“Ceren, Mahir’i Seviyor..”

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351




        “Ceren, Mahir’i Seviyor” bu yazının adı. Hatırlayanlar vardır Ceren’i Temmuz, Ağustos, Eylül yazı(sı)ndan…

        Bu arada “Çöp Tenekesi Olmak” belgeseli tamamlandı. Toplam üç buçuk dakikalık sembollerle bezeli bir lirik belgesel. “Belgesel de nasıl lirik oluyor acaba?” diyenler vardır belki. Oluyor işte bir şekilde… Trajik olaydan lirik bir iş çıkabiliyor nihayetinde…

        Belgesel festivallere katılacak, yani başvuracak. Kabul görürse de yarışmalara katılacak tabii. Dolayısıyla şu anda herkese açık gösterimi kurallar gereği mümkün değil. Bu nedenle Türk Yurdu okurları mcetinturkish@gmail.com adresine bir e-posta göndererek, kendilerine verilecek linkten kasım aralık ayı boyunca belgeseli izleyebilirler..

        Hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor ya da bırakılmıyor her nedense… Evvelki hafta Üsküdar Belediyesi belgeselde rol alan çöp tenekelerini boyadı. “Temiz Üsküdar” ya slogan… Çöp tenekesi sayısı da dörde çıkarıldı… “Deliller karartılmaya mı çalışılıyor nedir?” diye latife edesi geliyor insanın. 

        Bir şekilde tarihin izleri silindi aslında. Hayat böyle bir şey... Ben henüz anlayabilmiş değilim ama öyle galiba. Yani, ilginç ama bu belgesel bir anlamda tarihin tek şahidi olarak kaldı. Böyle işte.

        Bu arada bir de rehabilitasyon merkezi var, artık Çengelköy’de. Çengelköy Musiki Cemiyeti’nin arkasında, İftar Sokağı’nın başında. Pek uğrayan yok, ama var böyle bir merkez… Çünkü Çengelköy herkesin birbiri ile konuştuğu, derdini, sevincini paylaştığı bir yer hâlâ. Bu da bir tedavi şekli aslında…

        “Ceren, Mahir’i Seviyor” film olur mu acaba bir gün, kim bilir? Olanlar nasıl olduysa bu da olur belki… Bugün yazılan (Yazılmakta olan belki daha doğru) senaryonun kahramanlarından biriyle tanıştıracağım sizi. Kahramanların tarifi yahut tanımları bir şekilde senaryonun da ip uçlarını verecek ilgilenenlere. Aşağıdaki satırlar Ceren’e dair “Tanım”, “Tarif” ve “Hikaye” karması bir bölüm..

        Ceren

        Ceren, uzunca boylu bir güzel kız. (Bu yüzden “Deve kızım” derdi rahmetli babaannesi ona) Ana-babasını henüz iki yaşındayken bir trafik kazasında kaybetti. Babaannesi büyüttü onu. Bu yüzden vefatına kadar Babaannesine “Anam babam” dedi, durdu hep…

        Gözleri kahverengi, kumral, uzunca saçlıydı Ceren. Her zaman çevresinde ilgi gören bir kızdı, pek çok gizli-açık hayranı da vardı. Babaannesinin sevgi sarmalında gizli, “Aman ha.. !”lar onu bir şekilde sıkı bir kız yapmıştı. Samimi bir vatanperverdi. “Ulusalcı-komünist” olarak tanımlardı hep kendini..

        Marmara’da uluslararası ilişkiler okudu, Ceren. Mahir hiç de istemediği hâlde o zamanlar girdi hayatına. Bölümler arası futbol turnuvasında Mahir’in vurduğu bir top Ceren’in alnının ortasında patladı bir şekilde. Yardıma koşan da Mahir’di. Ceren onun “İğrenç” bıyıklarını gördü tepesinde… İlk söylediği de ”Çekil tepemden pis faşist !” olmuştu o zaman.

        Sevmişti Mahir’i. Hem de nasıl! Onu sürekli eleştirmekten de hiç geri durmamıştı ama. Ta ki 14 Temmuz 2016 gecesi son noktayı koyana kadar… O gece Kadıköy’de terk etti onu. Mahir’in, bir türlü kestir(t)emediği bıyıkları ve en hafif hâliyle “ilkel” olarak tanımladığı milliyetçi görüşleriydi ona bu kararı aldıran… Bu işin bittiğini Mahir’e söyledikten sonra saatlerce ağlamıştı Kadıköy sokaklarında ama doğru olan buydu ona göre..

        ***

        15 Temmuz gecesi saat 11 sularında öğrendi olan biteni… İlk söylediği de “Gidip ölmedin değil mi köprüde pis herif…” oldu. Kadıköy’de arkadaşlarını bırakıp pek çok insan gibi yürüyerek köprüye geldi ve onu aramaya başladı. Onu orada bulacağını biliyordu çünkü… Bilmez miydi insan hiç sevdiğinin ne sevdiğini… 

        Buldu da. Seslendi ardından “Gitme o tarafa geri zekâlı” bile dedi hatta… Mahir’in kendisine baktığını gördü… Ama Mahir ona baktıktan sonra, nedense yere yığıldı.

        ***

        Ceren mezun olduktan sonra hemen iş bulan şanslı insanlardan biriydi… İşi karşıdaydı ama iki yıldır köprüden geçemiyor, Marmaray ya da deniz yolunu kullanıyordu. Her yıl, 15 Temmuz’da sabah erkenden henüz anma kalabalıkları köprüyü doldurmadan Beylerbeyi ayağından köprüye gelir, onu bulup sürükleyerek çektiği noktaya kadar yürür, karanfilini bırakır, duasını eder ve dönerdi eve. Çok ağlamazdı orada nedense… Ama her hafta yaptığı mezar ziyaretleri hem iyi gelir hem de perişan ederdi onu.

        Tedavi de gördü Ceren. Daha doğrusu terapi. Terapisti ona Mahir’in ailesiyle tanışmasını tavsiye etti. Önceleri hiç istemedi ama yaptı bunu. Ceren’i çok sevdiler o evde. Evin kızı oldu neredeyse üç beş ayda. Babaanneyle büyüyen biri olarak iyi gelmişti bu aile ona. Ayda bir iki defa görüşüyordu onlarla.

        Ceren’in her zaman olduğu gibi talipleri vardı. Evlenme düşüncesi de bütün korkunçluğuna rağmen zihninde yer buluyordu artık. Mert, talipleri arasında en insan olanıydı. Hiç bir şeyi Mahir’i hatırlatmıyordu ama… 

        Sevgiye yakın bir saygıydı hissettiği aslında… Bütün hikâyesini de anlatmıştı Mert’e. Anlayışlı biriydi özünde Mert… Onu anlamaya çalıştığını söylemişti defalarca..

        Her şey tamamdı görünüşte ama “Kimden isteyecekler beni peki?” sorusu takıldı aklına bir gün vapurda... Güldü, “Olur mu acaba?” diye geçirdi içinden Mahir’in ailesini düşünerek… Sonra salya sümük koyuverdi kendini oturduğu yerde…

        ***

        Ceren “Posttravmatik stres bozukluğu” yaşıyor. Film de “Posttravmatik” olacak hâliyle ya da “Posttemmuz”.

        Gelecek ay Mahir ve diğerlerinin hikâyesini paylaşırım nasipse…