Sistem ve Çözüm

Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340



         

        Ülkemiz uzun süren bir seçim maratonu yaşadı. Ergenekon ve Balyoz davalarının tetiklediği, özellikle Gezi olaylarıyla somutlaşan ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla zirveye erişen bir “fetret devri” yaşadık. 7 Haziran’da Türk milleti Ak Parti iktidarına, başkanlık ısrarı ve çözüm sürecinde yapılan hatalar karşısında önemli bir ikazda bulunmuştu. Daha önceki yazılarımızda 7 Haziran seçimlerini de 1 Kasım’da ortaya çıkan farklı tablonun da sebeplerini analiz etmiştik. Burada bunları tekrarlamayacağım. Ancak, 2 Kasım’dan bugüne, özellikle bazı AKP yetkilileri ve destekleyen basın mensuplarının bir kısmının söylemleri karşısında, o zaman da işaret ettiğimiz bazı ciddi hususları yeniden tahlil etmek zaruri hâle gelmektedir.

         

        2 Kasım’da yazdığımız yazıda şunları vurgulamıştık:

         

         “… Türkiye’nin meselelerinin çözüm adresi ne İmralı ne Kandil ne de Oslo’dur. Yeni kurulacak hükümet, yüzde 98’i Meclise yansıyan millî iradeyi dikkate almalı, Meclis dışında mekanizmalara itibar etmemelidir.

         

        Kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı söylem ve eylemlere son verilmeli, hukuk devletinin tahrip edilmesine yol açan yaklaşımlara itibar edilmemeli, suç işleyenlere karşı olağan dışı usullerle değil hukuk içinde mücadele esas alınmalıdır.”

         

        Başbakan Davutoğlu, seçim sonrası konuşmasında “tevazu”dan bahsetmiş ve kibirli tavırların yol açtığı tahribattan ders alındığını ima etmişti. Ne yazık ki, gerek bazı partili yetkililerin gerekse medyadaki bir takım destekçi yazarların tutumları hiç de öyle olmadığını gösteriyor.

         

        7 Haziran’ı unutup 1 Kasım’da kazanılan zafer üzerinden siyasî rakiplerinin milleti tanımadıklarını söyleyenlerin unutmaması gereken bir nokta var: Bu milletin yarısı onlara oy verdi, diğer yarısı içinde de, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere, onlara oy vermeye meyilli hatırı sayılır bir kitle var; mamafih, istikrarsızlık endişesi ve terör ortamı onları tekrar AKP’ye oy vermeye yöneltti.

         

        Şurası muhakkak ki, Sayın Başbakanın da işaret ettiği gibi, “tekebbür” (büyüklenme) ve “tabasbus” (yaltaklanma) yerine tevazu ve liyakatin hâkim olacağı bir iklime ihtiyaç var. Bu husus, özellikle hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramlarının yerle bir olduğu bir devirden hukuk devletini yeniden inşa etmeye geçmemiz gerektiği için hayatî önem taşımaktadır. Kutuplaştırıcı söylem sahipleri elbette ki tek tarafta yoktur ama iktidarda olanlar muhalefete göre hoşgörüde ve tahammül göstermede daha sorumlu bir mevkidedir, zira devlet aygıtı onların elindedir. Kuvvetler ayrılığının kaybolduğu bir ortamda bu daha da mühimdir. Herkes anayasaya ve kanunlara uymak mecburiyetindedir.