Orta Doğu Başkent’e Taşınmaya Çalışılıyor Milliyetçilik İşte Budur

Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339



         

        Korkulan oldu: Orta Doğu kökenli terör, başkente kadar uzandı. Yüze yakın vatandaşın ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına yol açan saldırı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin ciddiyetini bir kere daha gözler önüne serdi.

         

        Henüz somut bulgulara ulaşılmamış olunsa bile, tablo failin IŞİD olduğunu işaret ediyor. Aslında üç ay önce Suruç’taki canlı bomba saldırısı Türkiye’nin her an bu tarz eylemlerle karşılaşabileceğinin göstergesi idi. Bu olaydan sonra Suriye hududuna yakın bazı IŞİD hedeflerine kısa süren hava operasyonu yapmakla yetindik ve İncirlik’i açtık. IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası blokta yer aldığımızı ilan ettik. Ankara’da bu örgütle ilgili küçük çaplı operasyonlar yapıldı, gözaltılar oldu. Hudutlardan geçiş konusunda daha sıkı önlemler almaya çalıştık. IŞİD’in yayın organlarında (bunlardan biri İstanbul’da Konstantiniyye adıyla çıkartılıyor) Türkiye’yi hedef alan, Ankara’yı ‘tağut’ ilan eden, hedef gösteren yazılar yayımlanıyor. Ama devletin ilgili birimlerinin bütün bunların ne anlama geldiğini düşünüp değerlendirme gereği duymadıkları anlaşılıyor. Oysa uzman istihbaratçı olmak gerekmiyor; biraz dikkatli bakan herkes, IŞİD’in Türkiye içerisinde hafife alınmaması gereken bir sempatizan kitlesinin ve tabanının var olduğunu görebilir.

         

        Hudutlarda alınan önlemler, mevcut fiziki ve demografik nedenlerden dolayı yetersiz kalıyor; karşılıklı geçişler hız kesmeden sürüyor. Kilis’ten başlayarak, Konya’ya Ankara’ya, İstanbul’a kadar uzanan geniş bir alanda İslam adına selefici – cihadist anlayışı yaymaya, taraftar toplamaya çalışan grupların faaliyetleri engellenilmiyor. İstanbul’da geçen yıl Kurban Bayramı vesilesiyle bu kesimden yüzlerce insanın buluşması normal bir dinî ibadet sayılabiliyor. Bu umursamazlık sürüp giderken, Ankara’daki katliamdan sonra polisin bazı yerleri basıp tutuklamalar yapması kamuoyundaki tepkilerin yatıştırılmasına yönelik yüzeysel çabalardır. Bunlarla oyalanmak yerine, bir an önce kendimizi toparlamamız, ülkemizi tehdit eden çok yönlü tehlikelerin niteliği ve ciddiyetiyle orantılı önlemler almamız, politikalar geliştirmemiz gerekiyor.

         

        Başbakan Davutoğlu’nun katliamdan hemen sonra yaptığı konuşmada belirttiği gibi, ülkemizde bu tarz bir terör saldırısını yapabilecek kapasitede: 1 –PKK, 2- IŞİD (DEAŞ), 3- DHKP-C ve 4- MLKP olmak üzere dört ana merkez bulunmaktadır. Ancak bu görünüm tablonun bir yanıdır. Diğer yanda Orta Doğu jeopolitiğini, siyasi haritasını değiştirmek maksadıyla yürütülen çok taraflı uluslararası girişimlerle karşı karşıyayız. ABD ile stratejik ortakları İsrail ve İngiltere bir tarafta, Rusya - İran ve Esad yönetimi diğer tarafta kıyasıya mücadele ediyorlar. Bölgemizde 2003’den sonra hızla yükselen uluslararası rekabet, etnik ve mezhebi fay hatlarının kırılmasına, merkezi yönetimlerin dağılmasına yol açıyor. Küresel güçler arasında hâkimiyet kavgasına, siyasal ve ekonomik hesaplaşmaya dönüşüyor. Merkezi otoriteler dağıldıkça devlet dışı oluşumlar, örgütler devreye giriyor.

         

        Türkiye 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi ile birlikte masanın dışına itelendi. Mevcut imkânlarımızla, kapasitemizle “oyun kurucu ülke” olmanın ütopik bir iddia olacağını düşünmeden Suriye’de, Mısır’da yönetimleri belirlemeye, Gazze’de ambargoyu kaldırmaya kalkıştık. Arapça bilen bürokrat sayısı bir kaçı geçmeyen, bölge hakkında ciddi çalışması ve hazırlığı olmayan Dışişlerimizin “Arap Baharı” denilen tarihi süreci doğru okumaması sürpriz değildir. Bunun yanı sıra, Hükümetin bölge politikalarını belirleyen ve hamasete, hissiyata, ideolojiye dayalı temel parametreleri bu kanaldan gelebilecek farklı telkinleri peşinen etkisiz kıldı. Sonuçta Türkiye, bölgesel gelişmelerin sürekli dışında kalırken, önce Barzani, iki yıldan beri PKK – PYD, ABD’nin güvenilir müttefiki hâline geldiler. Bu arada Batılılar ve ABD artık Sünni İslam’ı; El Kaide, IŞİD vb. selefici – cihadist akımların kaynağı olarak görüyorlar. Şiiliği daha toleranslı ve kabili hitap sayıyorlar. İran üzerindeki politik ve ekonomik ambargoları kaldırarak, bu ülkenin devreye girmesinin yolunu açıyorlar. Böylelikle Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir Şia jeopolitiği oluşuyor.

         

        PKK- PYD ve İran, IŞİD’e karşı yürütülen operasyonun içerisinde yer alarak bölgedeki yeni jeopolitik oluşumun kurgulandığı masanın bir tarafına ilişmiş oldular. Bu kanalı fırsata dönüştürerek kendileri için ontolojik anlam taşıyan politik hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar. Son yıllarda meydana gelen gelişmelere bakıldığında, bu hususta önemli mesafeler aldıkları görülüyor.

         

        PKK- PYD artık Washington’un sahadaki güvenilir müttefiki konumunda; her türlü silah, mühimmat ve patlayıcı desteğini alabiliyor. Buna karşılık ABD NATO şemsiyesi altında müttefiki olan Türkiye’nin, son aylardaki hava operasyonlarında kullandığı için stokları azalan güdümlü bomba ve benzeri mühimmatı satın alma isteğini cevapsız bırakıyor.

         

        ABD terör örgütü olarak görmediğini defalarca ilan ettiği PYD’ye verdiği silah ve patlayıcıların bir kısmının PKK’ya aktarıldığını elbette görüyor; ama tutumunu ısrarla sürdürmeyi tercih ediyor. Türkiye, devrimci halk savaşı ilan ederek ayaklanma girişimi yapan PKK ile “düşük yoğunlukta bir savaşı” sürdürürken ABD, aylardır duruma seyirci kalıyor. Himayesindeki PYD’nin de bağlı olduğu Kandil’e eylemlerini durdurması hususunda baskı yapma gereğini duymuyor.

         

        Türkiye yüzyıldır hiçbir dönemde bu derece yalnız olmamıştı. Orta Doğu’da Üçüncü Dünya Savaşını düşündüren küresel, bölgesel ve yerel kapışmalar, mezhebi ve etnik çatışmalar giderek şiddetleniyor. Buradaki yangını Türkiye’ye taşımak isteyenlere karşı NATO’nun güvence olmayacağı herkesin kendi çıkar hesapları peşinde olduğu görülüyor. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un katliamı yapan terör örgütünün arkasında bir veya bir kaç devlet aklının olduğu bir saldırıyla karşı karşıya bulunduğumuzu belirten sözleri doğrudur. Ama bu tespitin anlam kazanabilmesi için problemin çapıyla, ciddiyetiyle orantılı doğru politikalarımızın olması gerekiyor. Ne yazık ki Türkiye sığ stratejilerle, siyasetçilerin kişisel ihtiraslarından kaynaklanan ütopik hayallerine dayalı politikalarının sonucu, Orta Doğu girdabına (batağına) sürüklenmiş durumda. Güney komşularımızı kaosa sürükleyen, milyonlarca insanın yersiz yurtsuz kalmasına yahut ölmesine sebep olan, iki ülkeyi harabe hâline getiren etnik ve mezhebi hastalıklar, yeterli önlemler alınmadığından bize de bulaşıyor. Ülkemizi enfekte ediyor. 

         

        10 Ekim katliamı sıradan bir terör saldırısı, basit bir örgüt eylemi değildir. Bunu planlayan, canlı bombaları yönetip yönlendiren bir “üst akıl” olduğu, katliam sonuçlarının, etkilerinin, hangi fay hatlarını tetikleyeceğinin inceden inceye hesaplanıp planlandığı açıktır.

         

        Geçen seçim döneminde önce Adana ve Mersin’de, ardından Diyarbakır ve Suruç’ta yapılanları sıradan polisiye olaylar gibi algılamak, kriminal bir mesele gibi bakmak son derece yanlıştır. Bu olaylar alanlarında uzman olan, iyi yetişmiş, nitelikli ve deneyimli istihbaratçılar tarafından masaya yatırılıp enine boyuna incelenseydi, tahlil edilseydi muhtemelen “üst aklın” varlığı konusunda daha somut bulgulara ulaşılır, hangi önlemlerin alınacağı belirlenebilirdi.

         

        Türkiye gibi, her açıdan dünyanın en sorunlu bölgesinde olan, uluslararası rekabetlerin ve hesaplaşmaların zirve yaptığı, merkezi devletlerin yerine devlet dışı örgütlerin aldığı komşularla muhatap olan bir devletin temel ihtiyaçlarının başında, çok iyi çalışan verimli bir istihbarat kurumunun bulunması gelir. Çevrenizdeki gelişmeleri, bunların ülkemiz açısından anlamını, etkilerini, bağlantılarını doğru okuyup algılayacak, analizini yapacak mükemmeliyette bir iç ve dış istihbarat servisiniz yoksa her türlü saldırıya açık hâle gelirsiniz; kolayca hedef olursunuz.

         

        Ankara Emniyet Müdürüyle İstihbarat ve Güvenlik Müdürlerini görevlerinden almak neyi halledecek? Yıllardır ülkeyi yönetenlerin, bu hayati meseledeki ihmalleri, yanlışları böylelikle kapatılmış mı sayılacak?

         

        İstihbarat servislerinin görevi siyasi iktidara hizmet etmek, sosyal medyada terör estiren ak-trollere doküman sağlamak, siyasi muhaliflerin ezilmesine, susturulmasına yardımcı olmak mıdır? Çok özel yetenek, eğitim ve uzmanlık gerektiren millî nitelikteki bu kritik kurumlar, siyasallaşırsa siyasi iktidarın aparatı hâline getirilirse esas işlevlerini doğal olarak yapamazlar.

         

        10 Ekim saldırısından gereken dersler çıkarılmazsa, yaşanan istihbarat ve güvenlik zaaflarının Türkiye’nin güvenliğini ve bekasını tehdit eden büyük sorunun parçası olduğu algılanmazsa, her şey iktidara gelmeye yahut kalmaya odaklanırsa daha vahim olayların yaşanması kaçınılmaz olur.

         

         

MİLLİYETÇİLİK İŞTE BUDUR

 

        Bu yıl kimya dalında Nobel bilim ödülü, iki bilim insanıyla birlikte Prof. Dr. Aziz Sancar’a verildi. Bu başarı, arka plandaki bazı çevrelerin siyasi hesaplarla yaptıkları destekle değil, bir bilim insanının uzun yıllar hız kesmeden sürdürdüğü yoğun çalışmalarla, araştırmalarla bulup ilim dünyasına ve insanlığa sunduğu bulguların, bilime yaptığı katkıların eseridir.

         

        Kanserli hücrelerin DNA onarım sisteminin haritasını çıkararak biyokimya alanında, tıp biliminde yeni bir çığır açan Prof. Sancar şöyle diyor; “1-2 yıl önce araştırıcı arkadaşla bilimsel buluşların maddi ve manevi değerlerini konuşuyorduk, bana keşfimin maddi değerini biçmesini istedi ve -Sana on milyon dolar verseler bu buluşunu başkasına verir misin, dedi. Hiç düşünmeden ‘hayır’ dedim. Çünkü keşif her türlü maddi ödülün dışında bana nadiren bulabildiğim bir iç sükûneti vermiştir. Ayrıca gelecek kuşak Türk araştırıcıları biyokimya ve moleküler biyoloji dergilerinde bunu görüp ‘Bu keşfi bizden biri yaptı.’ diyebilecekler. Onlara bu güveni vermekle memleketime hizmet ettiğimi hissediyorum.”

         

        Prof. Dr. Aziz Sancar, Nobel gibi dünyanın en itibarlı bilim ödülünü kazanmakla doğal olarak basın ve televizyonların ilgi odağı hâline geldi. Kim olduğu, aile yapısı, nerede doğup büyüdüğü, eğitim hayatı, siyasal ve sosyal görüşleri mercek altına yatırıldı. Mardin’in Savur ilçesinde doğduğunu öğrenen medya, başta BBC olmak üzere tuzak sorularla zihinlerde etnik karmaşa oluşturmaya çok çalıştı. Ama Prof. Sancar bunlara karşı vakur ve onurlu bir duruş sergiledi. Kısa ancak çok anlamlı açık ve net cevaplar vererek fitne çabalarının önünü anında kesti.

         

        BBC muhabirini şöyle susturdu; “Ben Mardin’de, Kars’ta yahut Edirne’de doğmuş olsam bu neyi değiştirir; ben Türk’üm.”

         

        Bir başka gazeteye de benzer şeyler şeyleri söyledi: “Arap demenizi istemiyorum İngiltere’de kaç etnik grup var adama soruyorsunuz, ‘ İngiliz’im’ diyor. Burada da Amerikalı dersin istersen kökenini söyleyebilirsin ama Amerikalı dedin mi bitti. Ben Mardinliyim, ‘Türk’üm’ diyorum. ‘Sen Kürt müsün, Arap mısın, Yezidi misin, diye sormaya kalkıyorlar. Yazık kardeşim!’

         

        Aslında Aziz Sancar’ın hayatı her yönüyle duygulandırıcı, düşündürücü, etkileyici üstün bir başarı hikâyesidir. Savur ilçesinde 1946’da ikisi başka anadan on çocuklu, dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ana babası okuma yazma bilmiyor; fakat Anadolu’da örnekleri çok görülen irfan sahibi insanlar, her türlü fedakârlığı yaparak çocuklarının hepsini okutuyorlar. Okul dışında ayakkabı giyemeyen çocuklar yazları yalın ayak dolaşmak zorundalar. Ama kendilerine yapılan fedakârlıkların hakkını veriyorlar. Nitekim Aziz Sancar’ın büyük ağabeyi subay oluyor, generalliğe kadar yükseliyor.

         

        Hürriyet gazetesinde kendisi ile röportaj yapan Tolga Tanış’ın izlenimleri şöyle: “Aziz Sancar’ın bunun ön plana çıkarılmasını istemese de tam bir Türk milliyetçisi. Sırtına Ay-Yıldızı döğme yapacak kadar Türkiye aşığı. Öyle ki Türkiye, Sancar’ın iş hayatı dışında da neredeyse tek hayatı laboratuvarına Türkiye’den davet ettiği öğretim üyeleri dışında, 2007’de eşiyle birlikte sekiz yüz bin dolar harcayıp Türk Evi adıyla kampüse yakın bir öğrenci yurdu açmış. Sadece Türkiye’den gelen yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin kaldığı bir klüp. Eşi Gwen Sancar’da bu projeye o kadar destek olmuş ki, harcamalarını yarısını annesinden kendisine kalan mirasla karşılamış. Daha çarpıcısı Aziz Sancar, şimdi Nobel’den kazandığı yaklaşık 3 milyon Türk lirasını Türk Evi’ne bağışlamaya hazırlanıyor. Çocukları olmayan Sancar çifti, vasiyetnamelerinde de mal varlıklarını Türk Evi’ne bırakmayı düşündüklerini söylediler.”

         

        Prof. Aziz Sancar temel eğitimini Türkiye’de aldığını gururla anlatıyor: “Maalesef biz memleket olarak her şeyimizi tenkitten hoşlanıyoruz. O dönem okullarımız başarılıydı, ilk okulda olağanüstü öğretmenlerim vardı. Oradaki ilk okul eğitimini burada Amerika’daki en iyi ilkokullarda verirler mi, vermezler mi bilmiyorum.”

         

        Liseyi Ankara’da subay ağabeyinin yanında okumuş Mardin aksanı yüzünden arkadaşları “Kürtoğlu, Arapoğlu” diyerek alay edince bir sömestri konuşmayı bırakmış. Orta Anadolu şivesini iyice öğrenmiş sonra bir daha susturamamışlar.

         

        Cerrahpaşa Tıp Fakülte’sinden birincilikle mezun olduktan sonra, iki yıl doğduğu yerde pratisyen hekim olarak çalışıyor. Ama temel bilim araştırmacısı olmakta kararlıdır. Bu maksatla İstanbul Tıp Fakülte’sine gelir.1993’de TUBİTAK bursunu kazanarak Amerika’ya gider. İlk zamanlar burada da şive sorunu yaşar; ders vermeye başlayınca öğrenciler yadırgarlar. Yıl sonunda yapılan ders değerlendirme anketlerinde bir öğrenci şöyle yazmış: “Bence ilk gemi ile Türkiye’ye geri gönderilmeli.” Fakat bu gibi sorunlar Aziz Sancar’ı yıldırmaz; aynı azim ve karalılıkla çalışmalarını sürdürür. Bilimsel performansıyla kendini kabul ettirir. Mikrobiyoloji ve biyokimya konusunda sadece Amerika’da değil, dünya bilim çevrelerinde de araştırmaları ilgi ile izlenir. Saygın bir yer edinir. Bu yoğun çalışmaları sırasında Türkiye ile bağlarını koparmaz senede bir gelmeye çalışır. Doğduğu Savur’daki ihtiyaç sahibi çocuklara düzenli şekilde maddi yardımlar ulaştırır. İzmir’de açılan Biyotıp Merkezi’nde kendisi gibi Amerika’da yaşayan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ile birlikte “Bilim Danışma Kurulu”unda yer alır.

         

        Millî şuur sahibi vatansever bir aydın olan Prof. Aziz Sancar’ın bu tavrı Türkiye’de bazı çevreleri rahatsız ediyor. Nobel ödülü alarak adını bütün dünyaya duyuran bir bilim insanının, Türk kimliği ile övünç duymasını, yüreğindeki Türkiye sevdasını, mensubiyet duygusunu açıkça ifade etmesini hazmedemiyorlar. Zihin dünyasından millî değerleri sıyırıp atmasını, millî duygularını, bu millete mensup olduğunu unutmasını, kendileri gibi omurgasız, kimliksiz dünya vatandaşı olmasını istiyorlar.

         

        Geçenlerde Milliyet gazetesinin bir sayfasında Aziz Sancar’la yapılan röportaj yayımlanırken, başka bir sayfada iktidara yakın görünerek sütun kapmış olmaktan başka hiçbir özelliği ve niteliği olmayan bir kadın yazar, “Kürt, Ermeni ve Arap olmak bir noksanlık mı ki, reddediyorsun?” diyerek Prof. Sancar’a duyduğu öfkeyi açığa vuruyor.

         

        Prof. Dr. Aziz Sancar davranışlarıyla, konuşmalarıyla sadece kozmopolit, evrenselci, omurgasız, kimliksiz Türkiyeli okumuşlara ders vermekle kalmıyor; Türk milliyetçilerine de nasıl olmaları, ne yapmaları gerektiğini anlatıyor. Milliyetçilik budur. Aziz Sancar gibi olmak, yaptıklarını yapmak, mesleğinde, işinde, alanında zirveye çıkmaya, birinci sınıf insan olmaya çalışmaktır. Sıradan insanlar olarak kalınmamalıdır.

         

        Türk milliyetçiliği düşüncesinin anlam kazanması için hayata yansıtılması üslup, ahlak ve tarz olarak yaşanması gerekir. Sadece sözden, sığ bir hamasetten, içi boş, uygulanma kabiliyetinden yoksun cahilce iddialardan ibaret tavırlar milliyetçilik değil lümpenliktir, cehalettir.

         

        Türk milliyetçiliğinin bugün en büyük sorunu bu fikri benimsemiş görünen bazı insanların onu becerisizliklerini, bilgisizliklerini, yetersizliklerini gizleyecek bir örtü gibi kullanmak istemeleridir. Tarihimizi en azından ana hatları ile bilmeyen, Türkçeyi doğru konuşup yazmayı beceremeyen, fikir ve düşünce dünyamızın zirvesindeki başlıca isimleri okuyup anlayamayan, kulaktan dolma malumatla milliyetçiliğe hizmet ettiğini zanneden insanların varlığı ve yaptıkları, bu fikre her bakımdan zarar veriyor. Siyasal ve toplumsal alanlarda büyüyüp yaygınlaşmasını, entelektüel çevrelerde itibar görmesini frenliyor. Son yıllarda özellikle sosyal medyada örneklerine sıkça rastlanan bu marazi tipler, milliyetçi düşünceye en şiddetli hasımlarından bile fazla zarar veriyor.

         

        Özellikle milliyetçi gençler. Prof. Aziz Sancar’ı tanımalı anlamalı, model olarak benimsemelidir. Anadolu’nun uzak bir köşesinde maddi imkânları sınırlı mütevazı bir aileden olan bir gencin, kendi çabasıyla, azmiyle hayallerini gerçeğe dönüştürmesi, millî hassasiyetlerinden, vatanseverliğinden ödün vermeden bilim dünyasında zirveye ulaşması okullarda ders olarak okutulacak nitelikte önemli bir olaydır.

         

        Cumhurbaşkanlığı tarafından verilmekte olan bilim armağanının önümüzdeki yıl Sayın Prof. Dr. Aziz Sancar’a verilmesi. Bu değerli vatan evladının uluslararası başarısının milletimiz tarafından takdir ve teşekkürü anlamına gelecek yerinde bir tercih olacaktır.