Ahmet Âti

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351




        Şiirde Ahmet Âti mahlâsını kullanan Ahmet Borovalı, Yirminci Asır’da Divan Şiiri geleneğinin mensuplarından biridir ve aynı zamanda kıymetli ve dikkate değer iş adamları arasında yer almaktadır. Tanınmaya değer bir şahsiyet olduğu ise muhakkaktır.

        1- Ailesi, Doğumu, Evliliği, Çocukları ve Ölümü

        Ahmet Borovalı1, 1895 senesinde Kavala ve Serez’in hemen kuzeyinde ve Yunan-Bulgar sınırının yakınında ve Bulgaristan tarafında kalan, Mesta nehri kıyısında ve Perindağı eteğinde bulunan Nevrokop’ta dünyaya gelmişti. Ailenin günümüzde Yunan tarafında kalan topraklarda, Borova’da arazileri ve çiftlikleri bulunuyordu ve bu itibarla da aile Borovalızâdeler adıyla tanınıyordu. Babası Emin Bey ve Annesi Feride Hanım idi.

        Balkan Harbi hezimeti üzerine aile Kavala’dan bir vapurla İzmir’e taşınmıştı. Amcası Ali Bey “Ben buralardan ayrılmam” diyerek Kavala’da Avusturya Konsolosluğuna sığınmış ancak buradan çıkarak gittiği berberde, tıraş olurken Bulgarlar tarafından alınarak katledilmişti.  

        Ahmet Borovalı, Müzehher (Kerestecioğlu, İzmir, 1905-1984) Hanım ile evlendi ve bu evlilikten Gülen (1931) isimli bir kızı ile Umur (1938) isimli bir oğlu dünyaya geldi. 

        Ahmet Borovalı, 27 Temmuz 1972 tarihinde Büyükada’da hayatı veda etti ve buraya defnedildi.

        2- Tahsil Hayatı

        Ahmet Borovalı, Nevrekop ilk mektebini (1907) ve yine burada rüştiyeyi bitirdikten(1910) sonra Selânik İttihat ve Terakki İdadisi’nden mezun (1913) oldu. Bunu takiben bir sene kadar da İstanbul Hukuk Mektebi’ne devam etmiş ise de terk etmiş ve daha sonra 1918’de İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olmuştur. Ancak hukuk sahasında çalışmamıştı. Fransızca biliyordu. 

        3- Meslek Hayatı

        İzmir’e gelen Ahmet Borovalı, henüz 19 yaşlarında iken İzmir’de, Celal Bayar’ın müdürlük yaptığı bir lisede bir müddet edebiyat muallimliği yaptı.

        Keza bu esnada kardeşinin oğlu Aziz Borovalı (1895-14 Kasım 1972)2 ile müşterek olarak İzmir tuzlasından İstanbul’a karadan tuz sevkiyatı yaparak ticaret hayatına başladı. I. Dünya Harbi sonrasında Yunanistan’da mülkleri olan Türklerin geri dönmesine müsaade edildiği zaman, yeniden döndü ve Kavala’da bulunan tütün depolarında tütün ticaretine başladı. Bu arada depolardan birini sinema salonu olarak kiraya vardı. 

        İstiklâl Harbi’nin takiben yapılan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Antlaşması (30 Ocak 1923) gereği bu defa yeniden ve ebediyen doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Bunu takiben Tevfik Rüştü Aras başkanlığındaki mübadele komisyonunda temsilci olarak çalıştı. Yunanistan’da kalan mallarının karşılığında İzmir’de tütün deposu ve ev aldı ve yeğeni Aziz Borovalı ile beraber İzmir’de tütün ihracatı ile meşgul oldu3. II. Dünya Harbi öncesinde bilhassa Almanya’ya ihracatta bulundu ve Türkiye’nin en büyük tütün ihracatçısı oldu. İzmir’de, Aziz Borovalı ile beraber, İzmir Tütün İhracat T. A. Şirketini kurmuştu. 

        II. Dünya Harbi sonrasında tütün ihracatı Amerika’ya tevcih edildiği zaman ticaret eski canlılığını kaybetmişti.

        Ahmet Borovalı, bu meyanda uzun yıllar boyunca İsveç’in İzmir fahrî konsolosluğunu yapmıştır.

        1950 yılında İstanbul’a taşınan Ahmet Borovalı, yine yeğeni Aziz Borovalı ile beraber, bu şehirde Atlas Sineması (1949-1981) ile Küçük Sahne Tiyatrosunu (1950) kurdu ve hayatının son demlerine kadar işletti.4 İstanbul’a taşındığı zaman Büyükada’daki Con Paşa köşkünü satın aldı (1939) ve kalabalık aile yazlarını burada geçirdi.5 Kışları ise Beyoğlu’nda geçiriyordu. Aynı zamanda Büyük Kulüp, İstanbul Kulübü ve Sipahi Ocağı gibi cemiyetlerin üyesiydi. At ve güreş sporlarına büyük bir alâka duyuyordu6. 

        4-Yazı Hayatı

        Ahmet Borovalı, devrinin birçok derdini ve ızdırabını tatmış ve böyle bir iklimde feleğin darbelerine göğüs germiş bir insandı. Kısa eski edebiyatın ifadesiyle “feleğin germ ü serdini” görmüş bir insandı7. İradesi çok genç yaşında olgunlaşmış ve kötü kadere teslim olmamış, zor zamanın imtihanından büyük bir başarıyla geçmişti. Ayrılmak zorunda kaldığı doğduğu toprakların ve zamanın sevgisini hiç söndürmemişti. Rumeli sevdası, Osmanlı hülyası, Türklük şuuruna sahipti ve Cumhuriyet’in kurucusu ve inkılâpların fikir önderi Atatürk’e de büyük bir sevgi taşımaktaydı.

        Divan şiirine ve bu lisanın zenginliklerine derinden bir muhabbeti ve hatta hiç sönmeyen bir sevdası vardı. Bu bakımdan da Osmanlı devri edebî lisanının ve kelimelerinin yaşaması arzusunu taşıyordu.

        Türk sanat müziği hakkında da bilgi sahibiydi ve çok seviyordu. Divan şiirinin gerçek ve meçhul bir âşıkıydı. İzmir’de geçen yılları esnasında bazı gazetelerde ve mecmualarda yazıları ve şiirleri basılmıştı. Bilhassa İstanbul’da geniş bir şair çevresi ve dostu vardı. Bu meyanda Yahya Kemal Beyatlı, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf ziya Ortaç ve Abdülhak Şinâsi Hisar ilk hatıra gelen isimlerdi.8

        Bu isimlerden Yusuf Ziya Ortaç, şüphesiz çok yakından tanıdığı ve dost kabul ettiği Ahmet Borovalı’nın, Ahmet Âti imzasıyla Türk Yurdu’nda çıkan Kırkpınar başlıklı şiirini kendi mecmuasına9 iktibas ettikten sonra şiir zevki hakkında şahitliğini şöyle ifade etmişti: “Türk Yurdu’nun son sayılarında çıkan usta işi, dört başı mamur iki şiir bizi yeni ve meçhûl bir şairle karşılaştırdı… Edebiyatçılar bu Ahmet Âti’yi kırk yıl arasalar bulup meydana çıkaramazlar. Ama, eski bir dostluğun anahtariyle biz bu meçhûlün kilidini açtık ve şiirimizin yeni lâedrisini selâmladık. O, aruza nesir dili kadar hâkim bir edebiyat âşıkıdır. Divan şiirinin en güzel gazellerini, şarkılarını, kasidelerini onun taze ve güzeli çirkinden mümtaz bir zevk ile ayırt eden hafızasında bulursunuz. İşte Kırkpınar şairi Ahmet Atî! Peki, bu müstear ismin asıl sahibi kim? Yarın, edebiyat tarihimizi bir meçhûlden kurtarmak için, kendisinden müsaade almaksızın, kalemimiz bu edebî sırrı da çözüversin: Ahmet Borovalı!.. Sanat hayatımızın tanımadığı bu imza, ticaret hayatımızın itibarlı bir şöhretidir. Ne dersiniz, bu derece mâhir bir şairle, o derece muvaffak bir iş adamının aynı şahısta birleşmesi de ayrı bir muvaffakiyet değil mi?”

        Ahmet Borovalı’nın ilk defa dikkati çeken şiirleri Ahmet Âti mahlâsıyla Türk Yurdu mecmuasında 244- 264 (Mayıs 1955-Ocak 1957) arasındaki sayılarında basıldı ve bilhassa bu şiirleriyle dikkati çekti. Bu şiirlerden ikisi, Kırk Pınar ve Atatürk10 başlıklı şiirleri edip dostu Yusuf Ziya Ortaç tarafından Ayda Bir mecmuasında da iktibas edilerek basılmıştı.

        Ahmet Âti mahlâsıyla basılan bu şiirlerin başlıkları sırasıyla şöyledir: Tahmîs-i Gazel-i Yahya Kemal, Kırk Pınar, Boğaziçi Rûyası, Atatürk, Ada Şarkısı, Süleymaniye, Bali Bey Mahallesi, Bir Bezm-i Bahar, Eski Mesîre, Tahmîs-i Gazel-i Bâkî ve son şiiri İstanbul11. 

        Ahmet Âti’nin şiirlerinden biri doğduğu mahallesini büyük bir hasretle anlattığı “Bali Bey Mahallesi” başlığını taşımaktadır.  

        Bali Bey Mahallesi 

        Bir yüksek karlı dağın yeşil eteklerinde,

        Nazlı bir küçük şehir, bir fetihler şehriydi.

        Gümüş parıltıları süzülen renklerinde,

        Yanından geçip akan bir Rumeli nehriydi.

        Başka bir efsun vardı yazlarında, kışında,

        Pembe yanaklı kızlar, bir yanda örgüleri,

        Sevdaların ışığı hepsinin bakışında, 

        Bahçelerden gelirdi Rumeli türküleri.

        Eski büyük konaklar dar sokaklar üstünde,

        Saçaklar uzun geniş, pencereler kafesli,

        Akınların izleri duvarların yüzünde, 

        Köşelerde çeşmeler akardı sesli sesli.

        Bali Bey Mahallesi benim doğduğum yerdi.

        Tarih burada ne canlı, ne şanlı görünürdü,

        Hâtıralar gözümden birer birer geçerdi,

        Gizli sesler geçmişi anlatır, övünürdü.

        Şehitlik mahallesi, şu küçük yeşil tepe,

        Çimenler ortasında ne bir türbe ne bir taş,

        Ne bir âyet, bir dua, ne çökmüş bir kitabe, 

        Ne bir yana atılmış, yere düşmüş mermer baş.

        Hangi büyük gâzidir, kim bu toprakta yatan?

        Doğan Bey, Bali Bey mi, yahut Lala Şahin mi?

        Hangi cengin serdârı, kim bu eşşiz kahraman?

        Bu sessizlik acaba bir muhteşem âyin mi?

        O şehitler, türküler, kızlar ne oldu bilmem!

        Billûr suların şimdi hicran var akışında.

        O hazin hikâyeyi bilsem de söyleyemem,

        Heyhât bu güzel şehir şimdi vatan dışında!. 

        Kendisinden örnek olarak aldığımız ikinci şiir ise çok çok sevdiği ve hakkında şiirler yazdığı İstanbul hakkındadır ve bunlardan biri “İstanbul” başlığını taşımaktadır.

        İstanbul

        Kubbelerine Güneş, sabah vurduğu zaman

        Sanırım mücevherler takmış boynuna Devran.

        Çamlıca akşamları bir hayâl âlemidir

        Füsununla mest olan âşıkların yeridir

        Mehtap gecelerinde bâzı insan dalar da

        Âyin-i Cem başlamış zanneder Adalarda

        Bin bir aşkın masalı nakl-edilir Boğazda

        Hafif hafif duyulan uzaktan ince sazda

        Hangi yerde çiçekler, güller böyle güzeldir

        Baharının her günü bence Bezm-i ezeldir

        Görünce karışısında bu muhteşem rûyayı

        Bir tek taşına şâir feda etmiş dünyayı

        Eski sokaklarının ben oldum serserisi

        Füsûnunun, sihrinin gerçi çoktur delisi…

        Sonsöz olarak ifade etmek gerekirse Ahmet Âti mahlâsıyla şiir yazan ve şiir zevkinin büyüklüğüne dair şahitleri de bulunan Ahmet Borovalı, şiirimizin meçhul âşıklarından ve şairlerinden biridir. Herhâlde dostu olan Abdülhak Şinasi Hisar’ın neşriyat müdürü olduğu senelerde ısrarıyla şiirlerinden bir kısmı Türk Yurdu mecmuasında basılmıştır. Diğer taraftan bu şiirlerini Cumhuriyet devrinde de Divan tarzı şiirin hem sevildiğini ve hem de yaşadığını açıkça gösteren şahitler olarak da görmek mümkündür. Türk Yurdu mecmuasının bu çok dikkate değer ve meçhul imzasının hatırası büyük bir başarı kazandığı ticaret hayatında olduğu gibi edebiyat hayatında da daima yaşayacak ve hatırlanacaktır.