Nurettin Topçu Merhumun Unutulmaz Sohbetleri

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345



        NURETTİN TOPÇU MERHUMUN UNUTULMAZ SOHBETLERİ

        Nurettin Topçu’nun sohbetleri[1] hayatımın en lezzetli ve unutulmaz zamanlarıydı. Bu sohbetlere, en azından, ayda bir defa Gülhan veya Gazanfer Bilge otobüsleriyle Ankara’dan cuma günü gece 23-24 otobüsüyle gidiyor, sabah indiğim İstanbul’da biraz gezip, Biçki Yurdu Sokağı’ndaki konferanslarına veya Ersoy Hanı’ndaki (Nu: 148-5) Hareket mecmuasının daracık idare odasındaki sohbetlerine katılıyor ve otel masrafından kurtulmak için akşam ekseriya yine 23 veya 24’deki arabalara binerek pazar sabahı Ankara’ya dönüyordum. Her Kurban ve Ramazan bayramlarının ikinci günü de yine Hendek’teki köyümden yürüyerek Hendek’e ve oradan da 6.45 otobüsüyle Divanyolu’ndaki Malatyalılar Kıraathanesi’ne herkesten önce gidiyor ve ilk ziyareti de yine Nurettin Hoca’ya giden ziyaretçi kervanına katılıyordum. Bu ziyaretlerde merhumun annesinin hazırladığı çay, odanın kapısına getirilir ve oradan aldığı tepsi ile çayları kendi eliyle dağıtır, terlikleri de eliyle ayaklarımızın ucuna getirirdi ki, benim büyük şaşkınlık yaşadığım hâdiselerdi.

        Nurettin Hoca’dan çıktıktan sonra ziyaret ettiklerimiz arasında Osman Turan, Ali Nihad Tarlan, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Halid Refiğ ve Metin Erksan’ın bulunduğunu da bu arada ilâve etmek gerekir.

        Nietzche’nin hayata veda ettiği son demlerinde kız kardeşi pencereden dışarıyı seyretme bahanesiyle göstermemeye çalışarak pencere önünde ağlıyormuş. Bunu hisseden filozof “Niçin ağlıyorsun kardeşim, güzel günler yaşamadık mı?” demiş. Güzel günlerimiz Nurettin Topçu ve Osman Turan gibi kıymetli şahsiyetlerin sohbetlerinde geçen mesut zamanlarımız oldu. Dâr-ı dünyada başka ne kârımız olabilir?

        Hoca’nın sohbetlerinde hemen herkes konuşur ama asıl konuşması beklenen Hoca olur ve bu sohbetler tam bir kelâm ziyafeti olur, uzun bir müddet tadı damakta hissedilirdi. Sözün veya kelimelerin ne kadar büyük bir güç olduğu ve maharet sahiplerinin dilinde ne büyük bir silâh olduğu bu sohbetlerde bütün çıplaklığı ve sadeliğiyle dikkati çekerdi. Hayata ne kadar farklı bir zaviyeden de bakılabileceği, bu sohbetlerde ilk dikkati çeken bir şey olurdu.

        Bazen tek kelimesiyle zihnimizi yıldırımla çarpılmışa döndürür ve bütün düşünce binamız yıkılırdı. Gençlik hülyasıyla esip- gürlediğimiz günlerdi. Bizi dinler ve sonunda “Değer mi, çocuklar?” diye sorduğu zaman iç dünyamızda ihtilâller olurdu. Zaten merhum sadece insanın iç dünyasındaki ihtilâllere ve bunun iç dünyamızı değiştirecek tezahürlerine değer veriyor ve kuvvetin ve hele şiddetin meydan bulmasına katiyetle aleyhtar bulunuyordu. Şiddetin değil, hikmetin temsilcileri hayatının kahramanları arasında bir mevkie sahipti. Makamlar asla itibar ettiği bir şey değildi.

        Hoca bu sohbetlerde yeri geldikçe meramını ilk bakışta sıradan gibi görünen ve sonunda farklı bir kıssadan hisse cümlesiyle fıkralara bambaşka bir mana kazandıran bir şekilde hatime çekerdi. Bunlara dair hatırda kalanlarından bazı örnek fıkralar ve sözler nakletmek mümkündür. 

        Eyvallah şehri fıkrası:

        Tekkenin birinde ilk başlayan bir müride işler biraz ağır gelmiş. Sabah erken kalkıp şeyhinin abdest suyunu hazırlıyor, temizlik işleri, su taşıma ve odun kesme işleri yapıyormuş ama en ağırı tatlı uykudan uyanmak ve şeyhinin abdest suyunu hazırlamak ve uykulu gözlerle elinde havlu şeyhinin abdest almasını beklemekmiş.

        Yine böyle bir sabahta elinde havlu, şeyhinin abdest almasını beklerken “Ey Allahım nedir bu başıma gelenler.” diye içinden geçirmiş ve bu şikâyeti şeyhine de malûm olmuş. Şeyhi “Yıkıl git buralardan.” diye kendini tekkeden kovmuş.

        Mürit tekkeden ayrılıp istikametini de bilmeden gün boyu yürümüş. Akşam olunca uzaktan bir şehrin ışıkları görününce oraya doğru yönelmiş ve bu sırada köyüne dönen köylülerle karşılaşmış. Köylülere şehri sormuş. Köylüler de “Orası Eyvallah Şehri” demişler ve izahat vermişler: O şehirde üç şeyi yapmazsanız her ihtiyacının karşılanır. 1- Kul işine karışmayacaksınız, 2- Allah’ın işine karışmayacaksınız, 3- Yalan söylemeyeceksiniz. Bunları yerine getirirseniz ve her şeye eyvallah dersiniz her ihtiyacınız karşılanır. Bunlardan birincisi medenî bir insanın, ikincisi ise her kul olan insanın yapması gereken şey, üçüncüsü ise bu ikisini tamamlayan bir ahlâk düsturudur.

        Mürit şehre varmış. “Hoş geldin” demişler, “Eyvallah” demiş; “Açsındır, buyur ye.” demişler, “Eyvallah.” demiş, “Şehrimizde kalacaksan seni everelim.” demişler, “Eyvallah.” demiş ve şehre yerleşmiş.

        Bir gün şehirde gezerken iki kadın görmüş, birisi yaşlı ve çok süslü ve boyalı, diğeri gençmiş. Yaşlı kadının bu hâli garibine gitmiş ve içinden “Şu kadının da hâline bak.” diye geçirmiş. Kadınlar hemen feryadı basmış ve “Yetişin, kul işine karışan var” demişler. Adam kadınların içinden geçirdiği bu sözü nasıl keşfettiklerini düşünürken etraftan yetişenler kendisini bir güzel dövmüşler. Meğerse o şehirde herkesin düşüncesi birbirine malûm oluyormuş ve bunu kendisine söylememişler.

        Dayaktan sonra kendisini bir hamalın küfesine yükleyerek evine göndermişler. Hamalın küfesinde dayaktan her tarafı sızım sızım sızlarken içinden “Hey Allah’ım, dertlerim bitmeyecek mi, hiç rahat yüzü görmeyecek miyim?” diye içinden geçirince hamal küfeyi sırtından atarak feryadı basmış: “Yetişin komşular, Allah’ın işine karışan var.” Bunun üzerine toplanan ikinci bir dayağı atıp evine bırakmışlar.

        Evine gelince hanımına “Hanım, perdeleri çak, ben yatıp dinleneceğim, soran olursa da evde yok.” deyiver der demez hanımı pencereyi açmış ve “Yetişin komşular, yalan söyleyen var.” demiş. Üçüncü bir dayak atmışlar ve şehrin dışına götürüp bırakmışlar.

        Bir müddet sonra kendine gelmiş ve gözlerini açmış ve kendisini ayakta ve şeyhin havlusunu tutarken bulmuş.

        Şeyh kendisine “Köftehor, daha Eyvallah şehrinde yaşamasını beceremiyorsun, bu zor işleri nasıl yapacaksın.” demiş. Hoca’ya göre dünya da bir Eyvallah şehri değil mi?

        Bir mecliste gıyabında sohbeti yapılan bir zâtın kerametlerinden bahsedip âdeta veliliğine hükmediliyormuş. Kenarda susan bir mübarek zât ise suskunluğu ile dikkati çekmiş ve bütün nazarlar kendisine yönelince konuşmak zorunda kalmış ve bunun üzerine “Dünyaya fazla düşkün.” demiş. Bu sözüne meclis muhalefet edince de karşı delilini söylemiş: “Çok konuşuyor, çok.” demiş. 

        Charles de Gaule’ün bir sözünü de sohbetlerinden birinde zikretmişti: “Otoritenin kaynağı sükûttur.”

           “Sanatta mutlu son olmalı, hayatta zaten yeteri kadar acı ve ızdırap var.” Hoca sanatta mutlu sona inanır ve sanatın ümit ve yaşama heyecanı vermesini arzu ederdi.

        Bir sohbetinde de “İçgüdü, içgüdü diyorlar, güden kim?” diye sormuştu.

        “Alışkanlıkla yapılan iyilik iyilik değildir.” Her şey bir şuurlu davranış neticesi olmalı ve dostlar birbirine ihtiyaçları olduğu zaman iyilik yapmalı arzu ettikleri zaman değil.” demişti.

        “İnsan olan bunu yapmaz mantığı yanlıştır, insan olan bunu yaptırmaz mantığı doğrudur.” Bu söz Hoca’nın âdeta isyan, ahlâksızlığa isyan şeklinde ifade edilen müspet ahlâk anlayışının bir ifadesiydi. Ahlâk ancak ahlâksızlığa, sadece kendimizin değil başkalarının ahlâksızlığına da isyan etme vazifesi veya mükellefiyeti ifa edilirken var olabilen ve tekâmül edebilen bir ahlâk anlayışıydı.

        “Vicdanen bir fiyat koyan esnaf gerçek imana, ona bakarak malına fiyat koyan esnaf ise taklidi imana sahip demektir.” Bir esnafın “Komşu beşe satıyor, ben de dörde satayım.” demesi taklidi bir imanın tezahürüydü. Asıl iman bir mala insaflı bir kâr payı koyup kimseye bakmadan satmaktı.[2]

        Cemiyetin tarifini bir sohbetinde, birbirinin hakkını koruyan ve kollayan insanlar topluluğu olarak yapmıştı. Aksi takdirde sadece kendi hakkını düşünen insanlar topluluğuna cemiyet denemezdi. Bu meyanda Mevlâna’dan bir fıkra nakletmişti. Konya sokaklarında Hazret müritleriyle gezerken biri alt-alta üst-üste oynayan enikleri göstermiş, “Şeyhim ne güzel oynuyorlar.” diye. Mevlâna “Önlerine bir kemik at da ondan sonra seyret.” diye cevap vermiş.

        Camide imam vaz ederken cemaatten biri uyukluyormuş. Yanındaki dürtmüş. Beriki gözünü açıp bakmış ve sonra yine gözünü kapatmış. Bir müddet sonra tekrar dürtme ve göz açıp kapatma işi tekrarlanmış. Bu dürtme işi üçüncü defa yapılınca dürtülen adam bu defa hem adama bakmış ve hem de cevap vermiş. “Bir de Hızır kimseyi rahatsız etmez derler, siz üçüncü defa beni rahatsız ediyorsunuz demiş.” Hızır tanınmasından dolayı şaşırmış ve bu mümin kimdir diye defterini açıp bakmış ve ismini bulamamış. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk’a yönelerek bu müminin kim olduğunu ve kendisindeki defterde isminin bulunmadığını söylemiş. Kendisine hâtiften şöyle bir cevap verilmiş: “Sendeki defterde beni sevenlerin isimleri var. Benim sevdiklerimin defteri ise bendedir.”

        Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol tavsiyesi çok zor bir tavsiye, bunun gereğini yapabilmek her fâninin harcı değildir. İyi olmak isteyen, içinden gelmese de, iyi davranışlarda bulunmalıdır. Bir gün özü de bu iyilikler sayesinde değişir ve iyi olur.

        “İmzasına bakmadan kitap veya bir metni okumak ve notunu verdikten sonra imzaya bakmak gerekir.” Merhum çok kararlı ve iyi bir okurdu ve kitapların veya okuduğu metinlerin âdeta iç röntgenini çekerdi. Sayesinde, sohbetinde bulunanlar, çok yazar ile tanıştı.

        “Öyle namussuz adam ki hiç düşmanı yok.” Bu sözü kimin için söylediği veya kimden bahsederken söylediğini hatırlamıyorum, ama duyduğumda çok şaşırmış ve çarpılmıştım. Hayatımda da bu sözü hatırlatan, kerameti “muhterem adam” olmaktan ve çevresine hiçbir faydası olmayan çok adam tanıdım.

        Merhum suları çok sever ve İstanbul’da, meselâ Beykoz’da suları ziyaret ederdi. Bir gün de su çeşitleri hakkında içimi lezzetli veya içimi şifalı su tasnifi yapması dikkati çekmişti.

        Anlattığı hikâyelerden biri de bir Bektaşi hikâyesiydi. Bir Bektaşi’ye “Gömleğinin yakası kirli, yıkasana.” demişler. “Kirlenir” demiş. Bir daha yıkarsın demişler. Yine “Kirlenir” diye cevap vermiş. Kirlendikçe yıkarsın demişler. “Yahu erenler, biz dünyaya gömlek yıkamaya mı geldik?” diye isyan etmiş.

        Bu fıkrayı anlatan merhuma göre her insan dünyaya ne yakası yıkamaya, yani ne yapmaya geldiğini düşünmek ve buna bir cevap vermek zorundadır.

        “Allah’ın ispatı sebep-sonuç ilişkisi ile değil yeter sebep prensibi ile yapılır.”

        “Türkiye’de felsefe olmaz, sosyoloji belki.” demişti. Hâlâ Türk üniversitelerinde sosyoloji bölümlerinde Antony Giddens’in kitabı temel kitap olduğuna göre sosyolojinin de olmadığı veya olamadığı ayan-beyan görünmektedir.

        “En mühim haberler sizi bulur.” bunun için gazete okumak gerekmez.

        “Ekicigil Yayınlarını okuyan yakın tarih hakkında çok bilgiye sahip olabilir.” demiş ve hâlâ kıymeti bilinmeyen bu dizinin kıymetine işaret etmişti.

        “Fakirlerde maddî ve manevî, zenginlerde manevî fakirlik bahis mevzuudur. Bir fakir evlenir ikinci fakir ortaya çıkar, çocukları olursa üçüncü fakir dünyaya gelir” Merhumun bu sözleri de çok şaşırtmıştı. Bu sözün yorumunu yapmamış ve ucunu açık bırakmıştı.

        “Mülkiyetin belli derecesi şahsiyetin bir parçası ve gereğidir. Mülkiyet başkalarını ezme vasıtası olmamalıdır.” Bir defa da Mısır ihtilâlinden bahsedilirken, ihtilâlden önce verimli Nil vadisinin beş-on ailenin inhisarında ve mülkiyetinde olduğundan bahsetmişti.

        Bir Ramazan iftarına, galiba İmam-Hatip Lisesi’nde, katılmış ve bu iftardaki gençlere ünlü bir iş adamı para kazanmanın faziletlerinden, daha sonra söz verilen merhum ise tam tersine insan olmanın mana ve kıymetini anlatmıştı.

        Yahya Kemal’in şiiri için kullandığı sıfat “hoş şiir” olmuştu. Bu şiiri çarpıcı ve çok güzel bulmadığı manasını çıkarmıştım.

        Ankara’dan bir gidişimde Rıza Tevfik’in Serab-ı Ömrüm kitabını hediye olarak götürmüştüm. Sonraki ziyaretimde Rıza Tevfik’in şiiri için “yazmış, şiir olmuş” diyerek bu şiirin tabiiliğine işaret etmişti.

        Camilerde “safları sıklaştıralım” sözü için “Bunu biraz da gönül saflarını sıklaştırmak şeklinde anlayamaz mıyız?” dedi ve bir defa daha şaşırttı.

        Kur’an’ı ve Mevlid’i bir geçim vasıtası olarak okuyanları asla mazur görmezdi. Bir gün bu husustaki öfkesini bir fıkra ile anlatmıştı: Sesi güzel ve bu gibi yollarla para kazanan bir imama, câmi duvarına yaslanıp güneşlenen köylülerden birinin canı sıkılmış ve “at bir gazel imam efendi” demiş. İmam ise “Olur mu, ayıptır.” cevabını verince köylü de “Canım parasıyla değil mi, at bir gazel imam efendi.” demiş.

        İslam’ın ilk devirlerinde imamların işinde-gücünde insanlar olduğunu ve sadece namaz vakitlerinde herkesle beraber camiye gelip imamet ettiklerini, cemaatin buna karşı kendilerine gönüllü nakdî yardımda bulunduklarını anlatmış ama bir yorum yapmamıştı.

        Vazife ve hak mefhumlarını tarifi de bir hayli dikkate değerdi. Merhuma göre hak şahsa münhasır bir şeydi. Bir insanın vazifesi ise başkalarının hakkıydı ve hak mefhumu vazifenin önüne geçmemeliydi. Çünkü vazifesini yapmayan, yâni başkalarının hakkını vermeyen hak iddiasında bulunamazdı.

        İmam ve öğretmen ayrılığına karşı öğretmenlerin imam veya imamların aynı zamanda öğretmen olmaları gerektiği düşüncesini ifade etmişti. Böylece kültür ikiliği ve çatışması da ortadan kalkardı. Bu şekilde aynı zamanda bunlara nikâh kıyma vazifesi de verilebilirdi.

        Son zamanlarında, Bursa’da küçük bir mahalle camisinde imam olma arzusundan bahsetmişti.

        “İnsanları mantık gözü ile değil merhamet gözü ile değerlendirirsek onlara ancak katlanabiliriz.”

        “İstiklâl mücadelesine karşı çıkanlar hastanın başındaki hekimler gibi görülebilir. Bazılarının teşhisinin yanlış çıkması hastayı kurtarmak istememeleri şeklinde yorumlanamaz.” Bu sözü artık ölçüsü çok kaçırılan ihanet edebiyatını tarihçilik zanneden üstelik bu “hainleri” asgarî bir ölçüde bile tanımayan ve merak da etmeyen tarihçilere ve okumuş ama bilgisiz aydınlara veya Sivas tabiriyle “kara bilecenlere” en güzel ve insani cevabı vermişti.

        MEB yayınları hakkında da sitayişle bahsetmiş ve Garp edebiyatı hakkında temel bir bilgi ve kanaat edinme imkânı verdiğine işaret etmişti.

        Maarifin tek parti devrinde daha seviyeli olduğunu, 1950’den sonra halka açılmasının ve sınıf geçme işinin kolaylaşmasını tenkit etmişti. Anlattığı bir hâdisenin de şahidi olduğu anlaşılıyor. Tard edilen bir talebesinin babasına “Çocuğunu bir mesleğe ver, kendisinden bir şey olmaz.” diyen müdüre, talebe velisinin “Hiç bir şey olmazsa bir öğretmen de mi olamaz?” dediğini anlatmıştı.

        Zenginlerin peygamberi ziyaretlerine dair anlattığı bir hâdise de çok ibrete değer bir şeydi: Fakirler ile bir arada olmak istemeyen zenginler sadece kendileri ile bir arada olmak arzusuyla bu durumdan şikâyet edince Peygamberimizin (sav) “O zaman bekleyin, onlar yanımda yok iken gelin.” diyerek çok nazik bir şekilde kendilerini kovduğunu anlatmıştı. 

        Bir hadise göre işçi çalıştıran, kendisini işçinin yerine koyarak, ne almayı düşünüyorsa işçisine de aynı ücreti vermelidir ki, bu aslında ortaklık (emek-sermaye ortaklığı) demektir.

        “Müslüman gibi yaşamak ve davranmak ama bunun edebiyatını yapmamak.” tavsiyesi de dikkate değerdi. Müslüman davranışı edebiyatından önce gelmeliydi. “Söyle bakalım arkadaş, siz kimsiniz?” diye sormak gereğini muhatabınızda uyandıracak şekilde davranılmalı ve böyle bir sual sordurma ihtiyacı muhatapta ortaya çıkınca bunu “Müslümanım” diye cevaplandırmalıydı. Bir sohbette “Bizim Müslümanlar…” diye söze başlayan bir talebesine “Ne Müslümanı yahu, hani nerede bu Müslümanlar.” diye sormuştu. Cami dışında hayatın her safhasında Müslümanca bir hareketi veya isyanı görmek istiyordu. Hersekli Arif Hikmet’in dediği gibi “Müslümanlık Hak yolunda kahramanlık.” olmalıydı.

        Tatlı öfkelerinden biri de Kemaliye diyen bir arkadaşa “Ne Kemaliyesi yahu, Eğin, Eğin” demişti. Annesinin memleketi Eğin’in en büyük âşıkıydı ve bazı hikâyelerinin mekânıydı. 

        Hareket mecmuası basılmış ve kenarları tıraşlanmadığı için matbaadan alınmamıştı. Büyük bir merakla beklediği mecmua için “Kenarları bu ay kesilir mi?” diye sitem etmişti.

        Yobazlık bir tabiat idi, çeşitli şekilde tezahür edebilirdi. İstanbul’da liselerden birinde bir yobaz muallim Cumhuriyet öncesinde bütün talebeleri zorla sabah namazına kaldırıyordu. Cumhuriyet devrinde ise aynı muallim bu defa da namaza kalkan talebelerin namazına mani oluyordu. Her iki devirde de yobaz bir tavır bahis mevzuu idi.

        Hediyelerin dengeli olmasından da bir vesile ile bahsetmişti. Süleyman Karagülle’nin üç kişiye (Nurettin Topçu, Necmettin Erbakan ve Necip Fazıl Kısakürek) ithaflı kitabı (İslâmiyet ve Ekonomik Doktrinler, İstanbul, 1969, 94 s. Kaynak Yayınları) kendisine gösterilmişti. “Hediye kendisine takdim edilen kişiye lâyık, kişi de bu hediyeye lâyık olmalı, yâni hediye ile kişi arasında bir denge olmalı.” demişti.

        İskilipli Atıf Hoca’nın Frenk Mukallitliği ve Şapka (İstanbul,1924, 32 s) isimli risâlesine karşı Süleyman Nazif’in önce Hâdisat gazetesinde tefrika ettiği ve daha sonra da basılan (İmana Tasallût- Şapka Meselesi, İstanbul, 1926, 32 s) başlıklı risâlesinin İskilipli Âtıf Hoca’yı hedef hâline getirdiğini ve idamına vesile olduğunu bir sohbetinde söylemişti.

        Hoca bazen kendisiyle alâkalı bilgileri pek belli-belirsiz verirdi. 1968’de De Gaulle’ün ziyareti esnasında Galatasaray Lisesi’ni ziyaretinde kendisini görmek için katıldığını ve 34 sene sonra De Gaulle’ün kendisini tanıdığını ve bu arada bir polisin cebinde olan ellerini çıkarmaya zorladığını anlatmıştı. Herhâlde bir ara felsefe seminerlerinde beraber bulundukları ihtimâli hatıra gelmektedir. Bu arada kalabalıkta De Gaulle’ün kendisini tanıdığını ve hatırını sorduğunu da ilâve etmişti.

        Halide Edip ile tanışıyor ve eserlerini okuyordu. Paris’teki doktora imtihanına (1934) tesadüf eden ve merakla salona girip imtihanı şaşkınlık ve merakla dinleyen Halide Edip’in bir müddet sonra gözyaşlarını tutamadığını anlatmıştı. Yeni kurulan bir Cumhuriyet’in bir genci Paris’te, Sorbon’da felsefe doktorasını (hem de birinci felsefe doktorası) müdafaa ediyordu. Ağlamamak mümkün müydü?

        Çifte standarttın en büyük felâket olduğuna, bir yerde ak denilen bir şeye başka bir yerde kara demenin düşüncenin kanseri sayılabileceğine dikkati çekmişti.

        Zaman zaman düşüncenin tezatlarına dikkati çekiyor ve arı Türkçedeki tuhaflıklara işaret ediyordu. Tecrübî veya Deneysel Fizik yerine kullanılan Denel Fizik (Hayri Dener) kitabının isminin yanlışlığına bir vesile ile söylemişti. Çünkü den akıldı ve Denel Fizik, tam tersine Aklî veya nazarî fizik demekti.

        Nurettin Hoca’nın Anadolucu olduğu ve Türk dünyasını yok saydığı tenkidî de hep hatırlarda idi. Bu bakımdan bu husustaki bir sözü de çok dikkati çekmişti. Bir gün siyaset olarak “Önce Türkiye sonra Türk dünyası ve en son bütün İslâm birliği.” demişti.

        Fakir ev sahibi hikâyesini Türk insanının ruh zenginliğine delil olarak anlatmıştı. Fakir bir köylü evine bir vesile ile kabul ettiği misafirlerine “Görüyorsunuz, size ikram edecek bir ekşi ayranım bile yok, isterseniz bir çiftetelli oynayayım da seyrediverin.” demişti.

        İlimde genişlemek ve derinleşmek hususunda da sözü çok güzel bir rehberdir. Hoca’ya göre ilimde usûl, derinleşirken genişlemek veya genişlerken derinleşmek olmadır. Keza yine ilim ile malûmat farklı şeylerdi ve ilim sistemli bir bilgi demekti.

        “Denizi seyretmek Allaha inanmak için kâfidir.”

        André Gide’nin Dar Kapı romanının Burhan Toprak tarafından yapılan tercümesine ve mistik muhtevasına işaret etmiş ve dikkati çekmişti.

        “İnanan her şeyi yapar” sözü ile şu veya bu yoldaki herhangi bir inancın insan ruhundaki tesirine işaret etmişti.

        “Bir dosta iyilik yapma ihtiyaç hâlinde olmalı, canınız istediği zaman değil.”

        “Dilenciliği meslek hâline getiren merhamet merhamet değildir.” Dâvet edildikçe sık sık MTTB binasında konferans veriyordu. Galiba vahdet-i vücut hakkındaki bir konferansından sonra etrafını çeviren heyecanlı dinleyicilerden birine merak ederek “Ne anladınız?” diye sormuş. Dinleyici “Değil mi efendim, Allah dediğin nedir ki sen, ben.” cevabını verdiğini, biraz da tebessümle, anlatıyordu.

        İnsanlar olgunlaştıkça kahkahaları tebessüme dönüşür derdi. Bir defa bile kahkahası duyulmamıştı.

        Zikirde duaların insanın ruhundaki tesirine göre şeyhler tarafından değiştirilmesine işaret etmişti.

        Fransa’da aynı devrede talebe olarak bulunan Ömer Lütfi Barkan’ın da felsefe okuduğunu ama tezini veremeden döndüğünü söylemişti.

        Bir anma toplantısında yakın talebelerinden Gökhan Evliyaoğlu, merhumun “San’atkâr” başlıklı yazısında Oscar Wilde’ı kastettiğini söyledi. Merhum Oscar Wilde’dan vecizeler nakletmiştir. 

        “Hâl bildiren kelimeler içinde Farsça kelimeler çokluktadır.”

        Hikâyede tahkiye meselesi hakkında, Biçki Yurdu Sokağı’ndaki küçük salonda, müstakil bir seminer verdi ve hikâyenin giriş, gelişme ve çarpıcı netice ile nihayet verilmesine işaret etti.

         Fransa’da felsefe okuduğu esnada bir derste galiba hocası Maurice Blondel, “Avrupa insanlığa ne verdi?” diye bir tartışma sorusu ortaya atmış. Avrupalı talebeler dünyaya büyük zenginlikler kattıkları yolunda epey bir edebiyat geliştirdikten sonra, I. Harb-i Umumî ertesindeki bir vasatta, Blondel “Ne verdik yahu ne verdik insanlığa, kan ve ateşten başka.” diyerek sözü bağlamış.

        Avrupa halkının sosyal şuura ve menfaat düşüncesine sahip olması huzurlu bir cemiyet hayatının en büyük sebebidir.

        Ölüm yatağında iken ziyaretçilere belki de son tavsiyesi: “Her gününüz bayram olsun.” Yâni her gününüzün ve hayatın kıymetini bilin.

        Çok nadiren Şeyhi Kazanlı Abdülaziz Efendi’den bahsediyordu. Bir gün kendisine “Nurettin, bıktım bu Müslümanların duygusuzluğundan.” diye şikâyet ettiğini söylemişti. Şeyh bir gün de “Ah, bu sakal, zamanında kesmeliydim.” diyerek daha çok insan ile görüşmesine mâni olduğunu ve âdeta birçok insan ile arasında bir duvar teşkil ettiğini ve olmasaydı daha çok insana ulaşabileceğini anlatmak istemişti. Ölüm yatağında iken ise “Halife bırakmayacağım” diye işi açıkça ilân ettiğini söylemişti.

        Jacques Chevalier’in Pascal (İstanbul, 1961, 131 s. MEB Yayını) biyografisini sitayişle zikretmiş ve J. Chevalier’in hem Pascal’ı ve hem de, bir bakıma, kendisini anlattığını söylemişti.

        “Medenî memleketlerde yaya kaldırımları geniş ve alçak olur.” sözünün manasını ve kıymetini Frengistanı görenler anlayabilir.

        “Sanat sanat için midir, sanat halk için midir tartışması yersizdir, sanat kendine talip olan içindir.” sözü “Sanat sanat için midir, Sanat insan için midir ?” şeklindeki abes tartışmayı da kafalarda bitirmektedir.

        Mevlid-hânlar için “Çok paraya çok, az paraya az bağırıyorlar, pazarcılar gibi.” demişti.

        Osman Pazarlı’nın Din Psikolojisi isimli eserinde, İmam Hatip’te okuttuğu derslerin notlarını da kullandığını söylediğini hatırlıyorum.

        “Kadere inanmak Allaha inanmaktır.”

        Nurettin Topçu merhumun sohbetleri tam bir kelâm ziyafeti ve sofrasıydı. Belki de gök kubbenin altında hiçbir mecliste kelimeler bu kadar büyük bir maharetle ve incelikle meydana ve oradan da kalplere atılmamıştı. Hiçbir meclis ruhlara bu derece bir tatmin ve saadet tattırmamıştı. Hiçbir gönül, kelimelerin bu şekilde dalgalanmasıyla, hâlden hâle savrulmamış ve hiçbir sohbet insan ruhunda böyle ihtilâller yaratmamıştı. Bu meclislere katılmamış olanlara ne anlatılabilir?

        Kendisinin asla böyle bir iddiası yoktu ama o, bir zamane velisi, mürşidi ve dervişiydi. Kendisinin hem şeyhi ve hem de mürşidiydi.[3] “Baktın zamane uymadı, sen uy zamaneye.” deseydi bu dünyada başka türlü bir kabul görecekti. “Âdem ol isterse hasm olsun bütün âlem sana.” dediği için başka türlü bir şekilde karşılandı ve rûz-ı mahşerde de başka bir şekilde karşılanacaktır.


        [1] Nurettin Topçu merhumun sohbetleri hakkında, bu yazının girişi sayılabilecek bir yazı için:“Nurettin Topçu’nun Sohbetlerinden Hatırda Kalanlar”, Hece, Sayı.109 (Ocak 2006),s.433-445.

        [2] 1958’de ilk mektep dördüncü sınıfta iken kitap satın almaya başladım. O zamandan beri devamlı yaptığım tek dünya işi de bu oldu. Son senelerde kitapçılardaki fiyat müdafaası “İnternette şu fiyata satılıyor.” cümlesinden ibaret oldu. Bu gibi esnafın insafı kalbinden veya vicdanından değil bilgisayarından ibarettir. Esasen tarihin hiçbir devrinde insaf ve esnaf kelimeleri yan yana gelmez, ancak “esnaf-ı bî-insaf” terkibiyle bir araya gelmektedir. Para kazanma hırsının dini ve imanı yoktur.

        [3] Nurettin Hoca merhumun hayatında dört basamaklı bir kemâl merdiveninden bahsedilebilir. Bunun ilki kalbi terbiye etmektir. İkincisi kafayı, üçüncüsü kelâmı ve dördüncüsü ise kalemi terbiye etmektir. Bu dört basamaklı kemâlin, kanaatime göre hayatımda görebildiğim, en büyük ve rakipsiz temsilcisi Hoca merhumdu. Dünya bu basamaklardan birine bile adımını atmamış bed-bahtlarla doludur. Tabiî diğer bed-bahtlar da bu sohbetlere katılamayanlardır.