“100. Yılında Balkan Harbi” Kitabı Işığında Balkan Savaşı’na Kısa Bir Bakış

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351




        Türkler, Hunlar döneminden itibaren devamlı olarak Batı’ya yönelmiş olup, Osmanlı ile birlikte bu yönelim ayyuka çıkmış, bir nevi “Kızılelma” hâline gelmiştir.1 “Balkan” kelimesi de Türkçe bir kavram olmakla birlikte, sıradağ ve ormanlık dağ anlamına gelmektedir. Bölgenin İslamiyet ile de tanışmasına vesile olan Türkler, o coğrafyada silinmesi mümkün olmayan derin izler bırakmıştır. Asırlardır o topraklarda yaşayan, o toprakların yerlisi mesabesinde olan Türkler, yaşanan tüm talihsizliklere rağmen, bu coğrafyayla ilgili herkesten daha fazla söz söyleme hakkına sahiptir2. O yüzden Balkan coğrafyasından kopuşumuzun hikâyesini iyi bilmemiz, doğru değerlendirmeler yapmamız açısından elzemdir. Bu hâl muvacehesinde Türk Yurdu dergisi, bu ihtiyacın farkına varıp böyle bir çalışmayı istifademize sunmuştur. 

        Eser, Türk Yurdu dergisinin, “100. Yılında Balkan Harbi Özel Sayısı” (Cilt: 32, Sayı: 303, Kasım 2012) yazılarından, Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir’in editörlüğünde derlenmiş olup, 361 sayfalık oldukça zengin içeriğe sahip bir eserdir. Otuz beş yazı ile Emekli Büyükelçi Bilal N. Şimşir ile yapılan bir söyleşiden meydana gelmektedir. Dönemdeki sorunlar, yapılan hatalar ve verilen mücadeleler çok boyutlu olarak ele alınmış ve toplumsal hafızaya kazandırılması amaçlanmıştır. Zira eserde de eleştirildiği üzere, Balkan Savaşları tarihimiz açısından büyük önem taşımasına rağmen, sağlıklı bir değerlendirilmeye tabi tutulmamış ve yeni nesillere gerektiği gibi öğretilememiştir. Yazıların birçoğu çeşitli üniversitelerden akademisyenler tarafından yazılmış olup, akademik nitelik taşımaktadır. Ahmet Günşen’in yazısında Türk kimliğinin bir parçası olan, ancak haklarında çok fazla bilgiye sahip olmadığımız Pomaklardan, Torbeşlerden ve Goralılardan da bahsedilmiştir. Balkanların günümüzdeki durumu da ihmal edilmemiş, Türklerin Balkanlardan çıkmasıyla beraber istikrarsızlıkların devam ettiği Bosna’da yaşanan facialar örnek gösterilerek ele alınmıştır. 

        Öncelikle, Balkan Harpleri değerlendirilirken, dönemin uluslararası yapısında meydana gelen değişimleri, bu değişimlerin halk tabakasına yansımalarını ve emperyalist amaçlar güden devletlerin birbirleriyle olan rekabetlerini dikkate almak gerekmektedir. Fransız İhtilali’nin getirmiş olduğu milliyetçilik akımı Osmanlı hâkimiyeti altındaki Hristiyan tebaayı ziyadesiyle tesiri altına almış olup, emperyalist devletlerin yayılmacı politikaları, bu milliyetçi akımların desteklenmesine ve böylece dallanıp budaklanmasına neden olmuştur. 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı neticesinde, şartları oldukça ağır olan Ayastefenos Antlaşması imzalanmış olup, gene emperyalist devletlerin aralarındaki menfaat çatışmaları dolayısıyla bu anlaşma geçersiz sayılmış, dönemin büyük devletleri bir araya gelerek yeni bir anlaşma hazırlığı içine girmişler ve Berlin Antlaşması’nı imzaya sunmuşlardır. Nispeten şartları daha hafif olan antlaşmanın da kimi hükümleri, zaman zaman Osmanlı’yı zor duruma sokmuştur. Özellikle antlaşmanın 23. maddesine istinaden, mütemadiyen ıslahat talepleri gündeme gelmiştir ve ıslahat taleplerinin mahiyeti de bölgenin Osmanlı’dan koparılması üzerine kuruludur. Darülfünun talebelerinin “Harp isteriz! Kahrolsun 23. Madde”3 sloganları da bu durumun halk tarafından nasıl endişeyle karşılandığının göstergesi mahiyetindedir. 

        Dönemde, Balkanlarda menfaat mücadelesi içinde olan Rusya’yı Fransa, Avusturya’yı Almanya dizginleme çabası içine girmiş, ancak neticede müttefiklerini kaybetme korkusuyla, Balkanlardaki mücadeleye ortak olma kararı vermişlerdir.4 Kissenger’a göre Almanya, hiçbir ulusal çıkarı olmadığı hâlde, Viyana’nın Güney Slav politikasını destekler görünmek için bir dünya savaşı riskini göze almıştır. Rusya da Sırbistan’ın sadık müttefiki olarak görünmek için Almanya ile ölümüne savaşmak riskini kabullenmiştir. Dönem, maceraperest politikaların hüküm sürdüğü, tarihsel husumetlerin gün yüzüne çıktığı bir dönem mahiyetindedir. 

        İkinci Meşrutiyet’in ilanının ardından, Osmanlı Devleti içerisindeki istikrarsızlıkları da fırsat bilen Balkan devletlerinden Bulgaristan “Büyük Bulgaristan”, Yunanistan “Megalo İdea” ve Sırbistan da “Büyük Sırbistan” hayalleri içinde, Türk düşmanlığı üzerinde anlaşarak, Rusya’nın da desteğiyle kendi aralarında ittifak kurmuşlardır. Büyük hırs içinde bulunan bu devletler, 1912 yılına gelindiğinde Rusya’yı dahi dikkate almayacak kadar savaşma isteği içine girmişlerdir. Osmanlı ise gözleri bir bez ile bağlanmışçasına yaklaşan tehlikeye karşı pasif bir tutum sergilemiştir. Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin Sofya elçiliği görevinde iken Hariciye Nazırlığı’na getirilen Asım Bey, 15 Temmuz’da yani savaştan 2,5 ay önce mecliste; “Balkanlardan imanım kadar eminim!”5 diyerek yönetimde var olan liyakatsizliği gözler önüne sermiştir. Nitekim 8 Ekim 1912’de savaş ilan edilmiştir. 

        Birinci Balkan Harbi Türkler için, bitmek tükenmek bilmeyen hataların, çarpıklıkların; bunların yanında katliamların, göçlerin, acı ve gözyaşlarının, ihanetlerin bir sembolü mesabesindedir. O yüzden Balkan Harbi’nden bahsedilirken genellikle “Balkan Bozgunu” söylemi kullanılır ki, tam anlamıyla bir bozgun olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Burada mesele, tek bir şekilde açıklanamayacak kadar çeşitlidir. Askerî yetersizlik ve başarısızlıklar, devlet yönetiminde bulunan kişilerin liyakatsizliği, sosyal alandaki karamsarlık ve atalet; tüm bunların yanında kendini mütemadiyen her alanda geliştirmeyi bir görev telakki eden düşman devletler… Devlet içerisindeki mevcut siyasi ihtilaflar, vatanın birliği ve bütünlüğü için uğraşmak dururken particilik oyunları ile zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Siyasi alandaki bu ihtilaflar ordu içerisinde de çeşitli infiallere yol açmış ve savaş döneminin başlıca sorunlarından biri hâline gelmiştir. Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin savaş öncesinde yüz yirmi tabur askeri terhis etmesi6, savaş döneminde bu askerlerin toparlanmasında yaşanan zorluklar ve eğitimsiz askerlerden oluşan ve “redif” olarak adlandırılan birlikler, orduyu ziyadesiyle müşkül duruma sokmuştur. Bunların yanında halkın eğitimsizliği, fakirliği, atalet ve karamsarlığı savaşın acı bir şekilde kaybedilmesinin nedenleri arasındadır. Zira önemli mütefekkirlerimizden Yusuf Akçura’nın da ifade ettiği üzere; “… Savaş iki ordu arasında değil iki millet arasında ve iki milletin tacirleri, muallimleri, mektepleri, talebeleri, kadınları, fikirleri, at ve arabaları, yolları, sabanları arasında olmaktadır. Bunların hepsi de, maatteessüf, bizde düşmanlarımıza nispetle zayıf ve daha kötüdür. Bu yüzden yenildik. Şayet bunlara ehemmiyet vermezsek yine yeniliriz. Rumeli gibi Anadolu da elimizden gider.” Yusuf Akçura’nın da belirttiği üzere, düşman birçok alanda kendini geliştirmiş ve üstün duruma gelmiştir. Düşman kuvvetler Bulgar, Yunan, Sırp milliyetçilikleri ile nesillerini Türk düşmanlığı üzerine yetiştirmişlerdir. Bütün bu milliyetçilik akımları içinde sadece Türk milliyetçiliği ülkenin bütünlüğünü ve birliğini amaç edinmiştir. Bu konuda İsmail Habib “Milliyetin Manası” başlıklı yazısında “… İstedik ki, ‘Osmanlılık’ mefhumu içinde her kavim ve ırk kendi milli benliğini unutsun. Lakin Osmanlılığa sadece biz inandık ve sadece biz ‘Ben ben değilim!’ diye kendimizi avutup giderken bütün onlar hep ‘biz biz!’ diyorlardı.”7 ifadelerini kullanmaktadır. 

        Balkan Harbi, Osmanlı coğrafyası dışındaki Müslümanları da etkilemiştir. Afgan Müslümanları bölgelerinde bulunan İngiliz komiserliğine giderek Halife’ye yardımda bulunulmasını istemişlerdir8. Rus tebaası altındaki Tatarlar ve Dağıstanlılar savaşa iştirak etmek için Anadolu’ya gelmişler, Avusturya tebaası altındaki Boşnaklar da gönüllü kafileler oluşturmuşlardır. Hint Müslümanlarının da dönemde Türklere karşı özel bir ilgisi olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu ilginin farkında olan İngiliz Sir Theodore Marrison, Hint Müslümanlarının bütün Müslüman milletlere ilgi duyduğunu ancak bu ilginin Türklere karşı özel bir boyut kazandığını, çünkü Türkiye’nin en büyük ve yegâne müstakil İslam devleti olduğunu9 ifade etmiştir. Hint Müslümanları kurbanlarını ve zekâtlarını halifeye destek için göndermekle kalmamış, Hilal-i Ahmer için de birçok görevliyi Anadolu’ya göndermişlerdir. Bütün bunların yanı sıra, gayrımüslimler arasından da katılımlar olmuştur. Katolik Ermeni rahiplerden Oseb Siyahyan ve Fransız subay Mösyö Argan’ın savaşa iştirak etmesi dikkate şayandır.10

        Savaşın en acımasız yönlerinden biri de birçok insanımızın katliamlara, zulümlere maruz kalması yanı sıra, göçe mecbur edilmesidir. Yüzyıllarca anavatan bildiği, emek verdiği, medeniyet tohumlarını ektiği topraklardan, etin tırnaktan koparılması gibi koparılan Türkler, bunun acısını hâlâ yaşamaktadır. Birinci Balkan Savaşı, Türkler için bir dönüm noktası mahiyetindedir. Yaşanılan acı kayıpların ardından bir uyanış hareketinin gerekliliği kavranmış olup, kalan vatan topraklarını korumak için milli bir bilinç oluşturulmuş ve ona göre hareket edilmiştir. Yıllarca Osmanlı’nın başkentliğini yapmış bir Türk-İslam şehri olan Edirne, Şükrü Paşa tarafından büyük bir direnişin neticesinde teslim edilmiş olup, Balkan devletleri arasındaki toprak paylaşımı üzerine oluşan anlaşmazlıklar neticesinde çıkan İkinci Balkan Harbi sırasında, Enver Paşa tarafından yeniden topraklarımıza kazandırılmıştır. Yaşanan kayıpların neden olduğu travmaların ardından bu gelişme, şüphesiz halkın direniş umutlarını arttırmıştır. Fatih Kerimi’nin de deyişiyle, Türkler “Bas ü ba’de’l-mevt” i yaşamışlar ancak bunun için de ağır bedeller ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Dönemin kadın mücadele hareketlerinde ismi ön plana çıkmış, aynı zamanda fikirleriyle de topluma ışık tutmuş önemli isimlerden Fatma Aliye, “Avrupa kan döküldüğünü istemiyordu. İnsanlığa aykırı hâllere müsaade etmeyecek idi. İşte hep bu sözler, şu muharebede vukua gelen faciaları bu medeni âlemin fütursuzca seyir eyleyeceğine, insaniyet namına mani olmayacağına ihtimal verdirmezdi. Nereden hatıra gelirdi ki, dökülmek istenilmeyen kan, İslam kanı değilmiş. Tasavvur olunabilir mi idi ki, insaniyet namına ilan eyledikleri merhametten İslamları hariç tutabiliyormuş…”11 ifadeleriyle düvel-i muazzamanın iki yüzlülüğünü gözler önüne sermiştir. 

        Sonuç olarak; günümüzde tarihimizi yeterince anlayıp değerlendirememenin verdiği sıkıntı içinde, aynı hataları tekrar ettiğimiz görülebilir. Tarihimizde, milletimizin yaşadığı acılar ve ödediği bedeller malûmdur. Birçok meselenin idrak edilmesi açısından önemli mahiyette olan Balkan Savaşlarının sağlıklı bir şekilde öğrenilmesi açısından bu eser, okunması gereken, önemli kaynaklar arasında raflarımızda yer almıştır.