Hakkâri’de Konuşma

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279



                    2009 yılının Kasım ayında Ekopolitik Derneği İstanbul'da bir toplantı düzenledi. 30 civarında konuşmacı, tartışmacı; 40 civarında da gözlemci çağırdılar. Toplantıyı ünlü siyaset psikoloji uzmanı Prof. Dr. Vamık Volkan yönetecekti. Adı da "Türkiye'nin Büyük Çatısı: Malum-Mezkûr Mesele".

         

                    Davetliler arasında her görüşten insan vardı. Musa Serdar Çelebi'nin teklifiyle beni de çağırdılar. Başlangıçta, biraz tereddütten ve bazı dostlarımla istişareden sonra kabul ettim. Fikirlerimi söyledim. Çatının adını, net şekilde ortaya koydum. Aynı çerçevede açık oturumlara, televizyon programlarına katıldım. Bu toplantılarda iki önemli tespitim oldu:

         

                    1. Güneydoğu'dan gelenler, hususi görüşmelerimizde samimi olarak ortaya koydukları duygu ve düşüncelerini, açık toplantılarda ifade edemiyorlar. PKK tehdidinden korkuları, açıkça belli oluyordu. Türk Ocağı şube başkanı olduğumu bilerek benimle görüşmelerinde bu durum çok daha rahat hissediliyordu.

         

                    2. Marksist, İslamcı, liberal veya PKK'ya muhalif her Kürtçünün zihni berraktı. Ne istediklerini, hangi zeminde neyi nasıl ifade edeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Buna karşılık, onların dışındaki herkesin ve hatta devletin bile zihni karışıktı.

         

                    Toplantılar İstanbul'da farklı sayıdaki gruplarla devam etti. Bu arada Ekopolitik Derneği Hakkâri'de, Valiliğin desteğini alarak, taş atan çocuklarla ilgili bir araştırmaya başladı. Böylece, İstanbul'da yapılan toplantıların, oradaki resmi ve sivil mahalli idarecilerin, dernek temsilcilerinin, kanaat önderlerinin katılımıyla yapılması fikri doğdu. Beni de davet ettiler.

         

                    Açıkçası güvenlik endişesi taşımakla beraber, oraları ve ora insanlarını yakından tanımak merakıyla teklifi kabul ettim. Seyahatimiz Hakkâri’de yapılan KCK operasyonunun ertesi gününe denk geldi. Şehir ayaktaydı. Kepenkler kapalıydı. Yol kenarları taş yığılmış, siperdekiler 10-15 yaş arası çocuklarlardı. Orada üç gün geçirdik. Kepenkler ancak üçüncü günün sonunda açıldı.

         

                     İkinci gün yayla şenliği vardı. İl Kültür-Turizm Müdürlüğü düzenlemişti. Valilik iki bin kişilik kumanya hazırlığı yapmıştı. Ancak KCK operasyonları sebebiyle PKK şenliğin boykotunu istedi. Belediye de o istikamette tavır ortaya koyunca çoğu görevli 300 kişi şenliğe iştirak etti.

         

                    Yine bu faaliyetler çerçevesinde bir akşam düğüne götürdüler. Bizi İstanbul'dan gelen misafirler olarak takdim ettiler. Beni ismen, İstanbul Türk Ocağı Şube Başkanı olarak belirttiler. Bizim varmamızla, şarkıcı Kürtçe şarkıları kesti ve Türkçe okumaya başladı. Mahzun Kırmızıgül'ün" Kardeşiz Biz" şarkısını özellikle okudu. Kızlı erkekli oynadıkları halaya davet ettiler. Israr üzerine ben de kalktım; halaya uyum sağladığım görülünce hayret ettiler ve bana alakaları daha da arttı.

         

                     Önce bir salonda Vali ve belediye başkanları ve diğer temsilciler ile bizim iştirakimizle halka kapalı toplantılar yapıldı. Aralarda katılanlarla özel sohbetler yaptım. Halkın PKK'ya bakışını anlamaya çalıştım. Ancak, bana PKK'dan, kepenk kapatmadan şikâyet eden esnafın toplantıda PKK'nın sözcüsü gibi konuştuğunu gördüm.

         

                    Daha sonra, akşamüzeri, kültür merkezinde halka açık toplantı yapıldı. Vali ve Belediye Başkanı'nın açış konuşmasından sonra bir açık oturum yapıldı. Bu oturumda benimle birlikte, emekli MİT müsteşar yardımcısı Cevat Öneş, Hakkârili yazar Muhsin Kızılkaya, l999’da dağdan inen Seydi Fırat konuştu. Aşağıda, Hakkâri konuşmamı okuyacaksınız. Dinleyiciden menfi tepki almadım. Aksine, biz oradan ayrıldıktan sonra, oraya gidişimin ve konuşmalarımın çok etkileyici olduğu belirtildi. Bunun ardından Hakkâri Üniversitesi'nden konferans teklifi aldım.

         

         

                    Efendim,

         

                    Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. Ben Türk Ocakları İstanbul Şubesi başkanıyım. Türk Ocakları 1912 yılında Balkan faciası sonrasında Balkan göçmenlerinin İstanbul'un camilerini, sokaklarını, tren garlarını doldurmalarının sonunda Askerî Tıbbiye öğrencilerinin gayretleriyle kurulmuş bir teşkilat. O zamanki hedefi imparatorluğumuzun mevcut sınırlarıyla muhafazasını sağlamak. Yani daha fazla küçülmeden mevcut sınırlarıyla imparatorluğun devamını sağlamaktır. Esas itibariyle bugünkü tabirle söyleyeyim; etnik bir kavga değil, imparatorluğun devamı milletimizin tarihinin, kültürünün araştırılması. Zaten siyasi bir hedefi yok. Tabii, hedefi imparatorluğun o günkü sınırlarıyla devamını sağlamak olan bir dernek. Biz bu derneğin 100. yılını kutlayacağız 2012'de;elbette şimdi Türkiye'nin de mevcut sınırlarıyla devamını sağlamak, hatta büyütmek gibi bir misyonu da var. Dolayısıyla o günkü misyonu ve bugünkü misyonu arasında bir fark yok. Ve beni Hakkâri'ye getiren bu misyon. Bölünmeyeceğiz, parçalanmayacağız, büyüyeceğiz.

         

                    Ekopolitik'teki arkadaşlar da çağırdığı zaman, ben bunu derneğimizin tabii meselesi ve ilgi alanı olarak değerlendirdiğim için hiç tereddüt etmeden geldim. Bölünmeyeceğiz, parçalanmayacağız, büyüyeceğiz. Gerçekten Türkiye'nin önünde çok ciddi imkânlar var. Artık 1920'lerin şartlarında değil Türkiye. O zamanlar artık daha kaybetmeyelim endişesi vardı, ama bugün bu nüfus, bu ekonomik güç, bu beyin potansiyeli, bu kültürel miras bizi biraz dışımıza doğru sorumluluk almaya itiyor. Bunu sınırları genişletmek manasında söylemiyorum; artık bugün bunun, sınırları genişletmenin bu kadar kolay olmayacağını biliyorum. Bu aslında bir manada kültürel sınırların genişlemesidir. Bir manada sahip olduğumuz insani değerleri daha ilerilere taşıma, götürme mesesidir. Açıkçası ben milletimize böyle bir misyon yüklüyorum.

         

                    Peki, buraya niye geldim? Önce şunu söyleyeyim; buraya gelmeden evvel burası hakkında fikrim var mıydı, elbette vardı. Ama bu kanaat doğru olmayabilirdi. Çünkü bilgilerim gazete haberlerinden veya bazı röportajlardan temin edilmişti. Bu bilgilerin bir kısmı PKK hareketine sempati duyan gazetecilerin ve yazarların yazdıklarıydı. Bir kısmı da olayları doğru değerlendiremeyenlerin yorumlarıydı. Bunlar bana göre belli bir süzgeçten geçtikten sonra aktarılmış bilgilerdi. Ama istedim ki yaşayan insanları orada göreyim; genciyle, büyüğüyle, yöneticisiyle hepsini bir göreyim. Çünkü ben insanlarla münasebetlerimde bir şeye dikkat ederim: sözü söylerken gözlerinin içine bakarım. İfadesi ne şekilde? Sesinin tonu nasıl? Bazen öyle bir söz söylerler ki kelimelerin kurşun gibi geldiğini hissedersiniz, ama sesi yine de titrer. Demek ki o kelimeleri kurşun gibi söylerken bile vicdanı rahat değil. Buna tekrar döneceğim. Ne oldu derseniz, şunu gördüm ki, daha önce de değişik temaslarda, başka toplantılarda da insanlar gördüm, gerçekten burada milletimizin kendi iradesiyle parçalanması gibi bir şey söz konusu değil. Hatta bu insanlarla birebir konuştuğunuz zaman da hiçbir problem yok; espri yapıyoruz, şakalaşıyoruz, takılıyoruz birbirimize. İlk geldiğimiz akşam bir düğüne gittik, orada çalgı çalıyordu. Biraz sonra o çalgı beni heyecanlandırdı ve oynamak ihtiyacı hissettim. Dün de aslında yayla şenliğinde oynayacaktım, ama artık orda arkadaşlarımı bırakıp halaya kalkmak istemedim. Yaylaya giderken yolda durup aramıza küçük bir kız çocuğunu alıp kendisiyle konuştuk. Şunu söyleyebilirim, "Karadeniz'in doğusuna gitseniz o kadar güzel Türkçe konuşan, aksansız konuşan bir çocuk bulmazsınız. Muğla'ya gitseniz de bulamazsınız." Son derece güzel konuşan zeki, cin gibi bir çocuk. Medeni cesareti de yüksek. Şimdi tabii çocuk bu, düğündeki insanlar ve görüştüğümüz insanlar bu; peki o zaman mesele ne? Mesele şu; "bir kere beraber yaşamak istiyoruz". Bu doğru, bu birlikteliği her birimiz için manalı kılmak gerekiyor. Ve mutluluk içinde, bunu içten talep ederek sağlamak gerekiyor. Bu günkü mesele budur. Yani hayatımızdan memnun olacağız, geleceğimizden ümitli olacağız. Şimdi aslında gelecekten ümitli olmayı sağlamak, elbette öncelikle devletin bir genel politika meselesidir, ama fert olarak da her birimizin meselesidir. Hep birlikte yaşamaya kararlı olduğumuza göre beraber yaşamanın gerektirdiği bir takım davranışları da beraber sergileyeceğiz. Yani şöyle bir şey de var; kadın huysuz, kocası da onu dövüyor. Sonra da biz evliliğimizi sürdüreceğiz diyor. Bu mümkün değil. Beraber yaşamanın üslubunu da, ifadesini de, kelimelerini de bilmemiz gerekiyor. İnsanlar veya bölgeler arasında düşmanlık yok! Bizim bir geçmişimiz var tabii; bu geçmişimiz içinde aslında üzücü şeylerde var, iftiharlarımız da var. Doğrusunu söylemek lazım gelirse TC vatandaşları, ulaşımın gelişmesi, şehirleşmenin artması, terörü bir tarafa bırakırsak, başka birçok sebeple ilk defa çok yoğun bir şekilde iç içe giriyor. Daha yeni yeni birbirini tanıyan bir topluluk haline geliyoruz. Bu yeni tanışan insanların hafızasında, yakın zamanlarda meydana gelen bazı olaylar, elbette güzel değil. Birçok insanımız öldürülmüş, ölümler olmuş vs. Fakat buna rağmen ben şunu söyleyeyim ki bu günkü konuşmalarda da belirtildi, insanlar veya bölgeler arasında bir düşmanlık yok. Bunu her yerde söylüyoruz. Hatta bir toplantıda demiştim ki, bir yere aynı anda üç şehit cenazesi geliyor, arkasından bir de aynı bölgeden göç kamyonu geliyor. İkisi de aynı yerden; kimse bir şey demiyor. Sizin bölgenizde benim çocuğum öldürüldü, niye geldin buraya diyen yok. Zaman içinde bazı küçük olaylar yaşanabiliyor, ama ciddi manada değil. Demek ki bu bölgenin insanı hangi sebeple olursa olsun, ister terörden kaçmak için, ister başka bir sebeple kendine daha emin bir mekân ararken Türkiye'nin batı bölgesini düşünüyorsa, emin bir mekân olarak batı bölgelerimizi seçiyorsa, oradaki insanlar da hiçbir şey düşünmeden yeni gelenleri bağrına basıyorsa, o zaman insanlar veya bölgeler arasında bir çatışma yok demektir. Bu olmayınca, tabii bölünme endişesi taşımak bir şey ifade etmez, burada üslup önemli. Mesela çok basit bir şey söyleyeyim; şimdi cereyan eden bu olaylarda, hepimize yeni kelimeler bulmak vazifesi düşüyor. Bu olaylarda bazı kavramlar kullanıyoruz. Buradaki arkadaşlarımıza göre dağa çıkan gerilladır, bize göre hain, teröristtir. Biz terörist dedikçe beriki gerilla dedikçe ortak bir üslup bulmamız mümkün değil. O zaman dilcilerin, sanatkâr insanların her iki tarafın da rahatlıkla kullanabileceği ve tam olarak meramı ifade eden, kimsenin taviz verdiğini hissettirmeyecek yeni kelimeleri bulmaları gerekecek. Peki, bu dili, üslubu bulamayınca, dilimiz kardeşiz derken sesimizin tonu birbirinin boğazına sarılan insanları hatırlatıyor. O zaman üslubu da düzeltmek lazım. Başka konuşmacılar da söyledi, elbette yapılmış yanlışlar var. Ama bunu umumileştirmemek lazımdır. Aslında bütün olayın özeti, dilin serbestçe konuşulabilmesi; meramın ifade edilmesidir. Bu dilde eser verilmesidir. Bunlarda mesele kalmamıştır. Peki dili konuşmak, bu dili öğrenme imkânlarına kavuşmak, TC'nin vatandaşı olarak resmi dil olan Türkçeyi mektepte okumaya engel mi, değil. Ortak resmi dili herkes mektepte öğrenmeli. Muhsin Kızılkaya az önce gayet güzel söyledi, Türkçeyi daha zengin, daha güzel ifade etmede, başka birçok Türk’den daha şanslı olduğunu belirtti. Haklıdır. Biz dilimizden birçok kelimeyi tasfiye ettik, ama o kelimeler Kürtçede yaşıyor. O, kendi dilinde muhafaza edilen ve aslında geçmişte bizim dilimizde mevcut olan kelimelere ve manalara vakıf olduğu ve onu öğrendiği Türkçeye de entegre ettiğinden, birçok başka Türk yazardan daha zengin bir üsluba sahip olmuş oluyor. Okula başlandığında bazı olumsuzluklar yaşanmış olabilir Bunun hala devam ettiğini zannetmiyorum. Bunu bir mesele olarak sürekli gündeme getirmeye de gerek yok. Çünkü insanlar ortak resmi dili mektepte öğrenecekler. Zaten bu ne zaman problem haline geliyor, okulların yaygınlaştığı dönemlerde. Bunu bir kavga sebebi olarak gündeme getirmeyi çok doğru bulmuyorum. Aksine bu devletimiz için müspet icraatlar hanesine yazılacak bir husustur. Çünkü böylece bölge insanı Türkiye'nin her yerinde iş imkânına sahip oluyor, eşit vatandaş olarak her göreve gelebiliyor.

         

                    Burada kısaca Türk Ocaklarının millet tarifi üzerinde durmalıyım. Bizim millet anlayışımız, biraz Osmanlı'nın millet tarifine benzer. Biliyorsunuz Osmanlıda Müslüman olan herkes bir millettir. Tük Ocaklarının Hars Heyeti Başkanı Ziya Gökalp milleti halkımızın ifadesi ile 'dili diline, dini dinine' benzeyen şeklinde tarif ediyor. Yani Türkçe konuşan veya Müslüman olan herkes bir millettir ve bu milletin adı da Türk Milletidir. Bu tarife göre bu salonda bulunan herkes Türk'tür ve ben Tük milleti derken hepinizi kastediyorum. .Soya göre millet tarifi aslında daha sonraki dönemlere ait bir tariftir, 1931'den sonrasına aittir. Avrupa'dan gelen aydınlanmacı, pozitivist bir ekolün tabii sonucu da ırkçılıktır. Materyalist bir anlayıştır, ama ırkçılığa götürmüştür. Benim teşkilatım için, bu dönemde hiçbir mesuliyet söz konusu değildir. Zaten o dönemde de Türk Ocakları kapatılmıştır. Demek ki bizim de milliyetçilik anlayışımız bir dönem gözden ırak tutulmuştur. Bu anlamda bende şikâyetçiyim sizin gibi. Dönemin hastalığıdır ırkçılık; bir taraftan Almanya eğitimli insanlar var, gelenler var, ama sonra düzelmiştir ve bunlar bitmiştir. Tarihte olduğu gibi kendi kendimizle kavga ediyoruz.

         

                    Ama onun dışında ben burada bizim milletimizin kötü bir özelliğine vurgu yapmak istiyorum: Az önce Muhsin Bey'de söyledi. Milletimiz 16 devlet kurmuş ve 15'ini batırmıştır: bu batmada başka bir milletin istilası söz konusu değildir. Milletimizin bir bölümü büyüyüp güçlendiği zaman, eğer tabi olduğu devletin dışa açık bir projesi yoksa kendi kendisiyle kavga eder. Tarihte olduğu gibi şimdi kendi kendimizle kavga ediyoruz. Bir taraftan Türk-Kürt, bir taraftan Alevi-Sünni, bir taraftan laik-anti laik kavgası. Huyumuzu bilen bir takım emperyalist güçler de önümüze böyle bir takım meseleler atıyor. Biz de, bu oyuna gelmemek, beraber yaşayacağımız geleceği manalı kılmak için ve ayrıca bu hastalığımızı da yenmek üzere Türkiye'nin önüne yeni hedefler, milletimize yeni misyonlar yükleme görevimiz vardır. Aslında sıkıntı bu; bunu ortaya koyamamadır. Cumhuriyet, geri çekilen bir imparatorluğun bakiyesi üzerine kurulduğu için başlangıçta içine çok kapandı. Kurucuların içine kapanmasını makul karşılamak mümkündür. O günün şartlarında geçerli olan bu hal, artık bizi sıkmaktadır. 70 milyonu aşan bir Türkiye'de, artık güçlü bir Türkiye'de içe kapanıklık pek mümkün değil, doğru da değil. Eğer böyle devam ederse; siz ne kadar bölünmek istemiyorum derseniz deyin, mevcut meseleleri halletseniz bile bölünme başka bir yerden patlak verir. Türk milleti iç kavgada çok kötü bir noktaya gider. Bunu önlemenin yolu dışa yönelmektir.

         

                    Milletimizin önüne beraberce zevk alacağımız, beraberce heyecan duyacağımız yeni bir proje koymaktır.

         

                    Yine, konuşma esnasında Cevat Öneş Bey söyledi, Batı'nın getirdiği bir takım kavramlar var; insan hakları, demokrasi vs. Irak'a Amerika işte bunun için girdi. Fakat o felsefenin girdiği Irak'ta bir milyon can kaybı var. Kadın hakları dendi, on binlerce kadın tecavüze uğradı. Demek ki o anlayış, insanlığın ihtiyaç duyduğu bir takım insan hakları, adalet gibi manevi değerleri insanlığa taşıma imkânına sahip değildir. Ben böyle bir misyonun bizde olduğu inancındayım. Bu kanaate de kendiliğimden gelmedim, bunu da itiraf edeyim. Olaylar bizi kendi dünyamızın dışını da düşünmeye zorluyor.1990'ların sonunda bir makale okudum, zannederim l997 yılıydı. Amerika'nın meşhur gelecek yorumcusu olan Brezinski'nin bir makalesi. Brezinski, aynı zamanda ABD Başkanlarına da bir dönem müşavirlik yapmıştı. Diyor ki makalesinde "Amerika 20. yüzyılın 2. yarısını lider, bunun son çeyreğini de rakipsiz lider olarak bitirdi. Peki, bu liderliği 21. yüzyılda da devam edebilir mi? Bu soruya kendisinin verdiği cevap şu: "Amerika’nın liderliği, belki bu şartlar altında, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde devam eder, ondan sonraki liderliğin devamı Amerika'nın başka bir şey yapmasına bağlıdır. Bunun için Amerika yeni bir ahlak nizamını vazedip insanlığa bunu tebliğ etmelidir. Peki diyor, bunu böyle bir ahlak nizamını vazetmek çok mu zordur? Hayır, değildir. Çünkü bu yeni ahlak nizamı üç semavi dinin esaslarında mevcuttur" diyor. Makaleyi bitirince heyecanlandım. Dedim ki, bunu Amerika yapamaz. Bunu başka bir memleket, millet de yapamaz. Niye? Çünkü üç dinden biri İslam. Hıristiyan ve Musevi böyle bir dini bütünüyle kabullenmiyor ki yapabilsin. Ama biz Müslümanlar olarak Hz. İsa'yı da, Hz. Musa'yı da peygamber, onlara inen kitapları da Allah'ın kitabı sayıp, amentümüzle iman ettiysek, bizim bir kompleksimiz yok. Demek ki üç semavi dinden biz istifade etmişiz. Ama daha önemlisi şu; Müslümanlar mı? Hayır, onlar da değil; Türkiye. Niye? Çünkü bu coğrafyada yaşayan bizler üç semavi dini sadece kitaplardan öğrenmedik. 1000 seneyi aşkın zamandır İslam medeniyetinin içindeyiz. 200senedir batılılaşmak istiyoruz ve batı medeniyetinin değerlerinin çoğunu sistemimiz içine dâhil ettik. Aynı zamanda, aşağı yukarı 1000 senedir bu topluluklarla iç içe yaşıyoruz. Demek ki beraber yaşama kültürümüz var, onların ne olduğunu bilen bir bilgi birikimimiz var. O halde bu ahlak nizamını vazedip dünyaya uzun zamandır söylüyorum. Başka ilimlere vakıf insanlara 'bunu yapalım' diyorum. Ama şunu söyleyeyim ki Türkiye istese de istemese de olaylar bizi kendi dünyamızın dışını da düşünmeye zorluyor. Şunu demek istiyorum: Türkiye'nin sosyal yardım yapan ülkeler arasında evvelce esamisi okunmazken, şimdi ‘ilk on'un içine girdik. Bizim Kızılay'ımız ta Latin Amerika'ya kadar gidiyor. Bu mesela 10 sene evvel Türkiye'de konuşulsaydı, burada bu kadar aç, muhtaç varken Kızılay'ın orada ne işi var derdik. Hâlbuki şimdi Kızılay'ın orada bulunması lazım diyoruz. İş adamlarımızla, başka kurumlarımızla dünyanın her yerinde ve her olayla ilgiliyiz. Ama şimdi bu heyecanı millete sirayet ettirmek lazım. Siyasi liderlik budur. Peki, bunu millete sirayet ettirdiğimiz zaman ne olur? O zaman buradaki konuşmaların ve ileri sürülen taleplerin hepsi bu büyük misyon yanında bir kıymet ifade etmez. Bu taleplere sahip olmamak bir kayıp gibi görülmez, aksine o büyük hedefi gerçekleştirmenin imkânları olarak görülür. Çünkü o büyük hedefi gerçekleştirmek öncelikle içimizi sağlamlaştırmakla mümkündür. Emperyalistlerin bizim içimizde herhangi bir karışıklık meydana getirmesini engellemekle mümkündür. Bu yüzden de ben bu meseleyi sadece ve sadece bir bölge meselesi olarak görmüyorum, bütün Türkiye'nin meselesi olarak görüyorum ve bu açıdan bakıyorum ve bir an evvel de bu meselenin çözülmesi gerektiği kanaatindeyim. Herkesin aynı heyecanı duyacağı büyük bir Türkiye'nin gerçekleşeceği heyecanını herkese vererek meselenin kalıcı çözümlere ulaştırılacağı kanaatindeyim. Hepinize saygılar sunarım.