk dili konusunda da o günden bugüne tartışma gündeminden hiç düşmeyecek bazı meseleleri işaretlemiştir. Namazda surelerin Türkçe okunabileceğini, hutbelerin ise Türkçe okunmasının bir zaruret olduğunu ifade eder. Dünyanın en eski ve mükemmel dillerinden birisi olduğunu belirttiği Türk diline “lisân-ı Osmânî” yani Osmanlıca denmesinin yanlış olduğunu, Osmanlı Türklerinin konuştuğu dilin Türkçe olduğunu beyan eder. Bu itibarla, Ali Şir Nevaî’nin, Türkçe’nin Farsça’dan üstün bir dil olduğunu ispatlamak üzere kaleme aldığı “Muhâkemetü’l-Lügateyn” isimli eserini tefrika hâlinde yayımlaması manidardır (Uçman, 1989, s. 447; Danişmend, 1942, s. 25-27, 29-31; Çelik, 1994, s. 639-642).

        Tarihte Devamlılık

        Ali Suâvî, “Osman” isimli makalesinde bazı Avrupalı tarihçilerin, Ertuğrul Gazi’nin Anadolu’ya 400 çadırlık bir aşiret ile geldiği ve bunların da yerli ahali içinde eriyerek Türklüklerini kaybettiği şeklindeki iddialarını reddederek, Selçukluların 223 senelik hâkimiyetleri döneminde “Büyük Türkistan’a açık bir hane” hükmünde olan Anadolu’nun Türkleştiğini söyler. Üstelik Türkistan’dan Anadolu’ya göçün Selçuklular dönemiyle sınırlı kalmadığını, asırlarca devam ettiğini belirtir. Mesela son dönemlerde de Rusya’dan pek çok Tatar’ın geldiğini hatırlatır (Ali Suâvî, 1868a, s. 1). Osmanlıların Bizans’ı ve Roma’yı unutturarak Anadolu’ya Türkiye ismini verdiklerini ve bu ismi bütün Avrupa’ya tasdik ettirdiklerini ifade eder (Ali Suâvî, 1869, s. 15). Anadolu için Türkistan, Osmanlı padişahı için de Türkistan padişahı tanımlamalarını kullanır (Ali Suâvî, 1868b, s. 1). Anadolu’nun Türklüğünü kuvvetli bir şekilde vurgulayan Suâvî, buradan çok özel bir neticeye yürür:

        “Osman Anadolu’ya gelip Türk devletini tamir ve tevsî etmiştir. Bu sûretle Müslüman Türk devleti dendiği· vakit, Osman’dan itibâr etmeyip tâ Selçukilerin ibtida-yı zuhûrundan itibâr etmelidir.” (Ali Suâvî, 1868a, s. 1).

        Görüldüğü üzere Ali Suâvî, Osmanlı Türkleriyle birlikte yeni bir devlet kurulmadığını iddia ederek Selçuklular ile Osmanlılar arasında tam bir devamlılık tasarlar. Anadolu’da tek bir Türk devleti vardır, bu devlet Selçuklular zamanında kurulmuştur ve Osman Gazi yeni bir devlet kurmamış, var olan Türk devletini tamir etmiştir. Bu itibarla “devlet-i Osmaniyye Selçükiye’den başka bir şey olmayıp ancak müceddedtir.” (Ali Suâvî, 1868a, s. 1). Selçuklu-Osmanlı devamlılığını işleyen Ali Suâvî, Osmanlılar ile Türklük arasında da dönemin hâkim ideolojisi olan Osmanlılık fikrinin inşa ettiği tarih tasavvurunun aksine kesin bir münasebet kurar. Selçuklular gibi kendi devrinin padişahı olan Abdülaziz’in de Oğuz Han nesilden olduğunu ifade etmek suretiyle bir devamlılığın altını çizer (Ali Suâvî, 1868b, s. 1). Tanpınar, Ali Suâvî’nin bu vadideki düşünceleri için, “Türk adlı makalesinde muharririmiz, millî tarihin birliğini görür. Ve sonra da bu tarihi sadece bir ve zafer ve istilâlar zincirlerinden ibaret olmadığını göstermeye çalışır.” (Tanpınar, 2003, s. 244). yorumunu yapar. 

        “Saturday Review” gazetesindeki, Avrupa’ya asırlarca korku salan yeniçerilerin aslen Rum olduğu, dolayısıyla Rumların Osmanlı zaferleri ile gurur duyabileceği şeklindeki görüşlerine de temsil edici bir şekilde itiraz eder. Öncelikle erken bir Avrupa merkezcilik ve oryantalizm eleştirisi gibi okunabilecek olan şu cümleyi kurar: “Avrupalılar Şarka dâir bir hâl keşfine tasaddî ettikçe o hâli herhâlde Garp hâline kıyâs ederek bahsede geldiklerinden hâlâ şarkı anlayamadılar.” (Ali Suâvî, 1868a, s. 2). Bu bağlamda Avrupalıların anlayamadıkları bir hususiyet olarak Şarkta ve Türk devletinde ırkçılık olmadığını, liyakatin önemli olduğunu vurgulayarak yeniçeri meselesine Avrupalılar gibi ırkçı bir pencereden yaklaşılmadığını, etnik kökenlerinin Yeniçerileri değerlendirirken bir mesele teşkil etmediğini beyan eder. Ancak bununla yetinmez, Avrupa’daki korkunun yeniçerilerle ortaya çıkmadığını, o korkunun çok eski olduğunu, ta Hunlarla başladığını ikaz eder. Ve Yeniçeri meselesinde, Cumhuriyet döneminde de milliyetçi-muhafazakâr camianın çok sık tekrar edeceği, “Osmanlı ordusunun aslî unsurunun Türkmen süvarileri olduğu”, “Yeniçerilerin sayıca çok oldukları”, “doğrudan savaşa katılmayıp ancak cephe gerisinde padişahı korudukları” gibi bazı hususları dile getirir. Verdiği mesaj açıktır: “düşman ile kavgayı Türkler yapardı.” (Ali Suâvî, 1868a, s. 2). Dolayısıyla Osmanlı zaferleri ile övünmek hakkı sadece Türklere aittir. 

        Türkler ve Bilim

        Kuntay, Ali Suâvî için “Türklerin ilme ve medeniyete hizmetlerini ilk değilse bile en kuvvetle haykıranlardan biri o oldu.” der (Kuntay, 1946, s. 187). “Osman” isimli makalesindekinden iktibas ettiğimiz şu satırlar onun meseleye yaklaşım biçimini, bilhassa Arapça yazdıkları için Arap zannedilen Türk âlimlerine dönük ilk dikkatlerden birini göstermesi bakımından kıymetlidir:

        “Bazı Avrupa müverrihleri Türk’te zuhûr eden ulemâyı Arab ulemâsı zannediyorlar.  Boye’nin Arab deyu yazdığı İbn-i Sinâ ki Avrupa ulûmunun menba-ı azîmi idi. Kezâlik Fârâbî, Zemahşerî ve diğer Şark’ta görülen kitapların ekser müelliflerin Türk ve bazısı Fars olduğunu bilmek isteyenler İbn-i Haldûn’un Mukaddimesi’nden ulûm bahsini mütâlaa ederler. Boye lügatinde Türklerin ulûma istidâtları olmadığını davâ eder hâlbuki Avrupalılar zaman-ı cehâlette iken Türklerin Nişabur’da dârü’l-fünûnlan var idi.” (Ali Suâvî, 1868a, s. 1).

        Muhbir’deki “Osman” yazısında kısaca temas ettiği bu konuyu, Ulûm Gazetesi’nin ilk sayısında neşrettiği “Türk” isimli makalesinde daha ayrıntılı bir surette ele alan Ali Suâvî, “Avrupa’da res (race) meselesi var. Yani bir kavmin kabiliyet ve istidâdına hükmetmek için mensûb olduğu şa’ba nazar etmek itikâdı vardır.” der (Ali Suâvî, 1869, s. 1) ve makaleyi kaleme alma sebebini şöyle açıklar:

        “Bu ehl-i nazardan bazı meşâhîr, Türkleri mesâî-i zihniyeden âri, yalnız bir kaba kahraman gibi mütâlaa ediyorlar. Bu mütâlaanın yanlış olduğunu göstermek isterim.” (Ali Suâvî, 1869, s. 1).

        Suâvî, Türklerin zihnî mesailerini Osmanlılardan önce ve Osmanlılarda olmak üzere iki başlıkta inceler. Osmanlı öncesi dönemi, “şimdilik” kaydını da düşerek Türklerin İslamiyet’i kabullerinden sonra yazdıkları ilmî eserler ile tahdit eder. 

        Suâvî, Türklerin birinci dereceden ilmî eserler ortaya koyduklarını belirtir. Ona göre “terbiye-i hayvanât ve harf-ı enhar ve maden ve tarih ve kitabet gibi şeyleri” dünyaya Türkler yaymıştır. Muallim-i sânî lakabını kazanmış Farabî bir Türk’tür. Yunanlı Hipokrat’ın sadece tabib, Aristo’nun ise sadece filozof olmasına karşılık hem tabib hem de filozof olabilmeyi aynı anda başarabilmiş İbn Sina da bir Türk’tür. İslâm medeniyetine ve ilmine hizmet eden Mâveraü’n-nehir’deki “ulûm-ı akliye ve nakliye ulemâsı” da Buhara’nın ve Semerkand’ın birer Türk memleketi olması hasebiyle Türk’tür. Suâvî, misâl olarak Maturudî ve Buharî’yi gösterir. İlme büyük hizmet eden Harezm ve Horasan âlimlerinin de Fars olmadıklarını, Gazalî, Tusî, Zemahşerî, Taftazanî, Cürcanî gibi âlimlerin Türk olduklarını ispat etmenin güç olduğunu ancak Türk hükümetlerinin idare ve teşviki altında yetiştiklerinin bir hakikat olduğunu ifade eder. İslâm dünyasında ilk medresenin de Türkler tarafından açıldığını hatırlatır (Ali Suâvî, 1869, s. 3-6). 

        Suâvî, Osmanlıların ilme hizmetlerini ise astronomi, edebiyat, felsefe, matematik gibi alanlarda ele alır. Türklerin tercüme faaliyetleri, Osmanlı’da eğitimin ücretsiz olması, İslam dünyasında medreselerde okutulan kitapların büyük çoğunluğu itibariyle Türkler tarafından kaleme alınmış olması gibi hususlara temas eder. Avrupalıların saatlerce uğraşıp tabakalarca kâğıt kullanmak suretiyle yaptıkları hesapları, Osmanlıların kolayca ve yarım sayfa kâğıt üzerinde yapacak derecede “ilm-i hesab”da ilerledikleri, felsefe bahsinde o sıralarda Avrupa’yı saran Hegel ve Schelling felsefelerinin Türkler tarafından beş-altı asır evvel düşünülmüş olduğu, edebiyat mevzuunda İngilizlerin asırlar içerisinde sadece Shakespeare’i çıkarabilmelerine karşılık Türklerin her asırda nice Shakespeareler yetiştirdikleri gibi ilginç şeyler söyler (Ali Suâvî, 1869, s. 7-14). 

        Ali Suâvî, buradan üç mühim netice çıkarır. Öncelikle, “Türklerin zihnî mesaiye kabiliyetsiz oldukları” iddiasını reddeder ve verdiği izahattan yola çıkarak Türklerin mesai-i zihniyelerinin inkâr edilemeyeceğini vurgular. İkinci olarak Türklerin cehalet içinde olmadıklarını beyan eder. Üçüncüsü, Avrupalı tarihçilerin Araplara isnat ettikleri ilim ve fennin Araplara değil ekseriyeti itibariyle Türklere ait olduğuna dikkat çeker (Ali Suâvî, 1869, s. 16).

        Ali Suâvî’nin Türkçülüğü

        Türkler, Türk dili, Türk dünyası konularındaki düşünceleri, Suâvî’nin ilk Türkçülerden biri sayılmasını beraberinde getirmiştir. Ancak Suâvî’nin Türkçülüğü biraz tartışmalıdır. Şerif Mardin, İslamcılığının daha ağır bastığı kanaatindedir (Mardin, 2002, s. 412). Hilmi Ziya Ülken ise Suâvî’nin Osmanlıcılığa karşı fikri bir tepki olarak Türkçülük yaptığını ve Osmanlılık şuuru yerine Türklük şuuru uyandırmaya çalıştığını düşünür (Ülken, 2001, s. 78, 80). Tanpınar, millî tarih konusundaki tavrından dolayı “Türkçülük hareketinin hiç olmazsa bir tarafı onundur.” der (Tanpınar, 2003, s. 243). Suâvî’nin Hive eserini yeni yazıya çeviren M. Abdulhâlik Çay, “samimi bir Türkçü” şeklinde tanımladığı Suâvî’de “Peygamberimizin aslı Türk’tür.” diyecek kadar büyük bir “Türklük şuuru” görür (Ali Suâvî, 1977, s. 17, 19). İsmail Hami Danişmend de Suâvî’yi mutlak surette bir Türkçü kabul eder. Onun ihtilalciliğini bile Türkçülüğü ile izah eder. Türkçülük tarihinin en muhteşem simalarından olan Suâvî, “bir milliyet şehididir” ve “onun Türkçülüğü de zamanının İslâmcılığı ile Osmanlıcılığına karşı ruhî ve fikrî bir aksül’amel mahiyetinde sayılabilir (Danişmend, 1942, s. 7, 9-10, 19).” 

        Şüphesiz Ali Suâvî’yi doğru bir şekilde değerlendirebilmek için “Türk” ve “Hive” gibi eserlerini tek başına ele almak yeterli değildir çünkü bu metinlerdeki düşünceleriyle çelişen başka yazıları da mevcuttur (Çelik, 1994, s. 620-625). Türkçülüğüne delil olarak gösterilen Muhbir Gazetesi’ndeki Türk makalesi dahi “ittihâd-ı İslâm” ve “Osmanlılık” fikirleriyle iç içe bir Türkçülük ihtiva eder. Batıda bir cinslik (ırkçılık) davası olduğu hâlde Doğuda böyle bir davanın olmadığını belirten Ali Suâvî, İngiltere’de ırk taassubu sebebiyle bir Fransız’ın asla vezir olmayacağı, oysa ırka değil liyakate önem veren Türk devletinin tarih boyunca aslen Türk olmayan birçok insanı, devletin en yüksek makamlarına kadar çıkardığını misal olarak verir. Şarkta “cinslik” değil “Tevhîd” davası vardır; dolayısıyla Türklük değil Müslümanlık hâkimdir. Avrupa’da ise tam tersi din değil, cinslik hâkimdir. Suâvî Türlerin asla mahvolmayacağı kaydını düşmekle birlikte “cins yok olabilir, ancak Müslümanlık asla yok olmaz” der. Türklerin, “Tevhîd” sayesinde 200 milyonluk bir camia teşkil ettiğini söyleyen Ali Suâvî, sadece Türklüğe dayalı siyasi bir proje kurgulamaz, Türklüğü ittihad-ı İslam ideali içinde konumlar. Ve bütün bu kuvvetli Türklük ve Müslümanlık vurgularına rağmen “hangi cins ve mezhepten olursa olsun Osmanlı ülkesinde yaşayan herkese “ümmet-i Osmaniye” denildiğini hatırlatma ihtiyacı duyar. Ali Suâvî batılı “nation” kavramı karşılığında “ümmet” kelimesini kullanır (Ali Suâvî, 1868a, s. 2). Bu durumda Türklük cinse, Müslümanlık millete (bugünkü dilde ümmete) ve Osmanlılık ise ümmete, tabiiyete, yani siyasi topluluğa işaret eder. Yusuf Akçura’nın “üç tarz-ı siyaset” şeklinde tasnif edeceği üç kimlik siyaseti böylece Ali Suâvî’de birleşir. Onun kurduğu bu yapı, lafızda/kelimelerde ayrılsalar da manada, mefhumda, kelimelerin medlulünde Ziya Gökalp’in “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Osmanlı Devletindenim” döviziyle ifadesini bulan “devlet, ümmet, millet” formülasyonunun habercisi gibidir.

        Suâvî’nin hem bir Türkçü, hem bir Osmanlıcı, hem bir İslamcı olması her hâlde yazdığı yazıların bağlamı ve muhatapları ile ilgili olmalıdır. Nitekim Ali Suâvî üzerine bir doktora tezi hazırlayan Hüseyin Çelik “O, Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünden söz ettiği zaman Osmanlıcı, Müslümanları ve Türkleri Osmanlı Türklüğünün varlığında ezme politikasına karşı ittihâd-ı İslâmcı oluyor, nihayet mensubu bulunduğu Türk milletinin değerleri ve varlığı inkâr edildiği zaman Türklük fikrini savunuyordu.” tespitinde bulunur (Çelik, 1994, s. 618). Ali Suâvî’nin Türkçülüğü bahsinde herhâlde en makul tavra sahip olan Fuad Köprülü, Suâvî’nin Türklerin eski bir medeniyete sahip olduklarını ve İslâm ilimlerinin gelişmesine yardım ettiklerini ileri sürmek suretiyle en azından millî şuura yabancı olmadığını gösterdiğini ifade eder (Köprülü, 1999, s. 312).

        Netice: Suâvî’nin Kaygıları ve Etkileri

        Köprülü, Ali Suâvî’nin büyük bir âlim ve mütefekkir olmadığını, herhangi bir mütercim ve muktatıf olarak kaldığını, Avrupa’da bulunduğu zamanlar oryantalistlerin eserlerinden biraz istifade ettiğini ve bunları kaynak göstermeksizin kendi araştırmalarının neticeleri gibi takdim ettiğini belirtir. Nitekim Ulum’da neşrettiği “Türk” makalesinde L. Davids’in “Türk Grameri” kitabının eski Türk tarihi ve medeniyetine dair bahislerinden istifade etmiştir (Köprülü, 1999, s. 312-313). Tanpınar da Suâvî’nin Davids’in eserini aktarırken bazı değişiklikler yaptığını örnekleri ile gösterir (Tanpınar, 2003, s. 245). Kaynaklar üzerinde tahrif, arzu edilmeyen bir davranıştır ancak Suâvî’nin orijinalliği şahsî kanaatimize göre bu tahrif hâdisenin arkasında yatmaktadır. Suâvî, belki büyük bir âlim ve mütefekkir değildi ancak Türkler ilgili makalelerinin altında yatan kaygılar ilmî plânda olmasa bile temsil ettiği zihnî arka plân itibariyle onu ilk ve orijinal kılmaktadır. Suâvî açık bir surette Türkler konusunda korumacı bir tavra sahiptir. Gayesi ve kaygısı, Avrupalıların “Türklerin zihnî kabiliyetlerden mahrum oldukları”, “Anadolu’da Türk kalmadığı”, “Osmanlı Devleti’nin bir Türk devleti olarak sayılamayacağı” gibi Türkler aleyhindeki iddialarına cevap vermektir. Söz konusu iddialara cevap üretirken Türklerin dünyadaki en eski ve en köklü milletlerden birisi olduğunu, Anadolu’nun daha Osmanlılardan önce bir Türk vatanı hâline geldiğini, Selçuklu’nun tabiî bir devamı hükmünde olan Osmanlı’nın bir Türk devleti olduğunu ispat etmek ister. Tarihî devamlılığa dikkat çeker ve Türk dünyasına yönelik özel bir rikkati seslendirir.

        Abdullah Uçman’a göre Ali Suâvî’nin “II. Meşrutiyet’ten sonra ilk Türkçüler’den küçük bir grup dışında diğer Tanzimat sonrası yazar ve fikir adamları gibi eserleri ve fikirleriyle sonraki nesiller üzerinde uzun süreli bir tesiri olmamıştır.” (Uçman, 1989, s. 447). Ancak onun bu küçük Türkçü grup üzerindeki tesirini neticeleri itibariyle hafife almamak gerekir. Türk tarihini bir devamlılık içinde mütalaa eden modern tarih tasavvurumuzun ve İslam medeniyeti içinde Türk tecrübe ve katkısına dönük dikkatimizin oluşumunda onun payı yadsınamaz.

        Ali Suâvî belki de ilk defa olmak üzere İslam medeniyetinde Türklerin hissesini keşfetmeye ve Arap diye bilinen pek çok İslam âliminin aslında Türk olduğunu göstermeye çalışır. O, bu açıdan Bursalı Mehmed Tahir’in öncüsü sayılabilir. Fuat Köprülü de Şemseddin Sami ve Veled Çelebi’yi Ahmed Vefik Paşa’nın, Necib Âsım’ı Süleyman Paşa’nın ve Bursalı Tahir Bey’i de Ali Suâvî’nin takipçisi addeder (Köprülü, 1999, s. 313). Tahir Bey’in “Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri” isimli eserinin mukaddimesinde Ali Suâvî’nin etkilerini açık bir surette görmek mümkündür (Bursalı Mehmed Tahir, 1898, s. 3-6). Nitekim kendisi de bir yazısında “ilmî Türkçülüğüm için Suâvi Efendinin minnetdarı ve medyun-ı şükranıyım” diyerek bu etkiyi daha da görünür kılar (Danişmend, 1942, s. 28). 

        Tanpınar, “Suâvî’nin sağlam bir tarih bilgisi olmadığı, aşikârdır. Bununla beraber millî tarih bakımından bir yol açıcı olmuştur.” kanaatini taşır (Tanpınar, 2003, s. 243). Anadolu’nun daha Selçuklular döneminde önemli ölçüde Türkleştiği, Selçuklu ve Osmanlı arasındaki devamlılık, Osmanlı’nın Selçuklu mirası üzerinde yükselmesi, Türkiye’de tek bir Türk devletinin varoluşu, Osmanlı Devleti’nin 400 çadırlık bir aşiretten doğmadığı gibi görüşleriyle Fuat Köprülü’ye, Mükrimin Halil Yinanç’a, Rıza Nur’a ve Hüseyin Nihal Atsız’a ilham kaynağı olduğunu söylemek, her hâlde pek de yanlış bir hüküm olarak değerlendirilemez2.