Mükemmeli Arayan Adam Kemal Âlemine Rıhlet Etti

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265



                    Bundan on sene kadar evvel Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü, bir vefa borcu olarak kendisine bir armağan çıkarmaya karar vermişti. Bu vesileyle benden de bir yazı istenmişti. Ben de yazımın başlığını Mükemmeli Arayan Adam koymuştum. Çünkü o, ömrü boyunca mükemmeli aradı ve mükemmelin peşinden koştu.

         

        Bahsetmek istediğim zat, Prof. Dr. Haluk Karamağaralı’dır. 1956 senesinde fakülteye geldiğimde o, Ord. Prof. Suut Kemal’in yanında sanat tarihi asistanı idi. Suut Kemal’in İslâm Mimarisi derslerine mutlaka katılırdı. Kendisi devamlı Sanat Tarihi Enstitüsünde bulunur ve orada çalışırdı. Kendisini dersimize gelmesinden önce tanıdım. Benim Türk Ocağı Genel Merkezine gittiğimi öğrenmiş, zannederim merhum Hikmet Tanyu’dan öğrenmiş. Zaten Türk Ocağına pek gelmezdi, daha çok Hikmet Bey gelirdi, fakat oradaki gelişmeleri ve programları takip ederdi. Bir gün beni çağırdı, kısa bir tanışmamız ve konuşmamız oldu. Ondan sonra münasebetlerimiz gelişerek devam etti.

         

        Haluk Karamağaralı, ciddi, daima vakûr, az gülen, çok çalışan, yaşından beklenmeyen bir olgunluğa sahip, temiz ve şık giyinen, zevk-i selîm sahibi bir kimse idi. Estetik zevk tabiri, zevk-i selîmin karşılığını veremez. Çünkü zevk-i selîm, aynı zamanda, hiss-i selîm ve akl-ı selîm ile beraber bulunmayı gerektirir. Bu üçlü iyi işlerse, oradan kalb-i selîm doğar ki bu da ahrette insanı kurtaracak olan temizlenmiş kalptir. Haluk Bey, bu zevk-i selîmini giyinişine, hareketlerine ve konuşmalarına aksettirebilen nadir insanlardan biri idi. Çok konuşmaz, çok konuşmayı da sevmez, sululuğa prim vermezdi. Otorite telkin eden bir görünüşle karşısındakini etkileyen bir şahsiyete sahip idi. Hatta rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti arkadaşı olmasına rağmen hoş karşılanmayan bazı esprilerinden dolayı onun hakkında şöyle derdi: “Osman, bir espri için koca bir hakikati feda edebilir

         

        Haluk ağabey, çok titiz çalışan bir kimse idi. Bu sebeple ona kolay kolay bir şeyi beğendiremezdiniz. Bizzat kendisi, kendi çalışmalarını, yazdıklarını beğenmez; onları yırtar atar, tekrar yazar, yine beğenmez, yine yırtardı. Bu yüzden doktorasını bir türlü bitiremiyordu. Hocası başta olmak üzere, dostları doktora tezini bir an evvel tamamlayıp teslim etmesini defalarca rica ederler, o yine bildiğinden şaşmazdı. Bu fakir de bir gün “Ağabey mükemmelin peşinde koşuyorsun ama mükemmeli yakalamak imkânsız gibi bir şey. Kim mükemmel ve şaşmaz bir şey yazabilmiş ki!” demişti. O, haklısın der, yine yoluna devam ederdi. Nihayet çok gecikmiş olarak doktora tezini tamamlayabildi. Doçentliği ve Profesörlüğü de gecikti.12 Eylül müdahalesi olmasaydı belki Profesör de olmayacaktı.

         

        Esasen kendisi, unvana, şöhrete, makama, mevkie, paraya önem veren bir kimse değildi. Bu gecikmelerde biraz da böyle şeyleri mühimsemeyişinin tesiri vardır. Kendi anlattığına göre, profesörlüğü yaklaştığı sıralarda bir gün Masonlar derneğinden, mason olması teklifi gelmiş. Haluk ağabey, teklifi reddetmiş. Teklif getirenler, kendisini tehdit etmişler, “Profesör olamazsın, seni Profesör yaptırmayız” demişler. Haluk ağabeyin verdiği cevap tam onun karakterini aksettiren bir cevaptır; onun cevabı Profesör olmak için eşik yalayan, kapı kapı dolaşıp el-etek öpenlere ithaf olunmalıdır. Cevabı şöyle: “Mezar taşımda Profesör yazmayıversin, kaç kişinin mezar taşında Profesör yazıyor. Profesör yazınca beni öte dünyada kurtaracak mı?”

         

         

***

 

        Daha önce de yazmıştım; Haluk Bey, yetkilerini iyi kullanır, bunlara en küçük bir müdahaleye müsaade etmez, otoritesinden hiç bir tavize yanaşmazdı. Bu çerçevede şu hatırayı anlatabilirim, tabiatıyla yine bu münasebetle Bursa gezisini de anlatma fırsatı bulmuş olacağız.

         

        1961 Senesi 15 Mayısında, Haluk Bey, Sanat Tarihi Enstitüsü adına Bursa’ya bir haftalık sanat tarihi gezisi tertip etti. Bu geziye sadece isteyen son sınıf talebeleri katılabilirdi. Zaten masrafları Fakülte veriyordu. Geziye Sivrihisar’dan başladık. Orada Selçuklu eseri olan bir Ulu Cami varmış. Bizi o camiye götürdü. Haluk Hoca caminin tarihî, dinî ve sanat özelliklerini teferruatıyla bir bir anlattı. Oradan Bursa’ya ulaştık. Çelikpalas’ın karşısındaki Kaplıca oteline indik. Her gün kaplıcadan istifade etmeyi de ihmal etmedik. Bir hafta boyunca Bursa’daki bütün Osmanlı eserlerini gezdik. Hoca sanat eserlerini bütün incelikleriyle anlatıyordu. Sanat bilgisini, dinî ve tarihî bilgilerle destekleyerek izah ediyordu. Mesela Yeşil Camiyi anlatırken pencere kapaklarındaki zikzaklı çıtaların niçin yapıldığını şöyle anlattı: “Bu çıtalar, güneşin sabahtan akşama kadar pencereye vuruşuna ve bu vuruşta güneş ışınlarının kuvvetlenip zayıflamasına göre çok farklı görüntüler ortaya koyar” Bunu anlatırken pencere kapağını da eliyle oynatarak bu harika değişimi bizzat gösteriyordu. Tabiî arkasından işin felsefî izahını yapıyor, böylece bu sanat şaheserlerinin arkasında yatan dünya görüşünü, inancı ve felsefî temeli tamamlıyordu: “Arkadaşlar!  Bu çıtaların bu şekilde çakılmasındaki esas maksat nedir, bilir misiniz? Bakın ben size söyleyeyim: güneş ışınlarının durumuna göre görüntünün dalgalı bir şekilde değişmesi İslâm inancının, dünya görüşünün ve felsefesinin esasını teşkil eden dünyanın değişkenliğini, kâinatın ve bütün varlıkların faniliğini, geçiciliğini vurgulamakta ve dolayısıyla baki bir âlemi unutmamak gerektiğini hatırlatmaktadır. Görüldüğü gibi bu faniliği ve değişkenliği, sanatkâr bir kaç çıta ile çok vecîz bir şekilde ifade etmiştir.” Burada bir hususu daha ehemmiyetle tebarüz ettirmek icap etmektedir: Yeşil Camiye adını veren, duvarlarını süsleyen yeşil çinilerdir. Bu çinileri taklit etmek kolay değildir. Asıl mühimi bu yeşil çinilerin tonlarıdır. Haluk ağabeyin ressamları bile şaşırtacak ve kıskandıracak bir sanat inceliğine, burada özellikle işret etmek istedim. Dedi ki “Arkadaşlar! Bu camideki yeşil çinilerin tonların seçebiliyor musunuz? Ben bu yeşilin 428 (evet dört yüz yirmi sekiz) çeşit tonunu tespit ettim.” İşte renklere, konuya ve sanata hâkimiyet budur. Yeşil rengi tablolarında en çok kullanan ressam olarak, yanılmıyorsam, Cézanne bilinir. Eminim bu meşhur ressam, Haluk Bey’in bu tespitini görseydi, önce şaşkına dönerdi, sonra da kıskançlığından çatlardı! Çünkü bir rengin dört yüz küsur tonunu tespit etmek bir maharet işi ama bu tonları çini üzerinde belirtmek ayrı bir deha işi olmalı.

         

        Böylece biz Yıldırım Külliyesini, Hüdavendigâr camiini, Ulu camiyi, Orhan Bey camiini, Muradiye’yi, türbeleri, Süleyman Çelebi’nin türbesini, Osman ve Orhan Gazi Hanların türbelerini ve Karagöz’ün mezarını ve daha pek çok tarihî eseri, çok zevkli bir şekilde ziyaret ettik. Haluk Bey’in doyurucu izahlarıyla mutmain olduk. Süleyman Çelebi’nin üstü açık türbesini ziyaret ederken kendisinin çok sevdiği ve Osmanlıya has olması dolayısıyla bize de sevdirdiği Bursa kemerini bizzat gösterip bir izah etmesi vardı ki dinlemeye doyamazdınız. Benim gözümde Bursa, hâlâ en güzel -Bu gün bu güzellik bir hayli kayboldu- Osmanlı ve Türk şehri olarak burnumda tütüyorsa, bunun birinci sebebi Haluk ağabey’in bize sanat, tarih ve din şuurunu birlikte veren izahlarıdır. Ben fırsat bulup Molla Fenarî’nin, Üftade hazretlerinin, Emir Buharî hazretlerinin türbelerini ve benzerlerinin türbelerini de özel olarak ziyaret ettim. Daha doğrusu Osmanlının bıraktığı manevî havayı sokak sokak koklamağa çalıştım. Daha sonraki ziyaretlerimde de aynı yaptım ve çocuklarıma da onun o güzel izahlarından aklımda kalanları yerinde naklettim.

         

        Tabiî Haluk Bey, Bursa’nın içiyle de iktifa etmedi. Programa İznik’i de almıştı. İznik’teki Osmanlı eserlerini de bize bir bir ve etraflıca tanıttı.

         

        Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim. Kendisi, arkeolog olduğu halde Roma, Bizans eserlerini bize tercih etmeyen bir anlayışa sahipti. Zaruret olmayınca onlardan bahsetmezdi. Gezinin sonunda tabiatıyla bir de Uludağ gezisi vardı. Kumanyalar hazırlanmıştı. Uludağ’a çıktık. O zamanlar Uludağ’da hiçbir otel yoktu. Kayak tesisleri de yoktu. Tam bir tabiî dağ idi. Karlar da tam erimemişti.  Akşama kadar gezdik, dolaştık, eğlendik. Akşam saat altı olunca arkadaşlar, “Daha gitmeyecek miyiz? Haydin gidelim” gibi lâflar etmeye başladılar. Ben de Haluk ağabeye olan yakınlığımdan cesaret alarak “Toplanın arkadaşlar, gidiyoruz.” gibi münasebetsiz bir lâf ettim. Tabiatıyla hemen fırçayı yedim. Haluk ağabey, ileriden gürledi: “Burada emirleri sadece ben veririm, senin böyle bir yetkin yok.” Dersimi almıştım, özür diledim.

         

***

         

        Haluk Bey, milliyetçiğin lafını etmez, ticaretini yapmaz, havasını atmaz ama onu yaşar ve yaşatırdı. Kendisi zaten, 1953’te Milliyetçiler Derneği kapatıldığı sırada genel başkan idi. O, müesseseleri iyi tanır, tanıtır ve tarihî bilgilerle desteklediği derslerinde millî şuuru kuvvetlendirmeyi hedeflerdi.       

                                            

        Haluk ağabey, inandığı, güvendiği kimseleri, sonuna kadar müdafaa eder, arkasında durur, değişen şartlara göre onları yüz üstü bıkıp gitmezdi: Ben Pamukpınar öğretmen okulunda iken okuldaki faaliyetlerimden ve öğrenciler üzerindeki tesirlerimden rahatsız olan Sivas’taki bazı aşırı solcuların gayretleri ile bakanlık emrine alınmıştım. Bütün İstanbul gazetelerinde hakkımda kasten yanlış haberler çıkartılmış ve öğretmenlikten atılmaklığım hususunda köşe yazıları yazılmıştı. Ankara ‘ya geldim. Eski dekanımız, rektörümüz ve hocamız Suut Kemal Bey, CHP kontenjanından kurucu meclis üyesi olmuştu. Ona gittim, durumu anlattım ve yardım istedim. Ertesi gün Fakülteye geldim ve hemen Haluk ağabeyin yanına girdim. O şöyle konuştu. Süleyman Bey!(Daima Bey diye hitap ederdi) Dün buraya Suut Bey geldi, dekan Neşet Beyi çağırdı. Senin kendisini ziyaretinden bahsetti. Kim olduğunu sordu. Neşet Bey de dedi ki “Bırak şu serseriyi, gitti orayı karıştırdı, ortalığı berbat etti. İlgilenme. Gazetelere düştü. Ne hali varsa görsünŞimdi sen git dekanı ziyaret et, hiçbir şey duymamış gibi durumu anlat. Hâlbuki ben hadiseden bir süre önce Dekan beye bu tehlikeyi anlatmıştım. Ben Haluk ağabeyin dediğini yaptım, Dekana daha önceki sözlerimi hatırlattım ama Neşet Çağatay’ın ölünceye kadar hakkımdaki kanaati değişmedi.

         

        1971 senesinde İlahiyat fakültesine asistan girdikten kısa bir zaman sonra Fakülte yönetim kuruluna asistan temsilcisi olarak seçildim. O zaman Haluk ağabey beni destekledi. Fakat benim seçilmemi hazmedemeyen bir grup aleyhime çalışmaya başladı. Dekan da usul hatası yaptığı için seçim yenilendi. Bu ikinci seçimde de bana destek oldu. Haluk ağabeyin buna benzer pek çok konuda yakın desteğini ve sıcak yardımını gördüm.

         

***

         

        Haluk Karamağaralı, bulunduğu müesseseyi, çalıştığı kurumları yüceltmek, itibarını yükseltmek ve onlara şahsiyet kazandırmak için elinden geleni yapardı. Bunları İlahiyat Fakültesi için de yaptı. İlahiyat Fakültesini kendi tasallutu altına almak için büyük gayret sarf eden bir hocalar grubu vardı. Bunlar devrimci geçinir, kendileri gibi düşünmeyenleri malum damgalarla damgalayıp yaftalarlar, sonra da bir takım üst makamlara jurnalleyip gammazlarlar. Bunlar, Fakültede gerici faaliyetler arttı, laiklik dışı öğretim yapılıyor gibi jurnallerle fakültenin senelerce önünü kesen, ilerlemesini önleyen kimselerdi. Bunların birçoğu ilmî yetersizliklerini ideolojik faaliyetlerle kapatmaya çalışırlar, bunun için de kendilerine rakip gördükleri hocaları gayrimeşru yollarla bertaraf etmeye çalışırlardı. Bunlar fakültenin aleyhinde çalışmakla beraber aynı zamanda fakültenin imkânlarından da en çok istifade eden kimselerdi. İşte Haluk Bey bunlarla gayet sessiz, fakat bir o kadar müessir olan mücadeleyi ömrü boyunca devam ettirdi. Tabiî bu mücadelede yalnız sayılmazdı, destekçileri vardı. Kendisinin makam mevki, şöhret, maddiyat gibi endişeleri olmadığı için daima medenî cesaretini ortaya koyardı. Ama bunu, rastgele ve gösteriş olsun, kahraman desinler diye değil, usulünce, siyasettin şartlarına uygun şekilde sessiz ve derinden yapardı, ortalarda gözükmez, hiç yokmuş gibi davranır, netice alırdı. Pek tabiî olarak bunu da memleketin ve milletin hayrına yapardı.

         

        Haluk Bey, vefalı insandı. I954’de Fakültenin hocalarından Prof. Hamdi Ragıp Atademir ve Prof. Mehmet Karasan DP’ den milletvekili olmuşlar, sonra da Yassıada’da mahkûm edilmişlerdi. Hapisten çıktıktan sonra bunlar fakülteye dönmek istediler, fakat o grup bu hocaları aldırmadılar. Emekli maaşı bağlanmadığı için onlar aç kalmışlardı. Nitekim Osman Turan’ı da kendi asistanının fakültesine aldırmadığı söylenir. İşte onların ilahiyat fakültesine dönmelerini temin için uğraşanların başında Haluk Bey gelir. Bu gayretinde de muvaffak olmuştu. Kendisinin çevresi genişti, Siyasilerden, askerlerden (Mesela orgeneral Semih Sancar, kendisinin fakülteden askerlik hocası idi.) tanıdıkları vardı. Bunlarla irtibatı kesmezdi.

         

        Haluk Bey, fakültede başörtülü talebeleri, cezalandırmak veya fakülteden tart ettirmek için uğraşan gruplara karşı da o talebelerin yanında durmuş, onları desteklemiş, onlara akıl vermiş, onların ileri gelenleri ile her zaman görüşmüştür. Bunda da muvaffak olmuştur.

         

        Haluk Bey, İlahiyat fakültesinde klasik dinî musıkîmizin ilmî olarak araştırılmasını ve okutulmasını temin eden kişidir. Batı müziği eğitimi almış olan ve solcu bilinen Gültekin Oransay’ı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasından asistan olarak aldı ve ona doktora yaptırdı. Oransay’ın Türk müziğini bilmediğini söyleyenler vardı. Ben bizzat kendisine sordum, hakikaten bilmiyor mu? Diye. Dedi ki “Süleyman bey Türk musıkîsinin inceliklerine dair bazı soruları imtihanda özellikle sordum ve hepsine cevap verdi. Doğrusu ben de hayret ettim” Zannediyorum, imtihan jürisinde İsmail Baha Sürelsan gibi meşhur bir bestekâr da vardı. Demek ki Haluk Bey, Türk musıkîsinin inceliklerine vakıf olup onun öğrenilmesi ve icrası için ilmî ve hukukî bir zemin hazırlamıştı. Bu gün A.Ü. İlahiyat fakültesinin Türk Müziği Anabilim dalı varsa ve burada yüksek lisans ve doktora yapılıyorsa ve bu unvanlara kavuşmuş musikişinaslar varsa, beste yapan, TRT Korosunda yer alan musikişinaslar varsa, bunlar hepsi Haluk ağabeyin açtığı çığırın ve ortaya koyduğu imkânların neticeleridir.

         

                                                      

***

         

        1967’de başlattığı Ahlat kazılarına büyük bir önem veriyordu. Her yaz, bir kısım talebeleri de yanına alarak gider, yaz boyu kazı yapardı. Bir gün sordum:  ağabey gidiyorsunuz, bu kadar emek çekiyorsunuz, bir şeyler çıkıyor mu yahut neler çıkıyor? Dedi ki toprağın altından çıkarmağa çalıştığımız eserlerin çoğu Orta Asya’daki Türk eserlerinin, kümbetlerin ve benzerlerinin aynı. Daha da neler çıkacak bakalım.

         

             ***

         

        Semih Sancar kendisini zaman çağırır, kendisinden muhtelif konularda bilgi alırdı. Bilhassa Genelkurmay Başkanı olduğu 1974-78 seneleri arasında sıkça görüştüklerini biliyorum.

         

         

        1960 darbesinden önce ve sonra da Türkeş Bey ile teması vardı. Ona eğitim konusunda bir hayli yardımı oldu. Hatta 147’ler listesinin Ankara kanadının hazırlanmasında tesirli olduğu söylenebilir.

         

            ***

         

        Haluk ağabey ile muhtelif sempozyumlarda ve bazı komisyonlarda beraber çalıştık. Mimar Sinan Yılında yapılan sempozyumda benim de bir tebliğim vardı. “Risalet’ül-Ebniye”  Mimar Sinan’a Atfedildiği için ona dayanarak bir tebliğ hazırlamıştım. Haluk Bey, yanılmıyorsam oturum başkanıydı. Tebliğin sonunda benim tebliğimde yer alan bazı yanlış bilgileri hemen oracıkta, herkesin gözü önünde ânında tashih etti. Yanlış bilgiye, yanlış bilgilendirmeye tahammülü yoktu.

         

        

***

                   

        Zaman zaman telefonla haberleşiyorduk. Geçen sene bana hem eşi merhume Beyhan Hanım ve kendisi ayrı ayrı telefon ettiler. Kültür Bakanından randevu istemişler, fakat bir türlü alamamışlardı. Ahlat kazılarıyla ilgili dertlerini anlatacaklardı. Benim tanıdığım bir bakan vasıtasıyla randevu almamı istediler. Fakat bunda muvaffak olamadık. Kendisine durumu bildirdim ve özür diledim. Umarım kızı Nakış Hanım bu randevuyu alır da problemlerini hallederler.

         

 

***

                   

        Vefatından bir ay kadar evvel Beyhan Hanımın vefatı üzerine evine taziye ziyaretine gittim. Oturup kalkmakta güçlük çekiyordu. Fakat zihni ve hafızası canlı idi. Başsağlığı diledim. Beyhan hanımın ruhu için Kur’an okumak istediğimi söyledim. Memnun oldu. Kur’an’ı huşu içinde dinledi. Biraz konuştuk. Fazla konuşmaya mecali olmadığı anlaşılıyordu. Daha fazla rahatsız etmek istemedim. İzin istemeden önce makalelerini kitap haline getirilmesinin çok iyi olacağını söyledim. Toplanmakta olduğunu söyledi. Ahlat kazılarının nasıl gittiğini sordum. Kızı Nakış hanımın kendilerinden de daha iyi kazılar yaparak götürdüğünü, bundan da ziyadesiyle memnun olduğunu belirtti. Senelerden beri Selçuklu sanatı üzerinde çalıştığını biliyordum. Bu husustaki kitabının akıbetini sordum. Kitabın üç cilt olacağını, birinci cildinin bittiğini söyledi. Diğer ciltleri O. A. tamamlayamaz mı, diye sordum. Onların işin kolayına kaçtıklarını, derinliğe inmediklerini, oradan buradan derleyip kitap haline getirdiklerini, bu sebeple onların böyle şeylerle uğraşmadığını, uğraşsalar da kolaycılıktan dolayı yapamayacaklarını ifade etti. Burada da hocanın mükemmeliyet tutkusu, kendisini göstermişti. Yoksa o üç ciltlik kitap abidevî bir eser halinde çok önceden gün yüzüne çıkmış olurdu. Fakat bu eseri de değerli kızı Nakış Hanımın tamamlayacağına itimadı tamdı.

         

                    Allah’ın rahmeti, bereketi, af vü mağfireti üzerine olsun, mekânı cennet olsun. Amin!