Türk Yurdu Yıllarında Tanıdığım Ercüment Kuran Hoca

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268



        Değerli tarihçi Ercüment Kuran’ın vefatıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun olan veya aynı bölümde ilmi hayata intisap eden eski nesle mensup hocalardan hayatta hemen hemen kimse kalmamış bulunuyor.

         

        Osmanlı döneminde asker olarak yetişen Hüseyin Mazlum Beyin oğlu olması sebebiyle eğitimli bir ailede dünyaya geldiği için akranlarına göre birkaç adım önde hayata başlamıştır. Babası askerlikten ayrıldıktan sonra sivil hayatta mühendis olarak çalışmış, İzmir körfezinde Konak’ta kıyıya bağlantılı ve halen mevcut bulunan Türk Ocağı binasını inşa etmiştir. Annesi Hayriye hanımın evlad-ı fatihandan olması hasebiyle Osmanlı havasının kuvvetle teneffüs edildiği ailede eğitime önem verildiği anlaşılıyor. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü yapan kardeşi Prof. Dr. Aptullah Erdoğan Kuran ile birlikte ilkokuldan sonra gittiği Sen Josef Fransız lisesinden mezun olmuştur. Aileden yetişen, ikinci nesle mensup bilim adamı olan halen yurt dışında bulunan yeğeni Prof. Dr. Timur Kuran’ın başarılarından iftihar etmiştir.

         

        Kuran’ı öncelikle lise öğrenciliğimden itibaren takip ettiğim Türk Kültürü dergisindeki yazılarından tanıdım. Yıllar sonra biraz uzun süren göçebe hayatımın sona ermesi 1996 yılından itibaren Ankara’da oturmaya başladıktan sonra bugünde olduğu gibi Türk Yurdu’nda cumartesi günleri öğleden sonra yapılan gündemsiz sohbet meclisinin sürekli müdavimlerinden biri olarak yakından tanıma fırsatını buldum, çokça dinledim. Evlerini ziyaretlerimizde rahmetli eşlerinin mükrim tutumuna benzer biçimde dergiye gelişlerinde elinde, yol üzerindeki pastaneden aldığı taze kekler ve meşrubat bulunan poşet bulunurdu. Sağlığında, rahatsızlığının başlangıç döneminde kolaylıkla bir araya getirilmesi güç olan, bilhassa yabancı dille yazılmış kitapların ağırlıklı olduğu ihtisas kütüphanesini kurucusu bulunduğu Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’ne vermekle toplumdan aldığını yine ona iade etme cömertliğini göstermişti. Meslektaşları, öğrencileri muhakkak onun bilim adamı ve hocalık yönlerine temas edeceklerdir. Bu yazıda Türk Yurdu’nda tanımaya çalıştığım Kuran hakkında gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

         

        Hacettepe Üniversitesi’ndeki görevinden akranlarının aksine olarak süresinden önce emekli olduğu için zamanı boldu. İnandığı doğruların arkasından durduğu, günlük çıkarların uzağından geçtiği ve hesabi değil hasbi olduğu için meslek hayatı inişli çıkışlı geçmiş, yurt dışında çok uzaklarda maişet gemisini yüzdürmek için çalışmak mecburiyetinde kalmıştı. Türkiye’de görev yaptığı yıllarda üniversite imkânları yanında ekseriyetle Dışişleri Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle çok sayıda milletlerarası konferans ve toplantılara katılmıştı. Bu toplantıların çoğunluğunu Osmanlı’dan tevarüs ettikleri kültür varlıklarını inkâr etmeye meyilli Afrika’nın kuzeyindeki Müslüman ülkelerde düzenlenenler teşkil etmiştir. Yaşının ilerlemesi sebebiyle çevresi daralmış, akranları oldukça seyrelmişti. Emekli günlerinde mutadı üzere her gün Milli Kütüphane’ye devam edip, günlük gazeteleri okuyup ülke ve dünya gündemini yakından takip etmiştir.

         

        Ankara’da düzenlenen alanı ilgili ilmi toplantıları dikkatle izlemiştir. Tebliğ sunanlara katkıda bulunmak, ilmi kisve giydirilmiş sunumlarda katılamadığı hususlarda söz alarak itirazlarını dile getirmek konusunda titizliği ve takipçiliği bilinmektedir. Bu hususta zaman zaman oturum yöneticileriyle keskin tartışmalara girmekten de kaçınmayacak derecede direnç göstermiştir.

         

        Dergide ki sohbetlerde geniş bir alanda tarihimiz, kültürümüz ve insan hazinemiz hakkında o kadar ilginç, çarpıcı, yazıya geçmemiş çoğunluğumuzun ilk defa işittiği bilgilerle karşılaştık. Hatıralarını yazması hususundaki telkin ve ricalara daima olumsuz cevap verdiler. Sohbetleri ses kayıt cihazı ile tespit etme teklifine de sıcak bakmadıkları için tarihimiz için önemli olacak birçok bilgi ve tecrübeyi beraberinde götürdüler.

         

        Ondan yıllar sonra aynı bölümden mezun olduğum için çok özel, birçoğu arkadaşı olan, yakından tanıdığı öğretim üyeleri zaman zaman sohbet konumuzdu. Onun rahle-i tedrislerinden geçtiği, Darülfünun sonrası Edebiyat Fakültesi’nin Tarih zümresinin öğretim kadrosunun tanınmış isimlerinden Ord. Prof. Dr. Ahmet Hamid Ongunsu’nun(1885-1967) sadece bilim adamı olarak değil dönemin hâkimi mutlakı tek parti yönetiminin İstanbul’daki perde arkasında yönetim erki olduğu bilgisi sohbet kırıntılarından zihnimizde kalanlardır. Mülkiye Mektebi mezunu olan Ongunsu, Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde çok değişik kademelerde bulunmuştur. Cumhuriyet döneminde Mülkiye Mektebi Müdürlüğü, Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğü gibi görevlerden Galatasaray Lisesi tarih öğretmenliğine indirildiğinde mücadele azmini kaybetmemiş,1939 yılında getirildiği Edebiyat Fakültesi Dekanlığı görevini 1948, Tarih zümresi ve Yakınçağ Tarihi kürsüsü başkanlığını ise emekli olduğu 1955 yılına kadar sürdürmüştür. İttihat ve Terakki’de başladığı siyasi faaliyette kazandığı tecrübenin CHP’deki çalışmalarında kendisine öncelikler kazandırdığı muhakkaktır. Bu liste, Kuran’ın onun hakkındaki değerlendirmenin yerindeliğini göstermektedir.

         

        Kuran, 22.09.1949 yılında mezun olduğu Tarih zümresine asistan olarak girdiğinde İstanbul’da Prof. Fahrettin Kerim Gökay, Vali ve Belediye Başkanı olarak büyük bir güç sahibidir. Bu statüsüne Mazhar Osman’ın çömezi olarak Türkiye’nin en yetkili asabiye hocalığı, perde arkasındaki etkili güç locaya mensubiyetin de ilave edilmesiyle hâkimiyetin doruklarına ulaşmıştır. Gökay’ın kız kardeşi Dr. Meşkure Eren Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü kitaplığının sorumlusu, eşi Ahmet Cevat Eren’de aynı bölümde Yakın Çağ Kürsüsü öğretim üyesidir. Kuran, günümüzde bile oldukça sıkıntılı olan kadro kapma mücadelesini, yaş olarak büyüğü olan, kürsü arkadaşı ve ilmi birikim itibariyle fersah fersah geride bırakacağı A. Cevat Eren’e karşı kaybetmiştir. Kadro dağıtımı gibi önemli bir konuda yetkili olan hocasının ihtiyacı olan ve o tarihte karaborsaya düşmesi sebebiyle bir türlü bulamadığı, araba lastiklerinin Gökay tarafından temin edilmesi bu tercihte belirleyici rol oynamıştır. Bu olayı naklederken ilgililer hakkında olumsuz ifadeler yerine mizahi bir üslubu tercih etmiştir. Kuran, başka olumsuzlukların da eklenmesiyle 29.4.1959 tarihinde istifa ederek görevinden ayrılmıştır. Fakülte’deki birinci yılımda A. Cevat Eren’in yakınçağ bibliyografyası dersini takip ettim. Erzurumlu bir aileden gelen, Devlet tarafından gönderildiği Almanya’daki doktora çalışmalarını II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine yarıda bırakarak dönen, ilmi derinliği bulunmayan hocamızın hayattaki en büyük başarısı Gökay ailesine damat olması kabul edilebilir. Ongunsu, öğretim üyeleri açısından hatalı tercihleriyle Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nün önünü tıkamıştır. Cemal Tukin ve Eren’in bulunduğu kürsünün asistanı yoktu ve esas sertifika olarak öğrenciler tarafından tercih edilmemekte idi. Kuran, hocası Tukin’i vefatında yazdığı nekroloji yazısında her şeye rağmen oldukça olumlu ifadeler kullanmıştı.

         

        Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerine basılmış bir doktora tezi bulunan Meşkure Hanım şık giyimini daima çeşitli şapkalarla takviye ediyordu. İstanbul’un rutubetli yaz sıcağında bile başından eksik olmayan şapkaların sırrına yine Kuran hocamızın meclisinden işittiklerimle vakıf oldum. Hanımefendi dazlak olan başına taktığı peruğu ancak şık şapkalarla düzgün tutabilmekte ve gizlemekte imiş. Bu bilgiyle onun Kıpçak ellerinden inen atalarından tevarüs ettiği tipik özelliklerden biri olan yumuk gözlerinde kirpik ile kaşlarının bulunmaması da açığa çıkmıştı.

         

        Bilimsel düşünme anlayışına sahip olmanın gereği olarak dogmatik bilgiye, klişelere karşıydı. Tarihi hadiseler ve günümüze yansımalarını ihtiva eden sohbetlerdeki tartışma konularında heyecanlanır, sesinin tonu yükselir ve muhalif sözler duymak isterdi. Mizacen kibar, saygılı ve munis yapıda olan, dinleyenleri arasında yaş olarak kendisine en yakın durumda bulunan Necmettin Sefercioğlu hocamızın sessizce kalmasına ara sıra hiddetlenir, itiraz etmesini beklerdi. Görev yaptığı sırada çevresindeki genç bilim adamlarıyla ilişkilerinde bu tutumunun tezahürlerinin nasıl olduğunu hakkındaki yazılara nasıl yansıyacağını merakla beklediğimi vurgulamak isterim.

         

        Mustafa Kemal ve Cumhuriyetin ilk dönemleriyle ilgili yabancı arşiv belgelerine dayanan geniş bilgileri vardı. Bu birikimini bu konuda hacimli bir çalışma haline getirdikleri söylenemez. Bu hususta yöneltilecek eleştirilere karşı açıklamalarda bulunurdu. Cumhuriyetin ilk dönemleriyle ilgili tarafsız çalışmalar yapılması için şartların olgunlaşmadığı açıklaması, kendisinin bu konuda haksız yere yargıya düştüğü bilindiği için kabul görmüştü.  Hacettepe’deki dekanlık, bölüm başkanlığı dönemi ile ilgili tespitleri dikkat çekiciydi. Rektör, Doğramacı’nın bilinen esnekliği ve yetenekleri ile ilgili anekdotları sözlü olarak kaldı. Hacettepe’de birlikte görev yaptıkları Prof. Dr. Osman Okyar, babası Ali Fethi Okyar ile ilgili sohbetlerimiz de oldu. Mustafa Kemal’in mücadele arkadaşı Fethi Okyar’ın bir kardeşinin komünizm öncesi dönemde Yugoslavya’nın Paris’teki elçisi olduğunu ve Türkçe bilmediği hatırımda kalmıştır. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz tarih hocalarının Ankara’daki omuzdaşlarıyla egemen oldukları 1982 öncesi Türk Tarih Kurumu’na üye seçilemediğine hayıflanırdı. Bu kurumlara seçilme kriterinin salt ilmi birikimle sınırlı olmadığını muhakkak biliyordu.

         

        2006 yılına geldiğimizde dergiye ziyaretleri seyrelmişti. Bunun sebebini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1956 yılı mezunu, iyi bir hikâye yazarı olan eşleri Fatma Nebahat hanımın 16.09.2006 tarihinde vefat etmelerinden sonra öğrendik. Cenaze merasimine Ankara dışında bulunduğum için katılamamıştım. Kısa bir süre sonra gelen Ramazan Bayramı’nın ilk günü Ali Birinci ile önce Turhan Yörükan’ı daha sonra hocayı ziyarete ve taziyeye gittik. Evde kızı, damadı ve ileri derecede Alzheimer hastası olan dünürü Devlet Tiyatrosu emekli sanatçısı Hüsnü Nur Bartu vardı. Uzun bir aradan sonra gördüğüm hocanın, daimi ziyaretçisi olan Birinci’yi tanıdığını beni seçemediğini fark ettim. Bayram tebriki için telefon eden emekli bir meslektaşını da hatırlayamadığı konuşmalarından belli olmuştu.  Dünürünün duçar olduğu hastalığın başlangıç safhasında olduğu anlaşılıyordu. Kızları, 2004 yılında vefat eden ağabeyinin kaybının babasının rahatsızlığını tetiklediğini belirtti. Hoca evlat acısını içine atmış, etrafına duyurmamıştı.

         

        Hayatta kalan tek evladı olan kızı, ileri yaşta ve rahatsız olan iki büyüğüne bakmak için erken emekli olmuş ve babasını İstanbul’a götürmüştü. Bu ziyaretten sonra kendisini görmedik, haberlerini almaya çalıştık. Kaçılması mümkün olmayan gün geldiğinde bu kubbede hoş bir seda bırakarak giden mutlu insanlar safına katıldılar. Mekânı cennet olsun.