Necmettin Hacıeminoğlu ve Türk Musikisi

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351




        “Mûsikîsinde bir taraftan din,

        Bir taraftan bütün hayat akmış;

        Her taraftan Boğaz, o Şehrâyin,

        Mâvi Tuncayla gür Fırat akmış.

        Nece seslerle gök ve yerlerimiz,

        Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz;

        Bize benzer o kâinat akmış.”

        Yahya Kemal



        Türk edebiyatına önemli katkılarda bulunan Necmettin Hacıeminoğlu, özellikle Türk dili ve Türkiye Türkçesi sahasında yaptığı çalışmalarla öne çıkan, hafızalarda yer edinen bir bilim adamıdır. Bilimsel bir altyapıya sahip olan eserlerinin ağırlık noktasını “dil” oluşturmakla birlikte, dünya görüşünü/ideolojisini ifade eden fikrî, siyasi ve edebî eserleri de bulunmaktadır. Toplumsal yararı gözeten bir sanat anlayışına/ilkesine göre hareket eden yazar, “cemiyet” kavramını eserlerinin merkezine koyar. Bu şuuru kendisine kılavuz edinen Hacıeminoğlu, Türk milletinin diline, tarihine, kültürüne, gelenek ve göreneklerine yönelik her türlü tehlikenin karşısında durmuştur. 

        Ardında sanat, edebiyat ve bilim alanında geniş bir külliyat bırakan Necmettin Hacıeminoğlu için 1958 yılı,  zihinsel ve edebî meselelerde daha sonraki yıllarda alacağı tavır bakımından kaydedilmesi gereken önemli bir dönüm noktasıdır. İstanbul Üniversitesinde öğrenciyken Reşit Rahmeti Arat, Mehmet Kaplan ve Nihad Sami Banarlı gibi hocalarla girdiği tartışmalar ve onların yönlendirmesiyle okuduğu kitaplar, duygu ve düşünce dünyasında büyük değişikliğe yol açar. Kendi ifadesiyle bu dönemde “Tanzimat’tan beri yapılagelen ıslahat hareketlerinin tamamen yüzeyde kalmış birer şekli değişiklikten ibaret olduğunu ve milletimize faydadan çok zarar verdiğini” anlamıştır. Bu tarihten itibaren “millî kültür ve töreye, millî tarih şuuru ve geleneklere dönmemizin şart olduğuna” inanır ve “tepeden inme yapılan bütün reformları” reddeder. Bilhassa “Batı hayranlığı ile yabancı taklitçiliğine” karşı mücadele eder (Dağoğlu, 2009: 51) 

        Hacıeminoğlu, Türk Edebiyatı, Yeni Düşünce, Töre, Millî Kültür, Türk Düşüncesi, Türk Yurdu, Babıalide Sabah, Hergün, Ortadoğu, Tercüman, Türkiye, Yeni Düşünce, Yeni Hizmet gibi gazete ve dergilerde başta dil bilim olmak üzere edebiyat, sanat, siyaset, eğitim ve musiki gibi pek çok alanla ilgili yazı ve makale kaleme almıştır. Söz konusu yazılarında toplumsal hadiselere kayıtsız kalmayarak ülke sorunları üzerine düşünen ve Türk milletini her şeyin önüne koyan yazar, bu şuurla önemsediği değerlere yönelik zararlı faaliyetlere karşı kalemini bir savunma aracı olarak kullanır.

        Musiki, Hacıeminoğlu’nun, hakkında hem derin bir kültür birikimine sahip olduğu hem de şahsi estetik ve zevk anlayışı bakımından çokça meşgul olduğu bir sanattır. Kendisiyle yapılan bir röportajda güzel sanatlardan en çok şiir ve musikiye ilgi duyduğunu, her ikisinin de millî ve klasiğini sevdiğini belirten Hacıeminoğlu, “millî ruhumuzu terennüm eden ve Türkçenin sesini duyuran bütün şairleri” sevdiğini ancak musikide sevdiklerinin daha çok olduğunu vurgular: “Musikîde ise sevdiklerim belki daha çoktur. Saymakla bitmez. Klâsik Türk musikisinin bütün bestekârları ve eserlerini tanırım ve severim. Türk Halk Musikîsini de aynı şekilde, bölge bölge, çeşit çeşit sesleri ve ezgileri ile sevmekteyim. Azerî türküleri, Avşar türküleri, Rumeli türküleri, uzun havalar, yanık oyunlar, zeybekler, bozlaklar… Hangi birini sayayım. Birini diğerine tercih etmek kabil mi? Bize ait her şeyi sevdiğimi söylersem, galiba ne demek istediğimi anlatmış olurum.” (Dağoğlu, 2009: 53)

        Kültürel değerlerimize hayatının sonuna kadar sahip çıkan Necmettin Hacıeminoğlu, iyi bir dinleyici ve klasik Türk musikisi hayranıdır. Yurt dışında, memleketten uzakta olduğu bir dönemde kaleme aldığı “Mâhurları Dinlerken” isimli yazısında, yalnızlığını ve hasretini Türk musikisi ile giderdiğini belirtir. O, bir taraftan, Abdulkadir Merâği, Mustafa Itrî Efendi, Hafız Post, Zekâî Dede, İsmail Dede gibi üstatları dinlerken zaman zaman da Mehmet Akif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Arif Nihat Asya gibi önde gelen Türk şairlerini okuyarak kendisine bir memleket atmosferi yaratmıştır. Hacıeminoğlu’na göre bir musiki tahsiline sahip olmayan musiki üstatları, farklı farklı meslekler icra etse de, biriciktirler/bir benzerleri yetişmemiştir (Hacıeminoğlu, 1977: 37-40).

        Hacıeminoğlu’nun Türk musikisine karşı hissettiği bitimsiz sevgisini ve bağlılığını ortaya koyduğu teşebbüslerin bir örneği ise, Türk Musikisi Konservatuvarının açılışı için yapılan teklifin Meclis’ten geçerek 1975 yılında kanunlaşmasına sunduğu katkılardır. Hacıeminoğlu ve Mustafa Kafalı, dönemin Millî Eğitim ve Kültür Bakanı olan Ali Nâilî Erdem’i tebrike gittiklerinde, Türk Musikisi Konservatuvarı ve Türk Güzel Sanatlar Akademisinin kurulmasına dair bir teklif götürmüşlerdir. Ali Nâilî Erdem, teklifi çok iyi karşılayarak Talim Terbiye Kurulundan geçirdikten sonra Meclis Komisyonuna havale ettirmiştir ve Türk Musikisi Konservatuvarı Meclis’ten de geçerek 1975 yılı içinde kanunlaşmıştır. Türk musiki tarihine böylesi önemli bir kurumun kazandırılmasına ön ayak olan Necmettin Hacıeminoğlu’nu çok yakından tanıyan ve onun bu teşebbüsüne ortak olan Mustafa Kafalı’nın verdiği bilgilere göre Hacıeminoğlu, Klâsik Türk Musikisi ile Türk Sanat Musikisinde, musikî hocalarını dahi yaya bırakacak seviyede bilgilidir. Hacıeminoğlu, klasik parçaların metinlerini, onların makamlarını hatasız bir şekilde aktarır. Bununla birlikte o, Türk Halk Musikisini de iyi bilmektedir (Kafalı, 2009: 77). Musiki, Hacıeminoğlu’nun hayatının bir parçası hâline gelmiştir. Kendisini yakından tanıyanların verdiği bilgiler, onun, Klasik Türk musikisi yanında Türk Halk musikisini de çok sevdiği noktasında birleşir. Hatta onun musiki muhabbetini ve bu sanata duyduğu hürmeti dile getiren şöyle bir anekdot bulunmaktadır: “Özellikle Itrî’yi, Meragî’yi dinlerken yerinde oturamaz, ‘bunlar ancak saygı ile ayakta dinlenir der’ radyonun veya teybin yanında ayakta durur, etrafta çıt çıkmasını istemezdi.” (Şahin, 2009: 73).

        Bununla birlikte, Hacıeminoğlu’nun Türk musikisinin köklü tarihine ve geçirmiş olduğu tekâmül sürecine dair bazı fikir ve görüşleri de bulunmaktadır. Ona göre musikimiz, dilimiz ve edebiyatımız gibi tarihimizin bilinen devirlerinden itibaren Türk milleti ile nefes alıp vermiştir. 870-950 yılları arasında yaşayan Farabi, Türk musikisinin bilinen ilk teorisyeni ve sazendesidir. Dolayısıyla Türk musikisinin geçmişi 10. asırdan daha derinlere uzanır. Çok geniş bir coğrafyada etkisini sürdüren Türk musikisi onuncu asırdan yirminci asra kadar bin yıl boyunca kesintiye uğramadan yüzlerce “bestekâr, icracı ve nazariyeci” yetiştirmiştir (Hacıeminoğlu, 1987: 6-7).

        Bu köklü mazinin yanı sıra, musikinin, millî değerleri ve beraberliği takviye eden bir harç olma hususiyeti de bulunmaktadır. N. Hacıeminoğlu’na göre insanları ve milletleri kaynaştıran en kuvvetli unsur “iman birliği”, ikinci önemli unsur ise “duygu birliği”dir. Duygu birliğini yaratma gücüne ise sanat ve özellikle de musiki sahiptir; yediden yetmişe tüm insanları ezandan sonra bir araya getiren en önemli güçtür musiki: “Asırlarca Hakanlar, Beyler, Paşalar, Âlimler ve seçkinler nasıl en sade vatandaşla yan yana bir Mihraba yönelip, aynı İmamın arkasında namaz kılmış iseler, gene aynı şekilde muhteşem musikimizin şevkini de beraber duymuşlardır.” (Hacıeminoğlu, 1982: 19). 

        Musikinin bu kuşatıcı, birleştirici vasfından dolayı da Türk düşmanları musikiye hücum ederler. Hacıeminoğlu’na göre musikimize karşı “gaflet, cehalet ve hıyanet” birlikte hücum etmektedir. Gafletten kasıt musikimizin uyuşturucu sayılması; cehaletten kasıt ise musikimizin taklit olduğu iddiasıyla Bizans ve Arap müziğine bağlanmaya çalışılması; hıyanetten kasıt da Türk musikisinin unutturulmak istenmesidir. Bu üç müttefik musikimize hem “cepheden” saldırmakta hem de bir nevi “beşinci kol faaliyeti” göstererek onu her türlü manevi yolla içeriden çökertmeye çalışmaktadır. Musikimizin okullarda öğretilmesi ve okutulması, hatta çalınıp dinlenmesi yasaklanmıştır. Resmî toplantı ve merasimlerde icrası ayıp, gerilik ve “çağdışı” olarak nitelendirilmiştir. Daha da ileri boyutta “inkılap düşmanlığı” şeklinde yorumlanmıştır. Batı müziği baş tacı edilirken millî musikimiz hor görülmüş; Türk musikisine ait programlar tekrar edile edile musikimiz beş on şarkıdan ibaretmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Ancak bir mektep disiplininden geçmeden, ağızdan kulağa dayalı terbiyeyle, usta-çırak ilişkisi esasınca yetişen Türk musiki ustalarının çoğu, amatörce yaptıkları çalışmalarla zirveye çıkmışlardır. Musikimize cephe alan gaflet, cehalet ve hıyanetin karşısında da kendini sanata adamış olanların himmet ve gayreti vardır (Hacıeminoğlu, 1982: 22; 1990: 36-37). Bin yıllık maziye dayanan Türk musikisi, bugün sadece ona cephe alanlarla mücadele etmemekte, aynı zamanda kitle iletişim araçlarının çoğalması yüzünden seviyesiz piyasa müziğiyle de karşı karşıya gelmektedir (Hacıeminoğlu, 1987: 7). 

        Necmettin Hacıeminoğlu, musiki sevgisini yazılarında müstakil olarak ele almakla kalmamış, hikâyelerine de yansıtmıştır. Ayrıca sadece klasik Türk musikisi değil Anadolu türküleri de bu hikâyelerde kendine yer bulmuştur. Çoğu zaman musiki, onun hikâyelerinde yer alan anlatı kişilerinin duygularına tercüman olur. Örneğin yazar, yağmuru betimlerken musikiden yararlanır: “Yağmur bana bir musiki kadar dokunur. En temiz, en saf bir tabiat musikisi... Onda her şeyi bulurum...” (Hacıeminoğlu, 2004: 14). Yine yazar bir başka hikâyesinde yağmur ile musiki arasında ilgi kurar: “Yağmur yine, mahur şarkılar mırıldanır gibi yağıyor.” (Hacıeminoğlu, 2004: 30).

        Hacıeminoğlu, yazılarında Türk musikisi ile Batı musikisini karşılaştırdığı gibi, bir hikâyesinde de neden Türk musikisini tercih etmek gerektiğinden bahseder:

        “- Batı müziğini sevmez misin efendim?

        -Türk musikisini tercih ederim. Hele dinlediğim Türkiye radyosu ise. 

        - Ne demek istediğinizi anlayamadım. 

        - Şu çalınan musikiyi Türkiye’de kaç kişi severek dinler? Kırk milyona göre düşünürsek...

        -Bilmem ki... Herhâlde oldukça küçük bir grup. Ama zamanla bu zümre çoğalabilir. Ne mahzuru var?

        - Peki, biz neden yabancı musikinin tezgâhtarlığını yapalım?

        - Bu sualinize sizi ikna edici bir cevap veremeyeceğim. Fakat sanatın, hele müziğin milliyeti olmaz sanıyorum. Güzel bir besteyi bütün insanlar dinlemeli ve sevmeli değil mi?

        - Güzel olan sadece Batı musikisi mi?

        (...)

        - Sanatın milliyeti var (...) Dünyada insan elinden çıkan her şey önce millî, sonra insanîdir. Bunca değişik ve çeşitli milletin meydana gelişini neyle izah edeceğiz? Sanat ve kültür farklılığı ile. (...) Devlet, milletin her ferdine kendi dilini öğretmek, kendi sanat ve kültürünü aşılamakla vazifelidir. Devletin varlık sebebi budur. Milleti ve millî değerleri yaşatmak. Sonra herkes yeni ve başka zevkler edinebilir.” (Hacıeminoğlu, 2004: 114-115).

        Necmettin Hacıeminoğlu’na göre bir milleti millet yapan unsurların başında dil, din ve musiki gelmektedir. Milletlerin dilleri, dünya görüşleri ve musikileri kendilerine hastır ve onu diğer milletlerden ayıran önemli unsurlardır. İnsan, ana dilini nasıl okula gitmeden öğreniyorsa, musikisini de bir eğitimden geçmeden, ağızdan kulağa, usta-çırak ilişkisiyle öğrenmektedir. Necmettin Hacıeminoğlu, Batı’yı ve Batı’nın değerlerini yücelten, Türk tarihine, kültürüne, geçmişine sırtını dönen, millî olanı inkâr eden, tarihimizi yok sayan, musikimizi değersizleştiren kimselerin varlığına yönelik eleştirilerini, içinde bulunduğu çalkantılı/buhranlı bir dönemde dile getirmekten çekinmemiştir. 

        Necmettin Hacıeminoğlu’na göre bu noktada Türk gençlerine büyük iş düşmektedir. Klasik Türk musikisini dinlemek, tanımak, öğrenmek ve sevmek suretiyle gelecek nesillere aktarmak onların görevidir.