Türk Millî Devleti’nin İnşasında Tarihî Süreç ve Gerekçeler

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333



        Birinci Dünya Harbi’nde yenilen ve şartları ağır bir antlaşma imzalayan Osmanlı Devleti, artık tarihten çekilirken Türk milletinin giriştiği İstiklâl Harbi sonunda o enkaz üzerinde yeni bir Türk devleti hayat bulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi esaslar üzerine kurulduğu ve kuruluş felsefesi, üzerinde durulan ve durulmaya değer bir konudur. Zira yeni Türk devletinin kuruluşunu sadece İstiklâl Harbi’nde kazanılan başarılara bağlamak yeterli olmayacaktır. Altı asır kesintisiz hayatiyetini sürdüren Osmanlı Devleti’nin çözülme/yıkılış sürecinde karşı karşıya kaldığı netameli meseleler vekurulan yeni dünya düzeninde muhasım devletlerin takip ettikleri politikalar ile bu dönemde kabul gören fikriyat, Millî Mücadele’nin asıl ve tarihi sebeplerini oluşturduğu gibi esasen yeni Türk devletinin kuruluş esaslarını da belirlemiştir.Ayrıca Osmanlı Devleti’nden pek çok şey tevarüs etmişse de yeni Türk devletinin, yönetim biçiminden toplum yapısına kadar Osmanlı devlet ve toplum yapısından tamamen farklı bir zemine oturması da bizi yeni Türk devletinin kuruluş esaslarını düşünmeye zorlamaktadır.Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu sağlayan sebepler, Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde aranmalıdır.

        
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere yeni Türk devletini kuran kadro, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı dönemde yaşamış, bu süreçte devletin atlattığı badireleri ve yıkılışını görmüş, devletin kurtuluşu üzerinde düşünmüş ve dersler çıkarmış insanlardan oluşuyordu. Devleti kurtarmak için çareler arayan Osmanlı münevverinin neredeyse bir asırdır ileri sürdüğü ve tartıştığı fikirlerin de bu kadro üzerinde müessir olduğu aşikârdır.

        
Hâkimiyetin kaynağının millet olduğunu düşünen Osmanlı münevveri, Batı dünyasında Fransız İhtilâli’nden sonra ileri sürülen fikirlerden ve ortaya çıkan gelişmelerden hareketle hâkimiyetin millete verilmesi gerektiği kanaatini taşıyordu. Burada ortaya çıkan en önemli mesele, çok milletli ve kültürlü bir yapıdaki Osmanlı toplumunda milletin kimliğinin ne/nasıl olacağıdır.

        
Yakın Çağ’ın başlarından itibaren yıkılmaya yüz tutan Osmanlı Devleti’nde, 19. yüzyılın sonlarına gelince Türk unsurun devlette ne kadar hâkim olduğu, başka bir ifade ile millî hâkimiyetin olup olmadığı hususu, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Batılı büyük devletlerin Osmanlı ülkesini paylaşmak ve tasfiye etmek üzere harekete geçtikleri bu yüzyılda, Osmanlı millet sisteminin çözülmesi ile zaten dağılmakta olan devlette Türk unsurun etkin bir hâkimiyetinden söz edilemez. Ancak devlet yönetiminde millî hâkimiyetin zayıflamasına karşılık savaşlar ve isyanlar sebebiyle Türk münevverinde millî hâkimiyet fikrinin güçlendiği de bir gerçektir.

        
19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin, devletlerarası ilişkilerde inisiyatifini kaybettiği, Batılı devletlerce baskı altına alındığı bir dönemdir. Bu dönemde Osmanlı toprakları bir yandan muhasım devletler tarafından zapt ve istila edilirken bir yandan da Osmanlı camiasından ayrılmak isteyen gayrimüslim unsurların isyanları başlamıştı.

        
Heterojen toplum yapısıyla Osmanlı Devleti’nin, 1789 Fransız İhtilali’nden etkilenmesi kaçınılmaz ise de Osmanlı toplum yapısının çözülmesi sadece Fransız İhtilali ile ortaya çıkan fikriyat ile izah edilemez. Yeni dünya düzenini kurmak isteyen Batılı devletler, paylaşımı gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne doğrudan müdahale edebilecek nüfuz alanları oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunun için artık imtizacın bozulmaya başladığı Osmanlı toplum yapısı üzerinden politikalar yürütmeye başlayan Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve paylaşmak arzuları ile Osmanlı tebaası olan gayrimüslimunsurların müstakil devletler kurmak arzuları örtüşünce mesele Müslüman Türk milletinin sistemli bir şekilde imhasına dönüşmüştür.

        
Balkan halkları içinde bağımsızlığını elde eden ilk millet Yunanlılar olmuştur. Osmanlı Devleti/toplumu içinde imtiyazlı bir konumda bulunan Rumlar, 1821’de Mora’da isyan etmişlerdir. Bizans ve Pontus topraklarında (!) bağımsız bir Yunan devleti kurmak isteyen Megali İdea (Büyük Ülkü), Türk topraklarında tek bir Türk ve Müslüman kalmamasını hedef göstermiştir. Müslümansız-Türksüz bir Avrupa yaratmak isteyen Batılı devletlerin destekleriyle Yunan isyanının başarı kazanması ve 1830’da Yunan devletinin kurulmasından sonra çıkan bütün isyanlarda aynı politikalar uygulanmıştır.

        
Çıkan bütün isyanlar sırasında Müslüman-Türk ahaliye karşı büyük katliamlara girişilmiştir. Bağımsız devletler/devletçikler kurulduktan sonra da katliamlar devam etmiştir. Balkanlarda ortaya çıkan isyanlarda girişilen katliamlarla ilgili verilen rakamlar gerçekten ürperticidir. Gerek savaşlarda gerekse isyanlarda Müslüman-Türklerin maruz kaldıkları saldırılar ve mezalim, yüz yıl boyunca Balkanlardan Anadolu’ya doğru büyük göçlere yol açmıştır. Millî devletlerin kurulmasıyla belli bir toprak parçasını ülke olarak seçen ve siyasi gücü elinde bulunduran etnik bir grup, orada yaşayan farklı etnik kökenden insanlara ve din gruplarına yaşama hakkı tanımamıştır.Bağımsız bir devlet yaratmak isteyen etnik bir topluluk için Türkler,bu yolda bir engel olarak görülmüştür. Bu durumda yapılması gereken Müslümanların kökten kazınıp yok edilmesiydi. 1830 yılında Mora’da bir Yunan devleti kurulduğunda orada yüz yıllardır yaşayan Türklerden arındırılmış bir krallık vardı. Bulgar isyanında ve daha sonraki dönemlerde de Müslümanlara karşı büyük katliamlara girişilmiş ve yerlerinden yurtlarından atılmışlardır.

        
Balkan savaşları sırasında da Müslüman-Türk ahaliye karşı girişilen katliam, tecavüz, yakma-yıkma, yağma-talan gibi insanlık dışı olaylar da bir savaş psikolojisi ile açıklanamaz. Asıl amaç nüfus kesafetini değiştirmek suretiyle Türklerden arındırılmış bir Balkan coğrafyası yaratmaktır. Bundan sonra Batılı büyük devletlerin belirledikleri milletlerin kendi kaderlerini tayin etmeleri (self-determination) ilkesini uygulamak hiç de zor olmayacaktır. (!) Gerek savaşlarda gerekse isyanlarda Müslüman-Türk halkının maruz kaldığı katliamlar, Batılı büyük devletler tarafından görmezden gelinmiş, kimi zaman doğrudan kimi zaman zımnen destek görmüştür. Batılı devletlerin politikalarına bakılırsa meselenin tabii haklar ve özgürlüklerin ötesinde siyasi bir mesele olduğu görülür. Anlaşılacağı gibi “Nüfus kesafeti” ve “İmtizaç/bir arada yaşama iradesi/toplumsal mutabakat” esasına dayananbu ilke, Osmanlı Devleti’nin aleyhinde kullanılan hukuki bir kılıftan başka bir şey değildir.

        
Bu ilkeye dayalı politikalara ve uygulamalara bakılınca görülen odur ki, şayet hedefteki bir bölgede yer alan topluluk/halk nüfus bakımından yeterli çoğunlukta değilse yeterli çoğunluğu sağlamanın yolları aranmış ve orada yaşayan unsurlar arasında bir arada yaşama iradesinin ortadan kalkmasına çalışılmıştır. Bütün isyanlarda ve isyanlar sonrasında kurulan ulus-devletlerde Müslüman ahaliye karşı katliamlara girişilmesinin temel sebebi budur. Böylece tahayyül edildiği gibi Müslümansız-Türksüz bir Avrupa gerçekleşmiş olacaktır. Katliamlar aynı zamanda toplumsal mutabakatın ortadan kalktığını gösterecektir. Katliamların meşrulaştırılması için de “Türklerin boyunduruğu ve zulmü altında yaşayan Hristiyan unsurların kurtarılması” propagandası yapılmak suretiyle yapılanların masumane hareketler olduğu algısı yaratılarak hem Avrupa kamuoyu etkilenmiş hem de Osmanlı Devleti’ne müdahale zemini hazırlanmıştır.

        
Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermeniler de hiçbir vilâyette çoğunluğu teşkil etmedikleri hâlde Balkanlarda olduğu gibi isyan ettiler ve Müslüman-Türk halkına karşı katliamlara giriştiler. Bu suretle Batılı devletlerin dikkatini çekmek ve müdahale etmelerini sağlamak isteyen Ermeniler, belli bölgelerde (özellikle vilâyât-ı sittede) nüfus kesafetini lehlerine çevirmek ve bir arada yaşamak iradesinin kalmadığını göstermek suretiyle hukuki zemini hazırlamış olacaklardı. Böylece Batılı devletlerin destekleriyle tahayyül edilen bağımsız Ermenistan devleti kurulmuş olacaktır.