“Böyle miydi Yolumuzun Töresi?” Devletin Siyasi Dil, Vasıfl ar ve Algılanışı Değişirken...

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279



        “İslamcı yeni orta sınıfın Allah’ına inanmıyorum

        İyi düşünülmemiş bu işbirlikçi tanrıya Allah demelerine şaşıyorum

        Ben halkın Allah’ına iman edenlerdenim

        

        Gerekirse komünizmi biz getiririz dediler

        İslam’ı getirdiler

        Ama sana da biraz değişik gelmiyor mu bu Bay İslam

        

        Üstümde kapkara gök

        Ayağımın altında çorak kurak topraklar

        Vatanım bu benim ama devletim firarda

        Bir İngiliz okulunda “Türk askeri

        Filistinli çocukları kurtaracak!”

        Dediği için cezalandırılan

        14 yaşındaki Türk Çocuğu**

        Devletim olur musun”

        Hakan Arslanbenzer, “Vatan Somuttur” şiirinden

         

         

                    Çokkültürlülük, “Demokratik Açılım” ve anayasa-reformu gibi bir dizi tartışmalı alanın son zamanlarda gündeme sık gelişi, toplum ve devlet hayatının temelden değiştirilmek istendiğini göstermektedir. Bu süreçte gözden genelde kaçırılan husus ise yeni politikaların esasta bir diğer değişikliği izlediğidir. Diğer değişiklik, devletin siyasi dil, vasıflar ve algılanışında yaşanmaktadır: Siyaset ve yargı kurumları yahut sivil-askerî bürokrasi değil ama bizatihi devlet, 1995 yılına kadar kutsal iken, bu tarihte bir anayasa-reformu ile devletin kutsallık vasfı kaldırılmıştır. “Kutsal Türk Devleti” geride kalırken bu değişikliğin, hâyli zamandır vuku bulmakta olan tereddîyle ilgisi pek fark edilmemiştir. Oysa Türklük çokkültürlülük ‘çekiciyle’ dövülüp bir etnik-kimlik derekesine indirilmeden daha önce, devletin siyasi dil, vasıflar ve algılanışı, ya da Ali Ekber Çiçek‘in bir türküsündeki “Böyle miydi yolumuzun töresi?” dizesinden hareketle söylendiğinde ‘yolumuzun töresi’ zaten değiştirilmekteydi. “Kutsal Türk Devleti”nin ‘artık olmayışı’, bahsedilen değişikliğin sembolik gösterenidir. Nitekim bu makalenin amacı da devlet ve kutsallık” bahsinden başlayarak devletin siyasi dil, vasıflar ve algılanışındaki işbu değişim ve giderek tereddîye dikkat çekmektir.

         

           

         

                    Devlet ve Kutsallık ya da “Elhamdülillah Laikiz”

         

                    “Elhamdülillah Laikiz” kitabının yazarı Nancy Lindisfarne, Türkiye’nin laik burjuvazisinin İslam’la ilişkisinden bahisle, arkadaşıyla arasında geçen bir anekdot aktarmaktadır: “Ateşli bir İslamcılık karşıtı olan” arkadaşı, “Kullandığın ‘Elhamdülillah Laikiz’ başlığının komik olduğunu sanıyorsun. Ben hiç öyle bulmuyorum. Ben bir Müslümanım, Tanrıyı başka türlü düşünürüm. Türkiye laik olduğu için ve o (İslamcı) insanlardan kendimizi ve şimdiye kadar aldığımız yolu koruyabildiğimiz için Allaha şükrederim”[1] demiştir. Hemen sorulmalı: Türkiye dışında, devletin-burjuvazisinin ve devletin-ülkesi ve milletinin ancak “elhamdülillah” diyerek laik olabildiği ve kalabildiği, başka bir memleket daha var olabilir mi?

         

v     

                    1980’li yıllarda, akademinin “örtülü” sorunlarından biri gündeme yerleşince YÖK Başkanı, kendisinin ulul-emr olduğunu söylemiş ve ulul-emre itaat istemişti. Türklerin, laik ama kutsal da bir çatı altında itaat etseler-etseler ancak ulul-emre, ulul-emri bulunan bir devlete itaat edecekleri düşünülmüş ve bu düşünce zımnen değil, açıkça dillendirilmiştir. 2000’li yılların başlarında ise yine bir YÖK Başkanı, laik Türkiye için, ‘Ben, Türkiye dar-ül harptir dedirtmem’ der ve şunları söyler: Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde her şey okutulur, teokratik düzen de, çoğulcu demokratik düzen de, faşist düzen de, komünist düzen de. Ama bu size Türkiye Cumhuriyeti’ne darülharp deme hakkını vermez. Dediğiniz an kapının önüne konulursunuz. Konmuştur, konmaya devam edecektir.[2] Burada da doğru bir yaklaşım söz konusudur. Zira düşünülen şey Türklerin, siyasi kültürleri itibarıyla dar-ül harpte yaşayamayacak insanlar olduklarıdır. Türkler ancak, toprakları dar-ül harp olmayan bir devleti, devlet olarak görüp ona, onun (ulul-)emrine itaat ediyorlardı. Nitekim “Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu” adlı çalışmasında S. S. Öğün, siyasal mücadelenin Avrupa’da dünyevi bir karakter kazanmasına karşılık, Müslüman toplumlarda siyasal uyanışın Dar-ül-Harp ve Dar-ül-İslam karşıtlığı üzerinden gerçekleştiğini söylemektedir.[3] Sonuç itibarıyla, modern Türkiye’de dinilikten la-diniliğe hem geçilmiş hem de geçilmemiştir! O kadar geçilmemiştir ki, il başkanlarının vali de olduğu Tek-parti (CHP), gayri-Müslim’lerden ‘üye’ kabul etmediği gibi son döneminin son başbakanlığını ilahiyatçı Ş. Günaltay’a bırakmıştır. Üstelik laikliğin kutsallığı ya da kutsallığın laikliği salt İslami fonla da belirginleşmemiştir. Bazı “laik metinlerin” algılanma tarzı, pür laik bir siyasal dilin benimsenmesi hâlinde, laiklik için gerekli şiiriyet, aura, mistik hâle vs. kaybolacağından ötürü, alenen Katolik kilise babası Saint Thomas’ın “kutsal metin” tasavvuruna benzemiştir.  

         

         

        v   

                    1937’de resmen Laik olunduktan sonra, II. Dünya Savaşı içinde bir müddet uygulanan Varlık Vergisi’nde insanların, sağcı, dindar, milliyetçi vb. değil, solcu ve laik Tek-parti tarafından, Hıristiyan, Yahudi, Yahudilikten Müslümanlığa Dönenler (D)… biçiminde, üstelik bu ‘dönme’liğin aslında gerçekleşmediği düşünülerek “dini biçimde” kategorize edilmelerinin esas alındığı da hatırlanmalıdır.[4] Daha yakın zamanlarda, 1980 askeri darbesinin akabinde 82 Anayasası için tanıtma konuşmaları yapan, MGK Başkanı generalin aynı laikliği, meydanlarda ancak ayetlerle destekleyerek, kutsalla meşrulaştırarak ortaya koyabildiği de hafızalarda kalsa gerektir.[5] Peki, genelde ‘Devlet’, özelde ordu ile bahusus da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’yla  ‘kurbiyeti’ ortada olan Türk Hava Kurumu’nun[6] evlere kadar, Miladi 2009 yılına denk gelen Hicri Ramazan ayında bile zekât ve fitre zarfları göndermeye devam etmesine ne demeli?  Devlet kutsal değilse eğer, bu uygulamaları onun başka hangi vasfı ‘meşrulaştırıyor’ olabilir? ‘Devlet, kutsallık ve laiklik’ faslında sonuç itibarıyla şu söylenmelidir: Devlet ancak kutsalsa laiktir. Siyasî kültür yönüyle kutsal-dışılık yine kutsallık ile sağlanabilmektedir. Ki, kendisine zinhar zeval gelmemesi istenecek, dualarla korunacak, uğruna gaza edilip şehit düşülecek devlet herhalde ‘kutsal’ bir devlettir. Salt profan ve kapitalist kavramların siyasal diliyle inşa yahut tarif edilen türedi bir devlet değil!

         

         

         

                    Tarihi Derinlik Eşliğinde Devlet-Algısı ve Dil Bahsi

         

                    Devlet, İstiklal Harbi sürerken 1920’de yasama-yürütme-yargı erklerinin; devlet olmak için gereken organların ve 1921’de bir milli marşla anayasanın sahibi olmuş, bütün bunları takiben kendini uluslararası arenada 24 Temmuz 1923’te ‘devlet’ olarak gösterdikten daha sonraki bir tarihte de; 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet’i ilan etmiştir. Yani bir yanıyla hepi topu yüzyılı bulmayan bir bakiye var gibi ama diğer yanda da, devletin çekirdeği olan ordunun temelinin, M.Ö. 209 tarihinde atılmış olması sözkonusu.”[7] Velhâsıl Türk devletinin hâyli derin bir müktesebatı vardır. Yirminci yüzyılın modern/leşme ortamında devlet, bir taraftan işbu tarihî derinliğine uygun tarzda, Nurettin Topçu’nun kastettiği mânadaki otorite ve iradesini,[8] dilinin geleneksel ağırlık ve ciddiyetini muhafaza etmeye çalışırken, diğer taraftan, dünya sisteminin icaplarına uymanın yollarını kollamıştır. Bu ikili kollama paradoksu; bir önceki asırda başlamış bulunan sisteme eklemlenme gerçekliğinin gölgesinde hem resmi ideolojinin anti-kapitalist potansiyelinin küllendirilmesinde, hem de devletin vasıflarındaki başkalaşmayla ilgili biçimde dil ve üslubunun tayininde yüksek kertede olumsuz bir rol oynayışa zemin hazırladığı gibi Leviathanlık arzularını kamçılamaktan da geri kalmamıştır.  

         

         

                    Leviathanlık, devletin gerek irade gerekse dilindeki tereddîyi zecri politikalarla fevkalade ileri boyutlara taşımıştır. Erkin işbu Leviathanlığı bilhassa Tek-parti döneminde artmış ve öyle ki Mustafa Çalık’a göre, Tek-Parti diktası da, onun çok-partili düzene bıraktığı hegemonya kalıntıları da… ‘reâyâ’ya sadece… jandarma dayağı ve tahsildar zulmünde, imtiyazsız bir statü sağlamıştır.[9] Ve fakat devlet ‘idrakinde’ köklü bir kırılma ya da halkta, devlete-karşı bir çatışmacı zihniyet, yine de yerleşmemiştir. Zira İsmet Özel’in sözleriyle: “Devlete ve onun güncel görünümü olan Cumhuriyete Türk milleti çok değer veriyor. Çünkü hangi usülle olursa olsun sağlanan nizam millet varlığı için hayati öneme sahip. Türkler cumhuriyetlerini her türlü saldırıdan masun bir yüksek yerde tutuyorlar.”[10] Özcesi Türkiye’de, “halka rağmen halk için” anlayışını andıran bir “devlete rağmen devlet için” mantığı işlemekte, devlet böyle algılanmakta, böyle idrak edilmektedir. Bu algılamayı mümkün kılan âmil ise siyasî kültürdeki yerli-milli(yetçi)-İslâmî hassasiyet ve hissiyatların terkibi eşliğinde, devletin, kendisine yakıştırılan “kutsiyet” atfıyla “bizim devletimiz” olarak kabulüdür. Konu, halkın sivil alandaki devlet bilinç ve algısından devlet nam ve hesabına yetki kullananların resmi alanına çekildiğinde ise görülen şey, kullanılan araçlar ve siyasal dil değişmekle beraber, zaman zaman yargı da dâhil, erkin kendini  “lâ-yüs’el” Leviathan sanma itiyâdının, salt darbeler, darbe teşebbüsleri, cuntalarla değil rutin-içi bağlamlarda da gün yüzüne tekrar çıkma eğilimi taşımakta olduğudur.  

         

         

                    Leviathanlık forsuyla yürütülen politikalar devletin vasıflarında, dilinde, Topçu’nun ifadesiyle ‘büyük otoritenin mümessillerinde,’[11] “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” denilerek hayat-memat meselesi kılınan güven yerinde, bir yabancılaşma ve tereddî yaşandığı anlamına gelmiş ve bu durum dile de yansımıştır. Ki sadece dil babında bakıldığında, İsmail Kara, Dışişleri’nin dil imtihanından bahisle şöyle demektedir: Dildeki seçicilik temayülleri II. Meşrutiyet’in ilanına kadar kesin olarak gelen, büyük ölçüde Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde de görülen bir derinlik arayışının tezahürü idi. Osmanlı Modernleşmesi birçok şeyi yerinden etmekle beraber yeni zamanlarda ve değişen şartlarda bu derinlik anlayışı[yla] önümüze ihmal edilemeyecek örnekler getirmişti. Türkiye unuttu bu arayışı.[12] Özetle devletin vasıflar ve dilinde, kimliğin ‘başkalaştırılmasına’ paralel biçimde vuku bulan bir tereddî vardır ve bu tereddî salt ‘şimdinin’ sorunu değildir. Yirmi birinci yüzyıldan geriye düşen tarihî bir bakiye elbette ki söz konusudur. Ne ki, devlet namına yetki kullanan (milliyetçi ve) İslâmi artalanlı partiler de, devletin dil ile “otorite ve irade”sindeki tereddîyi sürdürmekte duraksamamıştır. 90’lı yıllardaki “garson devlet[13] anlayışından sonra bu sefer de 2000’li yıllardaki iktidarın dilinde, ‘bizim görevimiz Türkiye’yi pazarlamaktır’ denilerek memleketin pazarlanmasından bile bahis açılabilmiştir. Devletin, kutsallıkartık bir yana, bir ‘marketing’ devleti olduğu ihsas ettirilmekte, Türkiye’nin, özelde İstanbul’un “marka” sayıldığı söylenmekte, yüksek temsil mevkilerinden ‘Neymiş, İstanbul’un ruhu varmış’ gibi sözler serdedilmekte, devlet ‘küçültülmeye’ çalışılmakta, devreye de el’an bu mantığa uygun bir dil sokulmaktadır.[14] Lâkin her şeye karşın Leviathanlık nasıl ki yaşamaya devam ediyorsa, Türk siyasi kültüründe kutsallığın da, tıpkı öyle devam ettiği, Çalık’ın çerçevelemesiyle devletin, Türk milletinin maşerî şuurunda dokunulmaz bir ‘kutsiyet’ hâlesi ile çevrili olarak idrak edildiği söylenmelidir.[15] Başka bir deyişle, halkın derin ben-idrakinde devlete atfedilen vasıflar, devletin algılanışı; daha ziyade, siyaset, bürokrasi ve yüksek yargı mensupları gibi, devlet nam ve hesabına yetki kullanma mevkiinde bulunanların dilleriyle alakalı biçimde, zedelense bile, yine de devam etmektedir.

         

         

         

                    Derkenar: Kamu Yönetimi Örneği

         

                    Üniversitelerin birçoğunda kamu yönetimi bölümleri bulunmakta ve bu bölümler ilgili fakültelerde, ulus-ötesi kapitalizmin öğretileriyle baskılanarak alelıtlak iktisat ve daha kötüsü işletme bölümlerinin hegemonyası altına sokulmaktadır. Nasıl ki tıp fakülteleri, anabilim dallarının çokluğu sayesinde, aslında sadece bir parçasını oluşturdukları üniversitelerin, yine sadece bir parçasında değil bütününde hegemonya kuruyor ve sosyal bölümlerin, dolayısıyla da sosyal bilimlerin özerklik ve gelişimini estetize tekniklerle engelliyorsa aynı hadise siyaset, yönetim, iktisat ile ilgili fakültelerin içinde de yaşanmaktadır. Bu hegemonya altında, tereddî kendini dışarıya derslerin muhtevasından başka ‘dil’ yönünden de vurmaktadır.

         

         

                    Kamu yönetimi bölümlerinde de artık, küresel kapitalizmin şirket değerlerinin izinden gidilerek personel yerine insan kaynaklarından, sosyal taraflar yerine kalite çemberlerinden, devlet/ kamu idaresi yerine yönetişimden bahsedilmekte, siyasi düşünce ve “teori” yerini siyasal pazarlama ve tuhaf bir projeciliğe bırakmakta, kamu yönetiminin en önemli araçlarından olan sosyoloji, işletmevari ‘davranışsal’ incelemelerle ikame edilmekte, yönetim anabilim dalları, işletmelerin yönetim ve organizasyon dallarına kötü biçimde benzetilmekte, kâr biricik ‘performans ölçütü’ hâlini almakta, işletme yönetimi öğreniminin kamu yönetiminin yerini doldurabileceği düşünülmekte vs. Hem maddi bağlamda hem de dil ve zihniyet açısından kamu yönetimi bölümleri yıldırılmakta, kendisi olmaktan çıkarılıp ‘özelleştirilerek’ işletmeci bir tarza büründürülmektedir. Akademideki bu süreçler, Türkiye ölçeğindeki aynı kaynaktan, ulus-ötesi kapitalizmden, onun entelektüel moda ve uyum antlaşmalarından süzüle süzüle gelerek bir tereddîye dönüşmektedir. Kamu yönetimi bölümlerinden çıkılıp ülkedeki idari teşkilat olarak kamu yönetimine gelindiğinde de kamu’daki idare (administration) değil, işletmelerdeki yönetim (management) mantığıyla ‘yönetişim’ temelli yeni ‘yönetsel aygıtların’ ikame edildiği göze çarpmaktadır. Kendi işlerinden sorumlu ‘görünmeye’ devam eden bakanlıklar ve klasik idari yapılar tabi ki hâlâ var. Lâkin özel sektörün de temsil edildiği birtakım üst kurul ve ajanslar da, artık fiyat belirlemeleri dâhil pek çok kamu yetkisini kullanmaktadır. Diğer yandan burada demokrasinin bir örneği diye gösterilebilecek olan katılımın failinin, hukuktaki karşılığı özel sektör gibi renksiz bir adlandırma olsa da, siyaset dilindeki karşılığı bir sosyolojik sınıf/tabakaolarak elbette ki, çalışanlar değil burjuvazidir!  

         

         

                    Mevcut siyasal zihniyette devleti/kamuyu yönetmek, şirket yönetmekle aynileştirilmektedir. Kamu yararı; kamunun, devlete-millete ait tedaileri geçilerek ve handiyse şirket olduğu düşünülerek kapitalist zihniyetin beklentilerine uygun tarzda şirketlerin kâr amacına indirgenmektedir. Sosyal devletin üstlenmesi yönüyle illa da kâr icap etmeyen sosyal adalet politikalarının sivil topluma, hayır cemiyetlerine vb. devri normal addedilmekte, bir yandan reel ekonominin yerini spekülatif ekonomi alırken, diğer yandan kamu kesiminde yeni sendikalı istihdam yaratılmamakta, dahası güvencesiz, taşeronlu, sözleşmeli, kısmi süreli ve kalitesiz kamu hizmetleri yaygınlaştırılmaktadır. AB reform görüşmelerinde gelişen ve mevzuyla kesişen ilginç bir diyaloğa ise, kendisine “Türkiye AB’ye mutlaka girmek istiyor, nikâh kıymak istiyoruz” denilen İtalyan Başbakanı’nın, “mantık nikâhı mı yoksa aşk nikâhı mı?” sorusuna karşılık olarak, Türkiye namına, “Katolik nikâhı olsun ki bir daha kopmasın” cevabının verilmesinde rastlanmıştı.[16] İmdi, bu bahiste Topçu, milli devletin, dinini ve dilini kutsal kurumlar halinde koruyabilen devlet[17] olduğunu söylerken, Özel, şöyle demekte: Kontrol mekanizması itibariyle dil konusu din konusundan daha hassastır... Çünkü din alanında sahih bölgeyi teşhis ve tefrik etmek her zaman mümkündür... Fakat dilin mahiyetinde… kontrol tesis eden bütün ipleri elinde tutar.[18] Ezcümle, bu hâkim siyaset tarzında niyet ne bilinmez ama “kelimelerle sınandığımız” işte bu bilinse ve Wittgenstein’den hareketle “Bu dilin sınırları acaba hangi dünyanın sınırlarıdır?” diye sorulsa gerektir. 

         

         

                    Sonuç

         

                    Nurettin Topçu’ya göre, “Fertler devlet iradesini hem kendi içlerinde yaşarlar, hem de onun kendilerini dıştan çevirmiş olduğunu hissederler. Kendi içimizle dışımızdaki bir sonsuzluk arasındaki esrarengiz bağlantı fert için ibadet konusu olur. Aşk başlar. Fedakârlıklar başlar. Fertler bayrağa, istiklâle, hürriyete nefislerini feda etmek isterler.”[19] Öyleyse soru/n şudur: Millet, pazarlamacı bir duruşu dillendiren ve bir yandan politikacıların, öte yandan darbeci Leviathanlığın eliyle “küçültülmek” istenen devlete mi, aşk başlatacak, fedakârlık başlatacak, nefsini feda etmek isteyecek? ‘Zeval’ gelmesi zinhar düşünülemeyen devlet ticari devlet midir? Ülkeyi ‘pazarlayan’ ve kimlik karmaşası yaratan politikalar, “Kutsal Türk Devleti”nin çatısı altındaki dil ve terbiyenin sınırları içinde yürütülebilecek politikalar mıdır? Değilse eğer burada sorun, mezkur terbiyeye, dile ve öneminin altını Halil İnalcık’ın da çizdiği töreye[20] sahip çıkıldığı takdirde, iyi bir pazar, iyi bir meta, iyi bir oto-kolonizasyon örneği vb. olmanın mümkün görülmemesinden mi kaynaklanıyor? “Devlet-i Âliye”nin, âli menfaatleri, acaba neden dolayı ülkenin pazarlanmasından ve milli kültürün ‘çekiçlenmesinden’ geçmektedir? 

         

        v   

            Yunus Emre, ‘dün’, “Gitti beyler mürveti, binmişler birer atı/Yediği yoksul eti, içtiğü kan olusar” derken Âşık Mahsuni Şerif, bugün’ “Yoksulun sırtından doyan doyana” demektedir. İmdi: Ya devletin pazarlanarak Türk toplum ve devlet hayatının temel değerlerinin gözden çıkarılması, ya da mademki bu topraklarda “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” denilmiş öyleyse ülke insanın, hukuk ve adalet üzre ‘yaşatılaraksırtından doyulan, dahası eti yenilen, kanı içilen bir konumdan gerçekten çıkarılması: Türkiye’nin gerçekte ihtiyaç duyduğu politika, asıl hangisi olsa gerektir?  

 

 


        


        

        ** Bkz; 24.01.2009 tarihli Radikal ve Vatan ile 28.01.2009 tarihli Star gazeteleri.

        [1] Nancy Lindisfarne, Elhamdülillah Laikiz, (Çev. Selda Somuncuoğlu) İletişim Yay. İst. 2002, s. 72; Ayrıca: Richard Tapper-Nancy (Tapper) Lindesfarne, “Allah’a Şükür Laik’iz” Bir Türk Kasabası’nda Fundamentalizmin Boyutları”, Türkiye Günlüğü, S: 31, Kasım-Aralık 1994, s. 127–146.


        

        [2] Konu ile ilgili olarak 24.12.2002 tarihli Vatan ve Radikal gazetelerine bakılabilir.


        

        [3] Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Dergâh Yay. İst. 1992, s. 28–31.


        

        [4] Varlık V. kategorilerinde dini kullanan CHP, DP ile -farklı dönemlerde- aynı tarikat şeyhini milletvekili yapmakta da duraksamamıştır. Bkz; İsmail Kara, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, Kitabevi Yay. İst. 1998, s. 31–33.    


        

        [5] Konu ile ilgili olarak Bkz; http://www.belgenet.com/12eylul/evren-261082.htm 


        

        [6] Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanı Cumhurbaşkanı’dır. TBMM Başkanı, Başbakan, başta Genel Kurmay Başkanı MGK üyesi subaylar kurumun delegeleri arasındadır. Bkz; http://www.thk.org.tr/anasayfa.htm Bu adresin “adak ve kurban bağış” modülü içinde “Fitre-Zekât” butonu da var! Genel Kurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları dahil üst düzey subayların, delegeleri arasında bulunduğu bir kurum, ‘Kutsal Türk Devleti’ anlayışı olmasaydı eğer, salt profan bir laikliğe dayanarak milletten ‘fitre’ ve ‘zekat’ isteyebilir miydi?   


        

        [7] Bkz;  http://www.kkk.tsk.tr/GenelKonular/Tarihce/


        

        [8] Nurettin Topçu, İradenin Dâvası Devlet ve Demokrasi, Dergâh Yay. Ist. 1998, s. 46–50; Topçu’ya göre: “Her devirde en iyi devlet, en yüksek otoriteye sahip devlettir. Otorite zulüm olunca Neron’da, ilâhî iktidar olunca Yavuz Selim’de gözükmüştür. Bkz; a.g.e. s. 168.


        

        [9] Mustafa Çalık, Siyasî Yazılar, Cedit Neş. Ank. 1998, s. 103.   


        

        [10] İsmet Özel, “Cumhuriyetin Önünde Durmak”, 28.08.1998, Yeni Şafak.


        

        [11] Nurettin Topçu, A.g.e., s. 48.


        

        [12] İsmail Kara, a.g.e. s. 106–107.


        

        [13] Konu ile ilgili olarak 02.04.1999 tarihli Yeni Şafak ile 27.10.2002 tarihli Hürriyet gazetelerine bakılabilir. Tüm garsonlar ve garsonluk mesleği tenzih edilerek sorulmalı. Devleti, indire indire “garson devlet” derekesine indiren bir zihniyet ya da görüş acaba nasıl oluyor da “Milli Görüş” olabiliyor?


        

        [14] Konu ile ilgili olarak 31.10.2005 tarihli Radikal ile 10.11.2005 tarihli Hürriyet ve Star’a bakılabilir.   


        

        [15] Mustafa Çalık, “Devlet, Resmi İdeoloji ve Milliyetçilik Üstüne”, Türkiye Günlüğü, S: 55, Nisan 1999, s. 72.


        

        [16] Konu ile ilgili olarak 14.11.2002 tarihli Hürriyet ile 16.11.2002 tarihli Zaman gazetelerine bakılabilir.


        

        [17] Nurettin Topçu, A.g.e., s. 118.


        

        [18] İsmet Özel, “Zinhar Benim Dilimi Benden Daha İyi Konuşma!”, Yeni Şafak, 14.06.1998.


        

        [19] Nurettin Topçu, A.g.e. s. 47.


        

        [20] Halil İnalcık, “Türk Tarihinde Türe ve Yasa Geleneği”, Doğu Batı, Y: 4, S: 13, Kasım-Ocak, 2000–01, s. 157–175; Ayrıca, “Töre”nin bütün o ‘devletli’ içeriğinden soyularak, cinayetlerle ilgili bir olumsuzluğa indirgenmesi üzerinde kuşkusuz ki münhasıran bir ‘arkeoloji’ yapmak ve bu “töre-cinayetinin” faillerini, onların itkilerini, tarihi süreç içinde hangi ‘kolaylaştırmalarla’ mesafe kat ettiklerini açığa çıkarmak gerekiyor. Bu arada, 1980’li yıllarda kalan Töre dergisini yayımlayan Halide Nusret Zorlutuna merhumeyi de rahmet ve şükranla anmalı.