Ahlaksızlık Diz Boyu

Şubat 2017 - Yıl 106 - Sayı 354




        Başlıktaki ifadenin aşağı yukarı zihnimizde canlandırdığı bir resim var. Belden aşağıya hapsedilmiş bir ahlakın resmi bu. Ahlakı belden aşağısından kalbin ve aklın hudutlarına çektiğimizde ve başımızı belimizden yukarı kaldırdığımızda, ruhu esaret zincirine alan rezilliğe de başkaldırarak isyan etmiş oluruz. İşte o zaman “diz boyu”nun anlamı ve hudutları bütünüyle değişir. 

        Bu bir asinin isyanı değil, ahlakın isyanıdır. Hangi kültürel biçim içinde ve tarihsel dönemde olursa olsun, insanı insan kılan ölçülerdir ahlak. Ölçüleri biçimlerin içine hapsedince, zaman ve mekândaki değişim, zaman ve mekân ile mukayyet olmayan koşulsuz iyiye bizi götürecek yol olan ahlakı, içine battığımız bir çukura dönüştürmüş. İsyan buna. 

        Değişim kaçınılmaz bir gerçeklik. Sosyal hayat da bu kaçınılmaz olandan müstağni değil elbet. Toplumsal hayatın sürekliliğini mümkün kılan değerler de değişir. Toplumun bütün bireyleri, değişime karşı aynı tür ve frekansta tepki göstermez. Kimisi şiddetle direnir değişime, kimisi hiçbir denetime sokmadan olduğu gibi kabul eder. Değişim, dengesini böylece sağlar aslında. Ortada yani merkezde duran çoğunluk ve uçlarda duran azınlık… Uçlardan birisi olan gelenekçiler, değişime karşı kavi bir mukavemet gösterir, diğeri yani yenilikçi avangartlar ise onu tereddütsüz kabul eder. Ortada duran çoğunluk, değişimin olumlu sonuçlarını gördükten sonra onu kabullenir, gelenekçilerin çekincelerini dikkate alarak değişimci öncülerin üzerinde değişimin kendisini sınar, tehlike yerine fayda geleceğini denedikten sonra kabul eder. Bu değişmenin olağan seyri… Söylediklerimize şunu da ilave edebiliriz: Genç kuşak değişime ve yeniliğe heveslidir, yaşlı kuşak ise daha gelenekçi/muhafazakâr. Zira gençler deneyim dünyasına daha açıktır ve yeni olan, onlar için daha cazip. Yaşlıların değerleri ise yaşam deneyimi ile daha kökleşmiş ve yerleşik hale gelmiştir. Yasa böyle işliyor. Bu nedenle, bir önceki kuşak, kendinden bir önceki kuşağın kendisine devrettiği, değer erozyonu şikâyetinde bulunur: Zaman kötüleşmiştir, kimsenin kimseye saygısı kalmamıştır, ahlaksızlık alıp başını yürümüştür, işin çivisi çıkmıştır.

        Benim kuşağım, büyüklerinden bu şikâyetleri dinledi ve miras aldı. Bizler de bu şikâyetleri dillendirmeye başladık. Ama çok temel bir farkla... Fark şu: Kuşak çatışması olmaksızın koro halinde herkes şikâyetçi ama hiçbir şey iyilik yönünde değişmiyor. Bilakis kötülük artarak çoğunluğa sirayet ediyor ve çoğunluk herkesleşiyor. Tuhaflık şurada: Herkes herkesten şikâyetçi. Hiç kimse yekdiğerinden emin değil. Hiç kimse durumu/durumunu değiştirmiyor. Hiç kimse kötülüğün sıradanlaşmasının önüne hiçbir ciddi engel oluşturmuyor.

        Yürürlükteki ahlakın en işlek damarı bu: Şikâyetçi olma durumu. Adaletsizlikten şikâyet eden, kendisi adaleti uygulamak durumunda kaldığında “Kimsenin adalet uygulamadığı bir yerde adaleti uygulamak zulüm değil midir?” diyerek kendi adaletsizliğine meşruiyet zemini arıyor. Çıkarları için verdiği sözden cayan birisi, “Yüksek bir ideal uğruna sözünden caymak ahlaksızlık sayılmaz.” diyebiliyor. Bu ifadeler, bu yazı için örnek olması babından yazılmadı, bu kulaklar, onları anlı şanlı ahlak öğütçülerinden dinledi maalesef. Mazlumken hak arayanların güçlü iken zalim olduğunu da filozof metinlerinden değil, hayatın kendisinden öğrendi. Haklıymış gibi görünen gerekçelerle yaşayan ahlakı katleden buna benzen sözlere şahit olmadınız mı? 

        İnsanlar ahlaksızlığı, ahlaksızlık üzerinden meşrulaştırmıyor, ahlak üzerinden meşrulaştırıyor. İnin sokağa, insan ilişkilerini hayatın içinde görün; çıkın yollara, toplu taşıma araçlarında, inerken, binerken yaşanan insan onuruna yakışmayan hayvani hâllerimizi görün. Katılın trafiğe; saygı, hürmet, nezaket, zarafet gibi İstanbullu değerlerinin İstanbul’un yollarında nasıl taciz ve tecavüze uğradığını gözlemleyin. Kavgasız, gürültüsüz bir anın, bir seferin özlemiyle binin metroya ve kulaklarınızı kabartın. En masumundan şöyle bir konuşmayı dinleyin: Yenikapı-Havalimanı metrosunda iki “şekil”. Biri öbürüne Otogar’dan Yenibosna’ya kadar aralıksız ve başka bir şey demeden “Gerizekâlı boş boş konuşma. Niye boş boş konuşuyorsun gerizekâlı? Sen gerizekâlı mısın, niçin boş konuşuyorsun?» diyor. Bu kadar durak boyunca “boş konuşma” ve “gerizekâlı” sözcükleri, kavga eden değil, iki dostun muhabbetinde(!) geçiyor. “Gençlerde saygı kalmadı.” diye şikâyet eden yaşlı cadılar! Tebrikler! Bu gençlik sizin gibi saygısız yaşlıların eseri! Daha hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, torpil, dolandırıcılık, sahtekârlık, ırz ve namus düşmanlığı, taciz, tecavüz faslına gelmedik bile.

        “Müslümanlar, içlerindeki ahlaksızları, tecavüzcüleri, hırsızları içlerinden atmadıkça, ahlaksızlığa iştirak etmiş sayılır. Atın içinizdeki pislikleri, İslam temizlik dinidir.” demiştim sosyal medyada. Bir imam efendiyi, Müslümanları töhmet altında bıraktığım için çok kızdırmışım, bana seve seve tecavüz edebileceğini söylemişti altına yorum olarak. Belden aşağı ahlakın dibe vurması, ahlaksızlığın diz boyu olması, tuzun kokması bu işte. Model kişinin bilmem ne vakfındaki tecavüzü savunma stratejisi, Tecavüzcü Coşkun hâlleri… 

        Kötülük onaylanabilir bir durum değildir ama nedenleri itibarıyla açıklanabilir. Kişiyi kötülüğe iten toplumsal ve psikolojik bir takım gerekçeler vardır. Bu gerekçeler kötü olanı iyileştirmez. Çünkü iyilik, çıkarlara, gerekçelere rağmen gerçekleştirilir. Lakin kötüyü üreten gerekçeleri ortadan kaldırmak, kötünün üremesine de mani olmaktır. Hiçbir gerekçe olmadan kötülük sadece hastalıklı kişiliklerin tarzıdır. “Yaşasın kötülük!” sloganı, sadece kurgusal bir dizi film kahramanın repliği değil artık. İyileşmiyoruz, hastalıklıyız ve kötüleşiyoruz. Hiç kimse gerçekten bilerek kötülük yapmaz diyen antikçağ bilgesinin anlamayacağı bir durumdayız. Neredeyse herkesin herkesle bir hiç için didiştiği bir yerde, bu durum zaten anlaşılabilir bir şey de değildir. Üstelik nöbetçi iyilik eczanesi de bulunmamaktadır.

        Bir travma yaşıyoruz, topluca. Makul olanın yitimi, bu travmanın nedeni. Makul olanın, yani akıl ve mantığa uygun olanın. Travma daha çok değerler alanında gösteriyor tesirini. Değerler, makul olandan koptukça değerini ve hayatiyetini yitiriyor. Ve değersizlik toplumun çoğunluğuna nüfuz ettikçe, herkesleşen bir çoğunluk, zeminini yani ahlakı kaybediyor ve zeminde savruluyor. 

        Heykellerle kavga edenleri bilirdim ama kardan adam ile kavga edeni ilk kez gördüm. Hem de gözlerimle. Soğukta hayvanlar donmasın diye barınak yapan çocukları tekme tokat döven kent bedevilerini de gördük televizyonlarda. Aynı adamlar, cetlerinin kuş sarayları yapması ile iftihar bile ediyordur. 

        Bu travmayı anlamak için tekrar değişim kavramına dönmek istiyorum: Değişime paralel olarak değerler dünyasının değişmesi ve bu değişimin toplumsal ölçekte değer bunalımı oluşturması kaçınılmazdır. İhtiyaçlar ile değişen koşullar bir uyumsuzluk meydana getirir. Değişim bu anlamda bir uyumsuzluğu ve sancılı bir bunalımı meydana getirir. Bu bunalım, eski referanslarla çözülemeyince yenileri yaratılır ve böylece değişim, kendi yargılarını da yaratarak gelişmeye dönüşür. Değişim dönemlerinde, yeni durumlar karşısında yeni değerler yaratamayan veya değerlerini yeni durumlara uyarlayamayanlar bu bunalımı değişimin şiddeti ölçüsünde yaşarlar. Aslında yaşarlar da denemez, yaşamı mümkün kılan değer atmosferini yitirirler, hava kirlenmeye başlar ve yukarıdaki şikâyetler, alır başını yürür.

        Referans noktaları değişti mi? Hayır. Herkes kendisini bir değer alanı üzerinden tarif ediyor ve karşısındakini bu değerler ile yargılıyor. Sıra kendine geldiği zaman, yüksek bir ideal ya da değer üzerinden kendi haksızlığını meşrulaştırıyor. Bir değerler rölativizmi bu. Arz-ı mev’ud ve On emir sadece kendi klanı için geçerli, diğerleri gebersin! 

        Referans noktaları değişmedi. Üzerine başka ve kendinden farklı yeni referanslar geldi. Deneyimlerinden sonuç çıkartma hassasiyetini kaybetmiş bir kütle/kitle, biçimsel içinde muhtevasını yitirmiş bir muhafazakârlık ve değişimin hızı ile hep aynı yerde dönüp duran bir yenilikçilik. Ne muhafazakârlık muhafaza edebiliyor, ne değişimcilik değiştirebiliyor. Dönüp duruyoruz. Dönüşüm kimilerini savuruyor bir kenara, merkezde duranlar veya durmaya çalışanlar ise her şeyin kendileri etrafından döndüğünü sanıyor. Böylece metrobüste zikirmatiğini çekerken android telefonundan erkek arkadaşına seksi öpücük resmi gönderen dar blucinli, türbanlı ‘kişi’ artık garipsenecek bir durum olmaktan çıkıyor. Türbanlısı-türbansızı, dinlisi-dinsizi, sağcısı, solcusu, İslamcısı, laiki, herkesin herkese kokusu bulaşmış. Temiz mahalle bulmak çok zor. Herkes herkesi en güzel kavram ve değerlerle öldürüyor.

        Toplumsal hayat, onu yaşatan bir “değer” ve yaşan “kişi” olmaksızın mümkün değil. Değer, kişinin nefes aldığı atmosfer. Ahlak kelimesinin muadili gibi kullandığımız ve Türkçenin dolaşımına yeni girmiş olan etik kelimesinin kökeni olan “ethos”un böyle bir çerçeve anlamı taşıdığını biliyoruz. Etrafımızı kuşatan atmosferin temiz olması, o havayı soluyanlar için ne kadar önemli ise, değerlerin solunmasındaki temiz hava o kadar önemlidir. Bizler insan olarak eylemlerimizi yöneten ve onlara rehberlik eden “değerler”le örülmüş bir atmosferde nefes alıp vermekteyiz. Hava kirliliği nefes alıp vermeyi nasıl güçleştiriyor, hayat için nasıl bir tehdit oluşturuyorsa, ahlaki hayattaki kirlilik de değerler dünyasını öylece tehdit eder. Dışımızdaki atmosferin iç bünyemize yaptığı olumsuz etki misali, ahlaki hayatın kirliliği bu hayat içinde yaşayanların iç dünyasını öylesine etkiler. Hastalık deyişimin nedeni bu. İyiliği sağlıkla, kötülüğü hastalıkta birlikte anmaz mıyız?

        İmde, namusluluk, doğruluk, namuslu ve doğru bir adamın aksiyomları. Adalet, dostluk ve dürüstlük gibi değerler, bu değerleri kendinde taşıyan, kendinde gerçekleştiren adil, dost ve dürüst “kişi”ler sayesinde var olur. Negatif yönden bakıldığında da, haksızlık ile karşı karşıya kaldığımızda “hak” kavramı ile yüzleşiriz. Haksızlık, hak gaspına uğramış bir kişinin karşılaştığı kötü muameleyle farkına vardığı negatif bir değerdir. Haksızlık durumu, hak bilincini uyandırır. Gerçekte iyi-kötü, güzel-çirkin, haklı-haksız, yararlı-yararsız, değerli-değersiz gibi zıtlık bildiren kavramlarla dile getirilen durumlar, kendi başına var değillerdir. Bir Neşet Ertaş türküsünde denildiği gibi: “Eğer haksız yoksa, haksızlık da yoktur.” Haksızlık olduğu için -haksızlığı kendisine göre belirlediğimiz- hak kavramının bilincindeyiz.

        Değişim noktasında, ana değerlerden beslenerek yeni değerler yaratamamış bir toplum ve bu toplumun yaşadığı, kirlenen ve kirleten bir “ahlak” üzerinden yeniden okuyalım ahlaksızlık diz boyu ifadesini. Açıktır ki kirlenmeden, ahlaksızlar kadar ve hatta onlardan daha da fazla, ahlakçı geçinenler sorumludur. Sonra Arap eli öpmeyle dudak kararmayacağını söyleyen, köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı denilmesini tavsiye eden, kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen, devletin malını deniz gören, ona dokunmayan yılanı baş tacı eden ve bu şekilde değerler üreten bir ahlak sorumlu! Değerler hiyerarşisi tersyüz olmuş; ahlak, kendine ruh veren “iman” bağını yitirmiş, yerine, bireyi egosuna hapseden ve bunu özgürlük olarak algılayan bireyci bir ahlak sorumlu. Bu ahlaklar, ıslah edici değil yok edici ahlaktır. Bu ahlaklar, davranışı doğruya yöneltme olmaktan çıkmış, kısıtlama ahlakına dönüşmüş ve kısıtladığı da, daralttığı da kendisi olmuştur. İnsanlar ahlakı bir kartvizit ahlakı olarak yaşamakta; onu görenek, törel davranış kalıpları ve hatta tarih olarak görmekteler. Bu ahlakın zemmetme, yerme ve yer değiştirme mekanizmasının dışında bir işlevi de bulunmamakta.

        Peki, ne yapmalı? 

        Önce kendimizden başlamalı. Başka mahalleleri eleştirerek veya onlara özenerek değil. Hatta kendi evinden, kendinden... Bir zamanlar şöyle bir söz duymuştum: “Yeryüzünde tek bir iyilik adacığı bile kalsa, kötülük bütünüyle yeryüzüne egemen olamaz.” O hâlde kötülüğün bütünüyle egemen olmaması için, iyilik adacığı olmalı ve adacığın sınırları büyütülmeli; diğer iyilik adacıkları ile köprüler kurulmalı. Başka önerisi olanlar da adacıklarından çıkıp köprünün kurulmasına yardım etsinler artık!