1948=1984 veya 2016=2061

Eylül 2016 - Yıl 105 - Sayı 349



        1948=1984 VEYA 2016=2061

        Sipariş üzerine yazan biridir George Orwell. “Katalonya’ya Selam”, “Paris ve Londra’da Beş Parasız” gerçek anlamda sipariştir. “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” (1948=1984) ve “Hayvan(lar) Çiftliği” ise İngiliz ve Amerikan istihbarat örgütlerinin yazdırdığı eserlerdir.

        Orwell, külliyatıyla okuduğum “Aspidistra”, “Papazın Kızı”, “Daralma” adlı eserleriyle sevdiğim bir yazardır. Ama sıkça okuduğum, çok şey öğrendiğim iki eseri ise “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ve “Hayvan Çiftliği”dir. Okumayan varsa yazık olmuş doğrusu. Okunmadıysa veya okunmayacaksa tüketim ürünü olarak her iki eserin de birkaç versiyonu film ve animasyon olarak nette ulaşıma açık.

        Ütopya/Distopya bağlamında görmek de mümkün her şeyi.  Ütopyanın distopyaya, distopyanın ütopyaya dönüşebileceği veya her ikisinin da aynı şey olabileceği gerçeğini unutmadan ama…

        “1948=1984” veya “2016=2061”… Sıcak bir temmuz yaşadı Türkiye. Romantik komedi veya yazlık dizi seyredilecek zaman değil. Temmuz ağustos, çok okunacak zaman aslında Türkiye’de. Gerçekçi olup seyredilecek ürünlerden söz edelim yine de. “Uyumsuz”, “Hayvan Çiftliği”, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”, “Brazil”,” Argo”, “Truman Show”, “Açlık Oyunları” vs. Bunlar seyredilmeli bu aralar… Bunlar hafif gelirse, “Metropolis”, “Fahrenheit 451” de seyredilebilir. Türkiye temmuzunun sizi ne kadar çarptığına bağlı bu biraz….

        Hızını alamayanlar için ise, “CIA ve Hollywood”, “Hollywood Pentagon ve Washington”, “Politik Kamera” adlı kitaplar tavsiye edilebilir.

        “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ü okuyacak olanların özellikle dil ve dil kullanımı, Yenikonuş’un a, b ve c maddeleri ile ilgili sondaki eki dikkatle okumalarında fayda var. Tek tip konuşma, tek tip hayat. Hayal kurmanın ve düşünmenin olmadığı bir dünya… Dil olmayınca hayal de kurulamıyor çünkü. İkincisi ise eserde anlatılan devlet yapısının devlet değil, ele geçirilmiş devlet olarak okunmasıdır. Orada meşgul edilmiş, ardından da işgal edilmiş bir devlet anlatılıyor çünkü. Zihinler, bedenler ve ülkeler… Sıralama bu.

        Türkiye, kendisinden olmayan bir senaryonun başrolündeydi temmuz sıcağında. Aslında oynadığımız pek çok senaryonun kendi kalemimizden çıkmadığını biliyorduk belki de. Ama pek büyük bir çoğunluk yeni öğrendi bunu…

        Belgeseller yapılacak sıcak temmuza dair… Sonra filmler çekilecek… Temmuzsuz olmayacak pek çok şey bir süre…

        Kadıköy’de bir kafede bir gece önce ilkel milliyetçi duygularını yenemediği için terk ettiği sevgilisini köprüde aramaya gelen, her 15 Temmuz’da köprüye karanfil bırakan, artık köprüden geçemediği için deniz yoluyla işe gidip gelen Ceren’in hikâyesi olmalı mesela bunlardan biri…

        Çünkü bu bir aşk hikâyesi. Hani “Vatan-Millet-Sakarya” diye alaycı bir dille kullanılan üçlemenin aslında sonsuz bir aşk hikâyesi olduğunun hikayesi…

        Bu aslında başını kapatmadığı için mütedeyyin babasının hışmına uğrayan ve o gece Mervelerde kalan Ayşe ile köprüde karşılaşan babasının hikâyesi…

        Teferruatı bırakıp sokağa çıkanların hikâyesi…

        Yani, “15 Temmuz Aşk Köprüsü”nün hikâyesi… Ya da “Aşk Nöbetler”inin hikâyesi…

        Hikâyesini yazacağım Ceren ve Ayşe’in… Kim bilir, belki senaryoya da dönüşürler…

        Bu yazı burada bitecek. Çünkü bir çöp konteynerinin peşindeyim. Belgeselciyim ben aslen. Hani şu Çengelköy’deki o gecede askerin sürüklediği ve arkasından âşıklara ateş ettiği çöp konteyneri… Hatırlarsınız Çengelköy görüntülerinden… Kendisiyle röportaj yapmak niyetim…

        Çengelköy iki adım, âşıkların getirildiği hastane sadece bir adım evime… Çok özel bir yer Çengelköy… Ve de çok güzel… Ama zor bu günlerde…