Terör ve Ötesi

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344



        TERÖR VE ÖTESİ

        Güvenlik güçlerimiz sekiz aydan beri Güneydoğu’da, PKK üzerinden yürütülen etnikçi-ayrılıkçı fitneyi, ayaklanma girişimini bastırmak için operasyonlar yapıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu süre zarfında 215’i asker, 153’ü polis ve 7’si köy koruyucusu olmak üzere 355 şehit verdiğimizi, aynı dönemde yurt içinde ve yurt dışında toplam 5.359 teröristin etkisiz hâle getirildiğini açıkladı. Bu tablo PKK’ya çok ağır bir darbe vurulduğu anlamına geliyor. Terör örgütü geçen temmuz ayında Kobani rüzgârını da arkasına alarak ‘’Devrimci Halk Savaşı’ adıyla saldırıları başlatırken bir yıl içerisinde başarıya ulaşacağından emin görünüyordu. Bu hesabının tutmadığı, köşeye sıkıştığı, yeniden toparlanmak için bir çıkış yolu aradığı anlaşılıyor.

        PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’nin, idari yapısını KCK sistemine göre düzenlediği üç kantondan oluşan ve uluslararası meşruiyet kazanan siyasi bir varlık hâline gelmiş olması, Kobani’de IŞİD’e karşı ABD’nin yoğun hava desteği sayesinde başarı sağlanması kitlesel anlamda etnik bilincin yaygınlaşmasına, moral ve motivasyon kazanılmasına yol açtı. Bunun Türkiye’ye yansıması 7 Haziran seçiminde görüldü; HDP oylarını bir misli arttırarak 80 milletvekiliyle Meclis’e girmeyi başardı, ancak PKK’nın Kandil’deki üst yönetimi, hedeflerine siyasi kanaldan değil silah zoruyla ve halk ayaklanması çıkararak ulaşma kararında olduğundan, seçim sonuçlarını önemsemedi. Hatta HDP’ye verilen oyları, plânladığı ayaklanma girişiminin kitlesel tabanı şeklinde değerlendirdi.

        PKK aslında Suriye’deki gelişmelerden ziyade, ülkemizde son yıllarda izlenen politikadan, “öz yönetim” adıyla devlet içinde devlet oluşturma girişimlerine seyirci kalınmasından cesaret bularak, Kobani’yi Türkiye’ye taşımaya kalkıştı.

        Çözüm süreci boyunca terör örgütü bir yandan devletin temsilcileriyle görüşmeleri sürdürürken, diğer taraftan silahlı ayaklanma girişimi için hazırlık yaptı. Ellerindeki belediyeleri birer PKK şubesi gibi kullandı. Bölgeye tonlarca patlayıcı silah ve mühimmat yığdı; hendekler, barikatlar hazırladı. Şehirlerde KCK sistemine göre devletin fonksiyonlarını yapacak alternatif birimler oluşturdu. Yollar kesilip kimlik kontrolleri yapıldı, işletmeler haraca bağlandı. Bütün bunlar olurken, devlet görevlileri yukarıdan gelen telkin ve talimatlara uyarak “çatışmasızlık ortamı bozulmasın” mülahazasıyla yapılanlara seyirci kalınca, PKK şartların kendi açısından uygun olduğunu düşünerek “kırsala dayalı şehir ayaklanması” başlatmak üzere harekete geçti. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu tarz asimetrik bir çatışma için hazırlığının olduğunu ne Kandil’deki elebaşılar ne de onlara destek veren dış merkezler fark etmemişlerdi. Çatışmalarda silahlı kuvvetlerimizin, polisimizin, özel eğitim alan birimleri, bordo bereliler, özel kuvvetler sürekli ön saflarda yer aldılar. Birlikler arasında istihbarat ve görev paylaşımı yapıldı, lojistik destek sağlandı. Üst rütbeli komutanlar bizzat alanda birliklerin başında yer aldı. İnsansız hava araçları, helikopterler, zırhlı araçlar ve tanklar başta olmak üzere, bu tarz gayri nizami çatışma için gerekli bütün vasıtalar kullanıldı. Çatışma alanlarında sivillerin zarar görmemesine, can kaybı olmamasına büyük özen gösterildi. Halka şefkatle yaklaşıldı, yardımcı olunmaya çalışıldı. Böylece PKK ümit bağladığı kitlesel desteği bulamadı. Devletin bölgeden çekilme niyetinde olmadığının, tersine kalıcı olduğunun görülmesi örgütün bölge halkı üzerinde yıllardır oluşturmaya çalıştığı imajı tersine çevirdi. Halkın büyük bölümü yasakların, mağduriyetin, evlerin oturulmaz hâle gelmesinin, göç etmek zorunda kalmalarının sorumlusu olarak PKK’yı görüyor. Şu sıralarda bir seçim yapılacak olsa, PKK‘nın uzantısı olarak siyaset yapan HDP ve DBP’nin tarihi bir hezimet yaşamaları kaçınılmaz görülüyor. PKK- KCK yapılanmasının birinci özelliği olan katı merkeziyetçi disiplin dolayısıyla dışarıya yansıtılmamaya çalışılsa da militanlar arasında ciddi bir moral bozukluğu yaşanıyor. HDP içerisinde ve PKK’ya sempati duyup destekleyen kozmopolit liberal aydınlar arasında eleştiriler yapılıyor. Kandil’in savaş stratejisinin harekete büyük darbe vurduğu, son yıllardaki bütün kazanımların riske atıldığı konuşuluyor.

        Kandil’deki PKK karargâhı, bozgunu frenlemek maksadıyla karşı hamleler yapıyor. Marksist-Leninist illegal marjinal sol örgütlerin PKK şemsiyesi altında toplanması kararı bu cümleden atılmış bir adımdır. Ankara’da Kızılay’daki canlı bomba saldırısı ise, PKK’nın çatışmaları batı bölgelerine, metropollere kaydırma plânının uygulamaya koyulduğunu gösteriyor. Ağır kayıplar vererek köşeye sıkışan, özerk yönetimler (kantonlar) kurma projesini yürütemeyen PKK kitlesel destek oluşturmak maksadıyla doğrudan sivilleri hedef alan başka saldırılar da düzenlemeye çalışacaktır. Radikal sol örgütlerle kurduğu ortak cepheyi bu maksatla kullanmak isteyecektir.

        Batılılar ve ABD artık bir karar vermek zorundalar Suriye’nin kuzeyinde YPG kamplarında eğitilip Türkiye’ye sokulan MLKP ve DHKP-C militanlarının ve PKK unsurlarının terör eylemlerindeki rolleri apaçık ortada iken, PYD’yi terör örgütü saymamakta nereye kadar direnecekler? Bunu hangi insani, ahlaki ve siyasi kriterle izah edecekler? Brüksel’de IŞİD saldırısı üzerine derin bir şok yaşayan, panikleyen Batılıların Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidini hafife almalarının mantıki bir izahı yapılabilir mi? Şu anda Avrupa’nın sadece tek yönlü bir terör tehdidine maruz kalmasına karşı, Türkiye PKK, IŞİD ve radikal sol örgütlerin yani üç farklı merkezin doğrudan hedefi durumunda; yani tehlikenin oranı onlarınkinden en az üç misli fazla. AB’nin ABD’in bu gerçeği görmeleri, ittifak ilişkilerinin gereğini yerine getirmeleri gerekiyor. Türkiye’yi tampon ülke olarak kullanmaya, sığınmacı kampı hâline getirmeye çalıştıkça, tehditlerin önlenmesi bir yana daha da yoğunlaşması kaçınılmaz hâle gelir. Avrasya ve Orta Doğu ile ilgili bütün politik ve ekonomik hesapları alt üst olur. Çünkü istikrarsızlık yaygınlaşıp bir depreme dönüşürse sadece belirli bir bölgenin sorunu olmakla kalmaz, küresel bir risk oluşturur.

        Türkiye’nin bu terör belasından kurtulması, toplumsal huzurun sağlanması için çok yönlü, etraflı şekilde düşünülüp hazırlanan önlemleri, projeleri vakit geçirmeden devreye sokması gerekiyor. Güvenlik güçlerimiz, askerimiz ve polisimiz görevlerini hakkıyla yerine getiriyorlar. Ama onların canları pahasına aldığı sonucun kalıcı olması için, iktidarıyla muhalefetiyle siyaset kurumunun hükümetin ve devletin ilgili bütün kurul ve kurumlarıyla devreye girmeleri şarttır. Cumhurbaşkanı ve başbakanın teröre karşı millî seferberlik çağrıları doğru bir tavırdır. Fakat bunun etkili olması, anlam kazanması için öncelikle siyasi tansiyonun düşürülmesi, siyasetçilerin dillerini ve üsluplarını bir an önce değiştirmeleri, normalleştirmeleri gerekir. Birlik girişimleri yukarılardan başlatılırsa, liderler birbirleriyle “önce vatan” diyerek samimiyetle el sıkışıp kucaklaşırsa bu tutumun toplumun bütün kesimlerine dalga-dalga yayılması çok kolay olur. Buna karşılık yukarıdaki kavga sürdükçe toplumsal huzurun sağlanması, kutuplaşmaların önlenmesi mümkün olmaz; çağrılar sözde kalır.

        Başbakan Davutoğlu’nun bir süre önce açıkladığı “teröre karşı eylem plânı” doğru taraflarının yanı sıra, önemli eksiklikleri olan, çok daha mükemmeline ihtiyaç duyulan bir adımdır. Bu girişim keşke daha etraflı şekilde üzerinde daha fazla çalışılarak, konunun uzmanlarıyla daha geniş istişareler yapılarak hazırlansaydı.

        Türkiye yetişmiş insan unsurunu doğru ve verimli kullanamamanın sıkıntısını çekiyor. Sorunlarımıza çözüm bulabilmek için öncelikle üst bürokraside, kritik devlet kurumlarında göreve getirilecek insanlar konusundaki tercihlerin kökünden değiştirilmesi gerekiyor. Çoğu kere siyasi sadakat, bağlılık ve taraftarlık kriterleriyle tercih yapıldığından çok iyi yetişmiş bilgili, nitelikli ve becerikli beyinlerden yararlanmak mümkün olamıyor. Zaten bunların pek çoğu yıllardır fırsatını bulup başka ülkelere göçüyor. Ülkemizin bekasının, bütünlüğünün, geleceğinin söz konusu olduğu meseleler bilgi ve becerileri sınırlı ikinci sınıf insanlara havale ediliyor. Emanet ehline verilmediğinden kâğıt üzerinde çok iyi tasarlanmış olan kurumlar, kurullar işlemez hâle geliyor. Günümüz ortamında mesleki kariyerleri parlak, sicilleri başarılı, deneyimli beyinlerin, siyasi referanslar ele alındığından merkez valisi, emniyet müdürü, müşavir vb. sıfatlarla kızağa çekilmiş olmaları bu tercih probleminin özeti sayılabilir.

        Türkiye’nin Cumhuriyet döneminin en ağır sorunlarıyla karşı karşıya olduğu günümüzde, hukuk devletinin, demokrasinin, bağımsız ve tarafsız yargının varlığı, toplumsal huzurun, güvenliğin ve birliğin en önemli dayanağıdır. Bunların değerini bilmek ve korumak mecburiyetindeyiz. İlk anayasamız olan Kanun-i Esasi’den bu yana neredeyse bir buçuk asır geçti. Türk ve İslam dünyasında ilk serbest seçimlerin yapıldığı ülke Türkiye’dir. Kısacası hukuk devleti, demokrasi ve nihayet kuvvetler ayrılığı ve parlamenter rejim konularında azımsanmayacak bir tecrübemiz mevcut. Bu birikimi şahsi istek ve ihtiraslarla, siyasi mülahazalarla zedeleyecek adımlar atılması durumunda Türkiye otoriter yönetimlerin bulunduğu 3. dünya ülkelerinden biri hâle gelir; yazık olur.

        Türkiye’nin bugün için terör tehdidinden, PKK tehlikesinden daha önemli ve öncelikli meselesi yoktur. Toplumun bütün dikkatinin ve enerjisinin bu sorunlar üzerinde yoğunlaşması gerektiği bir dönemde, başkanlık sistemini hatta anayasa tartışmalarını gündemin ilk sırasına yerleştirme niyetinin doğru ve rasyonel bir yanı yoktur. Ankara ve İstanbul’daki terör saldırılarının ülkeyi ne hâle getirdiği ortada, insanların psikolojisi sarsılmış durumda. Alışveriş merkezlerinde, toplu taşıma araçlarında, toplantılarda tedirginliğin, gerginliğin ne düzeyde olduğu açıkça görülebiliyor. Turizmde şimdiden yarı yarıya kayıp söz konusu; ekonominin çarkları giderek yavaşlıyor. Ticari sirkülasyon endişe verecek tarzda duraklıyor. Terör örgütlerinin maksadı zaten bu ortamı oluşturmak. Güneydoğu’da on binlerce insan evsiz barksız kalmış durumda; bir an önce seferber olup şehirleri yeniden barınılır hâle getirmek gerekiyor. Bu gerçekler ortada dururken, başta TBMM olmak üzere sorunlara çözüm bulması gereken organları başka konulara yönlendirmek sıkıntılarımızı daha da artırır. Bir anda yüz yıl önce ki, Osmanlı Devleti gibi millî varlığımızı tehdit eden beka ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalırız. Türkiye’yi yönetenler başta olmak üzere, siyasi görüş ve tercihi ne olursa olsun sorumluluk duygusu taşıyan herkesin aynı teknede olduğumuzun bilinci içerisinde tabloyu doğru okuması, ülkemizi sonu belirsiz maceralara sürükleyecek girişimlere meydan vermemesi gerekiyor.