Nevzat Kösoğlu

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264



        Nevzat KÖSOĞLU: AB Süreci, Türk Milliyetçiliğinin Geniş Kesimlere Yayılmasına Sebep Oldu

         

        

         

        Geçtiğimiz günlerde Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından Söğüt’te düzenlenen Türk Milliyetçisi aydınların katıldığı tartışma programının katılımcıları arasında yer alan ve Temmuz ayı içerisinde Mecliste yapılan törenle Türkiye Büyük Millet Meclisi Üstün Hizmet Ödülü verilen Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı ve yazar Nevzat Kösoğlu ile Milliyetçilik tartışmaları üzerine konuştuk.

         

         

         - Hocam, yakın zaman önce Türkiye Büyük Millet Meclisi Üstün Hizmet Ödülü almaya layık görüldünüz. Öncelikle bunun için tebrik etmek isterim.

         

        Teşekkür ederim.

         

        - Geçtiğimiz günlerde Söğüt’te Türk Milliyetçisi aydınların katıldığı bir çalıştay yapıldı. İçeriğine geçmeden önce, toplantı hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız? Toplantı verimli geçti mi, bir ilk teşkil eden bu toplantıların Türk milliyetçiliği fikriyatına bir katkıda bulunacağını düşünüyor musunuz?

         

        - Toplantı güzel geçti ama bu tür toplantıların Türk düşünce hayatına katkıları konusunda fazla mübalağalı olmamak gerekir. Netice itibariyle, bir fikrî istişare de olsa, bir fikir tartışması ortamı da olsa, oraya katılan insanlar bu konular üzerinde düşünen ve yazan kimseler olduğuna göre, hem onlar için hem onların gelecekte yazıp çizecekleri ve kamuoyuna yansıyacak olan birikimler bakımından faydalı olmuştur.

         

        Ayrıca, toplantının Söğüt gibi bizim için manevi, tarihi kıymeti çok olan bir yerde yapılmasının yarattığı bir hoş hava da vardır ki, ondan da bütün katılımcılar memnun olmuşlardır.

         

        - Toplantıda oturum konularından birini oluşturan, Ulusalcılık-Türk Milliyetçiliği üzerine görüşlerinizi alabilir miyiz?

         

        - Şimdi, bu konuşmaya bir dibace olmak üzere bir şeyi söylemek lazım, o da şudur: Türkiye’de bildiğimiz gibi bir zamanlar “uydurmacılık” diyebileceğimiz, dilde değişimci, yenilikçi bir hareket olmuştu. Bu hareket tepkiler de çekmişti ve iki düzeyde tartışılmıştı. Birisi “Dil, tabii bir gelişmeye tabidir, dile dışarıdan müdahale edilemez. Bu tür müdahaleler dilin yapısını da bozar, zenginliğini de tahrip eder” şeklinde olmuştur. Ve kelimeler üzerinde tartışmalar sürdürülmüştür. Uydurulan kelimenin Türkçenin yapısına uygun olup olmadığı tarzında genellikle tartışmalar devam etmiştir.

         

        Bir de bunun asıl önemli bir yönü vardır; kültür bağlantılı olarak dil meselesi üzerinde tartışmak. Bunun üzerinde çok fazla durulmamıştır. Ehemmiyeti yeterince öne çıkarılmamıştır. Bunu en açık şekliyle ifade eden Nurullah Ataç olmuştur.

         

        Bunun esası nedir? Dili kültür değişmesinin bir aracı olarak kullanmak. Zorlamalarla, uydurmalarla, neyle olursa olsun dildeki değişmeleri Türkiye’deki kültür değişmelerinin bir vasıtası olarak kullanmak. Doğrudan doğruya dilin gelişmesi değil de kültür değişmesinin bir vasıtası olarak kullanmak. Bu çok önemli bir yaklaşımdır. Ataç diyor ki “Batı kültürüne geçebilmemiz için milli kültürümüze ait birçok terimlerin ve kelimelerin atılması lazım. Bize yeni bir dil lazım.” Çünkü “Selamün aleyküm” dediğin sürece, senin o İslami köklerle, bağlantılarla irtibatını koparmak mümkün değildir. “Hoş geldin, güle güle, Allahaısmarladık” dediğin sürece senin o köklerden koparılman ve batılı hayat üslubuna geçmen mümkün değildir. Ne yapmak lazım; dili değiştirmek, eski kelimeleri unutturmak lazım, onun yerine yeni kelimeler koymak lazım ve yeni kelimelerin muhtevasını da batı kültürüyle doldurmak lazım.

         

        Bu çok önemli ve kendi batılı içerisinde de çok doğru, çok sağlam bir yoldur. Yani yapılan iş belki batıldır ama kendi mantığı içerisinde çok doğrudur. Hakikaten bir kültürü yok etmek, bir kültürden başka bir kültüre geçmek istiyorsanız, yapacağınız ilk şey dili tadil etmek, değiştirmektir. Ataç, sonuna kadar bu fikrine sadık kaldı.

         

        Enteresan bir şeydir ki bu fikri açıkça ifade eden bir diğer kimse İsmet İnönü oldu. O da kendisiyle yapılan bir mülakatta, açık bir tarzda, “Biz, dili batılılaşmanın bir aracı olarak kullanmak istedik” der.

         

        Dil, bildiğimiz macerasına devam ediyor. Buradan ulusallaşma ve milliyetçilik konusuna geldiğimiz zaman, görürüz ki Milliyetçilik diye yüz yıldır kültürümüzde, literatürümüzde var olan bir kavramın yerine ulusalcılık kavramının oturtulması sadece bir kelime değişikliğinden ibaret değildir. Kavramın temelinde bir yabancılaşma, bir gayri milli istikameti oturtma gayreti vardı, demin söylediğim dildeki genel temayülle ortak olarak.

         

        Millet kelimesi Türk kültürüne yerleşmiş, köklü bir kavramdır. Daha evvel millet, dinî gruplar için kullanılan bir tabirdi. Müslüman milleti, Hıristiyan milleti, Yahudi milleti gibi. Osmanlı’nın yönetim sistemi de zaten bu milletler esasına, dini gruplar ayrımı üzerine kuruluydu. Sonra, aşağı yukarı Ziya Gökalp ile birlikte 19, 20. yüzyılın başlarından itibaren millet kavramı bugünkü anlamında, yani milli gruplar anlamında kullanılmaya başlandı. Ve bu kavram, aşağı yukarı yüz yıl Türk kitabiyatında, edebiyatından şiirine, felsefesine kadar kullanıldı, işlendi ve millet, milliyet olarak, milliyetçilik olarak bir anlama oturdu.

         

        O anlam bizim için yerlidir. Niçin yerlidir? Çünkü bizim milliyetçilerimiz tarafından kullanılan bir kavramdır. Bizim mütefekkirlerimiz tarafından muhtevası oluşturulmuş bir kavramdır. Bizim yazar ve şairlerimiz tarafından kullanıla kullanıla bu hale gelmiş bir kavramdır. Bize aittir. Yani millet kelimesinin yahut milliyetçilik fikrinin batıdaki nasyon-nasyonalizmin kuru bir karşılığı olarak, tercümesi olarak almak doğru değildir ve bu yüzden zaten milliyetçilik dediğimiz zaman, batıda çok antipatik karşılanır, çünkü onlar nasyonalizmi anlarlar. O biraz farklıdır ve daha çok hastalıklı bir tutumun ifadesidir. Batı ondan hoşlanmaz. Şuur altında vardır da görünüşte hoşlanmaz.

         

        Şimdi, bizdeki öyle değildir. Biz kendi milliyetçiliğimize kendi millet oluşumumuza göre bir kültür tarifi oturtmuşuz. Bu tamamen yerli ve milli bir kavramdır. Kökü de bizde olan bir kavramdır. Bu kavramı kullanarak, ona yüzyıl içerisinde verilmiş olan anlamın dışında bir anlam yüklemek mümkün değildir. Niye, çünkü yüzyıldır millet dediğin zaman, milliyetçilik dediğiniz zaman Gökalp’den bu yana bütün insanlar yazmış, çizmiş, okumuş, bunun ne anlama geldiği, eni boyu belli. Buna yeni bir mana izafe edemezsin. Bir tarafını kısıp bir tarafını uzatamazsın. Muhtevasını değiştiremezsin. Oturmuş bir kavramdır bu.

         

        O zaman ne yapılacaktır? Milliyetçiliğe farklı bir anlam, farklı bir muhteva yüklemek istiyorsanız, o zaman yapacağınız ilk şey bir defa, bu millet, milliyet kelimelerini atmaktır. Başta yapıldığı gibi. Millet ve milliyet kelimesini atarak onun yerine ikame edeceğiniz yeni bir kelimenin muhtevasını dilediğiniz gibi belirleyebilirsiniz.

         

        Türkiye’de ulus ve ulusçuluk kavramı altında yapılmak istenen şey, başta anlattığım şeye tamamen uygun bir tarzda yapılmıştır. Ulusçuluk, milliyetçiliğin yerine ikame edilmeye çalışılmıştır ama milliyetçiliğin muhtevasında değil bir başka muhtevada ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ki maksat, zaten o yeni muhtevayı oturtmaktır.

         

        Peki, bu nedir dediğimiz zaman, burada ulusçuluk derken, milliyetçiliğin çağrıştırdığı birtakım kültürel değerlerin dışında bir başka çağrışım yaratmaya çalışıyorlar. Yani milliyetçilik dediğin zaman nedir? Vatan, millet, tarih, dil, din, iman vs. Bunları arka arkaya gözü kapalı sıralar insanlar. Milliyetçilik budur. Halbuki ulusçuluk dediğin zaman vatan, millet haydi diyelim; ama din-iman bahsi hiç yoktur. Ulusçulukla milliyetçilik arasında özellikle milletin manevi değerleri açısından büyük farklar vardır. Ulusçuluğu kaba bir tabirle yozlaşmış, muhtevasından soyutlanmış, kaba bir vatanperverlik, yurtseverlik diye düşünmek mümkün. Bu kaba bir yurtseverlik dediğim şey, hani neredeyse insiyaki bir şeydir. Yani her insan doğduğu yaşadığı topluma karşı belli bir duygusal bağla bağlı olur, istese de istemese de. Bunun gibi tabii, sanki insanın hiçbir şey katmadığı öyle bir ulusseverlik, ulusallılık, yurtseverlik şeklinde. Hayvanlar bile hangi evden ekmek yemişlerse oraya bağlıdırlar.

         

        Bu kelimenin ortaya çıktığı günden beri bu çerçevede yazıp çizenlerin, böyle oturup meseleyi ciddi olarak değerlendirmeye müsait bir eserleri de yok ortada. Doğru dürüst bir şey yazılıp çizilmedi. Sadece bunu kullanan insanların genel temayüllerine bakarak veya başka konularda daha evvel yazıp çizdiklerine bakarak o sonuca geliyor, bu anlamda kullanıyorlar. Halbuki milliyetçilik üzerine Türkiye’de, yüzyılı aşan bir zamanda oluşmuş zengin bir literatür var. Ulusçuluk üzerine bir iki makaleyi okumadım bile. Fakat bu konunun ardında olanların yapmak istedikleri, milli kültürün özellikle manevi değerlerinden soyutlanmış kaba, kalın bir yurtseverlik anlayışını yerleştirmektir. Söğüt toplantılarında da aşağı yukarı bu noktalar üzerinde duruldu.

         

        - Son yıllarda ulusalcılık adına ortaya çıkanların arasında bazı eski sosyalistler de var ve bir dönem, belki yaşanan hızlı siyasi gelişmelerin de etkisiyle Türk milliyetçileri bu ulusalcı gruplarla birlikte anılır oldu. Fakat bu Ergenekon soruşturması sürecinde saflar yeniden belli oldu gibi bir görüntü var. Buna katılır mısınız?

         

        - Bazı eski Marksistler Kâbeleri yıkılıp da ideolojik olarak tüm güçlerini kaybedince ulusalcı bir söylem kullanmaya başladılar, ulusalcılığa döndüler. Bu, tek başına bir olgu olarak alındığı zaman, bir Türk milliyetçisi için sevinilecek bir şeydir. Yani hiç olmazsa o derece bir vatanperverlik hassasiyeti göstermişlerdir. Bunun daha sonra milliyetçiliğin manevi değerleriyle falan da beslenmesi gerekirdi.

         

        Bu tarzda ortaya çıkan ulusalcı hareket, ilk başta rengini tam da ortaya koymadan sadece kelime karşılığında, ulusalcılıkla milliyetçiliğin yani eş anlamlı kelime olmasından yararlanarak milliyetçi çevreleri etrafında toplamaya kalkıştı. Vaktiyle ‘Kızılelma koalisyonu’ diye belli bir hava estirdiler fakat bu hava çok erken kayboldu. Milliyetçi Hareket Partisini de bu konuda takdir etmek lazım. Ülkücü gençliği oraya kapılmaktan alıkoydu. Bu çok büyük bir hizmet, çok takdir ettiğim bir tavırdır. Ülkücü gençliği heba olmaktan kurtardılar ve o koalisyondan geri çektiler. Kızılelma Koalisyonu cazip bir isimdi. Onlar da çekilince başka adını bildiğimiz, bilmediğimiz birtakım dernekler de çekilmeye başladılar. Bir kere onlarla karşılaştıkları zaman, bu işin başında olan adamlarla karşılaştıkları zaman kim olduklarını, nereden geldiklerini, yani milliyetçilikle olan ilgilerinin şümulünü gördüler tabii, onun için de çekildiler.

         

        Şahsi kanaatim odur ki; bu Ergenekon davası vesilesiyle, bu adamların bütün hesabı Ülkücü gençliğe el atmak, ellerine geçirmekti. Çünkü Ülkücü gençliğin 80 öncesi dinamizmini biliyorlardı. Biliyorlardı ki onlar bir harekete katıldı mı, başıyla gözüyle birlikte doludizgin gidiyorlar ve çok etkili oluyorlar. Yani fiili varlıklarının çok ötesinde fonksiyonlar ifa ediyorlar. Bu gücü gördüler, milliyetçi gençlikte. Ancak bu teşebbüsleri başarısız oldu. İşte bu noktada MHP’nin ve Devlet Beyin alkışlanmaya değer bir başarısı vardır. Ülkücü gençliğin bu heyecanların peşine kapılıp gitmesine mani oldu.

         

        Şu anda Ergenekon işini fazla takip ediyor, ilgileniyor da değilim ama birtakım deliller, ağır aksak giden birtakım şeyler var. Çok büyük iddiaları var ama bakıyorsun ortada bu büyük iddiaları besleyecek ciddi bir şey yok gibi görünüyor. Bu bana göre milliyetçi gençliğin orada olmamasındandır. Eğer milliyetçi gençlik orada olsaydı, o büyük iddialara uygun yapı gerçekleşmiş olacaktı. Ve Türkiye’de ne tür huzursuzlukların kaynağı olurlardı artık orasını bilmiyorum.

         

        Bu bakımdan ulusalcıların ikinci hamleleri de boşa çıkmıştır, bana göre. Ve geleceğe dönük hiçbir vaatleri de yoktur artık bunların. Çünkü insanlar biraz daha muhteva isterler. Bizim milliyetçi gençlerimiz bile yüz yıllık milliyetçi literatüre rağmen tatmin olmuyor. Şüphesiz ulusalcılar da isteyeceklerdir. İstemeleri de onları bizim anladığımız mânâda kültür milliyetçiliğine inşallah yaklaştıracaktır diye düşünebiliriz.

         

        - Yakın zamana kadar, Türk milliyetçiliği belli bir zümrenin ve siyasi partiye dönüşmesiyle birlikte de belli bir partinin tekelindeymiş gibi algılanırdı ve Türk dünyasında işte Urumçi’de olanlar gibi bir olay yaşandığında sadece belli bir kesim ve parti öncülüğünde bir duyarlılık gözlenirdi. Son günlerde Urumçi’de yaşanan katliama karşı ise neredeyse toplumun her kesiminin duyarlı davrandığını gözlüyoruz. Bunu özellikle 80’den sonra, Türk milliyetçiliğinin daha geniş kitlelere yayılması şeklinde yorumlayabilir miyiz?

         

        - Evet, bunu Türk milliyetçiliğinin daha geniş kesimlere yayılması olarak kesin şekilde düşünebilir ve övünebiliriz. Haklısınız, belli bir zamana kadar milliyetçilik, MHP siyasi arenaya girdikten sonra bir partinin malıydı. Milliyetçilik, ülkücülük, MHP’lilik birbirinden ayırt edilmezdi. Ama şimdi dediğiniz gibi Urumçi’de bir olay yaşandığı zaman bakıyorsun ki bütün televizyonlar orada, bütün halkın kulağı orada. Bu birtakım milli hassasiyetlerin bütün topluma yaygınlaşması demektir. Başbakan’a bakıyorsun, milliyetçi partiden daha sert tepki gösteriyor. Muhalefete bakıyorsun, ömründe bu işlere hiç ilgi duymayan partiler bile meseleye sahip çıkıyorlar.

         

        Bütün bunlar milliyetçiliğin olması gereken noktaya artık gelmiş olduğunu bize gösteriyor. Yani siyasi açıdan alırsanız, iktidarıyla muhalefetiyle herkes milliyetçi. Milliyetçiliğin nihai hedefi budur zaten. Yani milliyetçi düşünceyi iktidara hakim kılmak. Bütün millet nezdinde bu duygu yaygınlaştı. Kitle iletişim vasıtalarının tabii bu noktada çok faydaları oldu.

         

        Geçmişe baktığınız zaman, Türk milliyetçilerinin yanlış batılılaşmaya karşı bir tepki olarak doğduğunu görüyorsunuz. Sonra sonra giderek bu tepki siyasi bir parti haline dönüşmüş, 65’lerde 66’larda. Fakat 70’lerde falan soğuk savaşın Rus emperyalizminin getirdiği anarşi vs., bu batılılaşma meselesini ikinci plana itti. Ve can kavgasına girildi.

         

        O dönem geçtikten sonra, 80’lerden sonra milliyetçilik gittikçe belli bir partinin değil bütün partilerin malı olmaya başladı. Zannedilenin tersine, Avrupa Birliği süreci bunu hızlandırdı. Yani Avrupa Birliği süreci milletin milliyetinden vazgeçmesi yerine, tam tersine milliyetine sarılmasına sebep oldu. Bu Avrupa’da da böyle, bizde de böyle.

         

        Bu gelişmelerde Türk milliyetçilerinin payı çok büyüktür, bundan bir övünç payı çıkarabiliriz. Ama eski usule takılıp da milliyetçiliği kendi inisiyatifimize almak gibi bir yanlışa düşmememiz lazım. Milliyetçi çözümler üretmek, milliyetçi projeler yapmak bizim vazifemiz olmalı ama o sadece bizimdir demek artık yanlıştır, milliyetçiliğe aykırıdır.

         

        - Türkçe Olimpiyatlarını da aynı kapsamda değerlendirebiliriz miyiz?

         

        - Evet, o Türkçe Olimpiyatları ve onun arkasındaki okullar hareketine karşı çok anlamsız bir olumsuz bakış var bizde. Daha çok şahsi ilişkilerden doğan problemlerin yansıtılmasıyla doğan anlamsız bir tepki var. Bu adamlar Türk olduğunun ister farkında olsun ister olmasın, yaptığı şey Türk’tür. Rahmetli Galip ağabey anlatırdı, Karadenizliye sormuşlar elektrik nedir diye. Demiş ki “Ne olduğu bilunmez, ettiğundan bellidur.”

         

        Arnavutluk’tan lise öğrencisi bir kız diyor ki “Biz Türkçenin dünya dili olmasını istiyoruz.” Kendi Arnavut. Türkçe lisesine gitmiş. Şimdi yani bir Arnavut’a bir Türkçenin dünya dili olmasını istiyoruz dedirten bir harekete, daha insaflı daha akıllı bakmak lazım. Dar düşünmemek lazım. “Falan adam milliyetçiyim diyor ama benim yazıhaneye hiç uğradığını görmedim, milliyetçi olsaydı bana uğrardı” demek gibi bir şey bu. Ha, o cemaatin kendi içinde yanlışı vardır, doğrusu vardır; o ayrı bir bahis. Ama Türkçe konusunda yaptıkları için, sadece Allah muvaffak etsin diyebiliriz. Başka yaptıkları işler de var ama hepsi bir yana, şu Türkçe meselesi, Türkçenin bir dünya dili olması yolundaki çabalar yeter. İnşallah öyle de olur.

         

        - Hocam buradan, deminki bahse tekrar dönecek olursak, Türk Tarihinin 1923’ten itibaren başladığını iddia edenler var. Siz bu tarih tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

         

        - Şimdi efendim, tarihi belli dönemlere bölmek anlamsız, temeli olmayan bir iştir. Bizim kültür hayatımızda mesela Yahya Kemal bunu yapmıştır: “Türklerin tarihi 1071’de başladı.” Niye 1071 de 1070 değil? 71’den önceki dönem bir hazırlık dönemidir der Yahya Kemal. Bu, “Şu adam 10 yaşından sonra adam olmaya başladı” demeye benzer. Halbuki bir insan doğduğundan itibaren adam olmaya başlar, yani vücudu gelişir.

         

        Şimdi Türk milleti veya bir başka millet tarihte ne kadar geriye gidebiliyorsa, tarihi ondan başlar. Olmuş bitmiş bir şey değildir millet varlığı, bir oluşum sürecidir. Bu oluşum sürecini bir yılla kesiyorsun, kimi İslamiyet ile başlatır, kimi Cumhuriyetle, bunlar anlamsız şeyler.

         

        Türk tarihi bir insanın yaşı gibi; benim 60 yaşım çocukluğumun 5-10 yaşlarını da nasıl ihtiva ediyorsa, bir milletin bugünkü hali de geçmiş bütün zamanlarını ihtiva eder. Bu kültürel bakımdan da böyledir. “Falan tarihte Müslüman oldu, millet oradan başladı.” Niye oradan başlıyor? Müslüman olurken bu milletin belli bir kültürü vardı. O kültüre göre Müslüman oluyoruz. 1071’de milletin belli bir kültürü, manevi, maddi yapısı vardı, o yapı gelişerek bugünkü duruma gelmiş.

         

        Tarihi kesmek, hele 23’lerde tarih başlatmak zaten komik bir şey. Onun üzerinde durmaya bile gerek yok. Hatta enteresandır, Cumhuriyetin ilk yıllarında öyle bir şey yok, sonradan çıktı bu. 30 senede 40 senede bir millet olmaz ki. Türk dili olduğu sürece bu millet vardı. Türk dili de işte Bilge Kağan’ın dediği gibi, ebedi taşa yazılmış. Sen bunu görmezlikten geleceksin, 23’ten sonra başladı diyeceksin, tartışılmaya değmeyecek kadar hafif iddialardır bunlar. Ama siyasi vs. birtakım amaçlar için kullanıldı. Siyasi amaçlar için bazı şeylerin vasıta olarak kullanılması o şeylerin doğruluğu anlamına gelmez.

         

        Gerçekte Türk tarihi bir bütündür. Hiçbir Türk tarihçisinin tarihi böldüğünü göremezsin. Tarihçiler bunu yapmazlar. Tarihin devreleri vardır. Türk tarihinin de devreleri vardır, onu tarihçiler tartışırlar. Ama Türk tarihinin başlangıcı, nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gider. İşin esası budur. Öbürünü yapanlar daha çok tarihi, milli hassasiyetlerden ziyade, geleceğe dönük birtakım projelerden ötürü böyle şeyi kısmaya çalışırlar. Onlar da yanlıştır. Nitekim hiçbirinden hiçbir iz kalmamıştır.

         

        Bak burada Uygur dediğin zaman bütün millet ayağa kalkıyor. Hani sen tarihi 1071’den başlatıyordun. Uygurların ne ilgisi var Anadolu ile? Televizyonda bir Uygur’un Türkçe konuştuğunu gördüğü zaman hemen kulağını kabartıyor. Onunla bir ruhi yakınlık kurmaya başlıyor. Ev düzenine bakıyor, bu bizim evlere benziyor diyor. Oradan bir yakınlık doğuyor. Sen istediğin yerden tarihi başlat. Bir resim bile onları birleştirmek için yeterli oluyor. Niye, çünkü gerçekçi olan, gerçek olan odur.

         

        - Son olarak, Türk Yurdu Okulları hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

         

        - Biraz mübalağalı gelebilir ama Türk Yurdu Okulları, Türk milliyetçilerinin bugüne kadar gerçekleştirdiği en güzel faaliyettir. Eğitim kadrosuyla, tarzıyla, imkânlarıyla artık oturmuş bir müessesedir. Hem ilköğretim hem lise ve Anadolu Lisesi olarak başarılı bir okuldur. Ben de 40-50 yıldır bu işlerin içindeyim, doğrusu bana Türk Yurdu Okulları kadar heyecan veren bir başka çalışmayı hatırlamıyorum. Biz ömrümüz boyunca hep esas olanın insan olduğunu, her şeyin insanda başlayıp insanda bittiğini söyleyen ve çevreye anlatmaya çalışan insanlarız, Türk milliyetçileri olarak. En çok eğitimci de bizim camiada vardır. Fakat kimse şimdiye kadar akıl edip de bir okul da biz kuralım, bir üniversite de biz kuralım dememiştir. Niye bilmiyorum ama bunu ilk defa biz Türk Ocakları Vakfı olarak yaptık, bu bakımdan müsterihim ve bugünkü halinden çok da memnunum. İnşallah gelecekte daha güzel başarılara imza atacağız.

         

        - Teşekkür ederiz.