Osmanlı’da Toplumsal Örgütlenmeye Geçiş ve Cemiyetleşme Faaliyetleri

Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276



        Türkiye’de sivil toplumun tarihsel arka planına ilişkin izleri, Osmanlı toplumsal-siyasal yapısını etkileyen gelişmeleri takip ederek izleyebiliriz. 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, güçlü ve merkezi bir yönetim kuran Osmanlı Devleti, bu merkeziyetçiliği tehdit eden her türlü toplulukla mücadeleye girişmiştir.[1] Tarikatlar, merkezi yönetimin denetiminde tutulmaya çalışılırken, esnafın başlangıçta tarikatlar görünümündeki örgütleri (fütüvvet örgütleri, ahi birlikleri)’de lâikleştirilmiş, loncalaştırılmış ve idari vesayet altına alınmıştır.[2] Osmanlı’nın kişi toplulukları üzerindeki yönetim biçimine bakıldığında, bu toplulukları düzenleyen kuralların şer’i değil “örfi” olduklarını, töreye dayandırıldıklarını ve bu açıdan bakıldığında da lâikleştirilmeye elverişli olduklarını söyleyebiliriz. Örfi kuralların yapısına bakıldığında, toplum içinde güçlünün, gücü elinde tutanın topluma benimsettiği kurallar oldukları görülür. Osmanlı Devleti, zamana ayak uyduramayınca, gerileyince Batı’dan gelen örflere kapısını gittikçe daha çok aralamaya başlamıştır. 

         

        Batı’da bilim alanındaki cemiyetleşme hareketi, diğer pek çok yenilik gibi, modernleşme gayreti içinde bulunan Osmanlılara da aksetmiş ve Osmanlı bilim ve kültür hayatına yeni bir tüzel kişilik kavramının girmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda da Osmanlı münevverleri ve meslek erbabı arasında cemiyetleşme teşebbüsü ve faaliyetleri başlamıştır.

         

        18. yüzyıl Batı’da Fransız İhtilali’nin yılıdır. “Mason örgütü” kurulmuş ve hızlı bir gelişim sürecine girmiş, eski dönemin kurum ve düşüncelerinin zararına burjuva sınıfının uluslararası dayanışma gücünün sözcülüğünü üstlenmiştir. Osmanlının başkentinde de Galata Perşembe Pazarı’nda, Lale Devri’nin ilk Mason locası kurulmuştur. Sonraları çeşitli ülkelerin sermaye gurupları arasındaki rekabet, Mason örgütünde de kendisini göstermiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun imkânları üzerinde yarışa giren çeşitli Batı ülkeleri localarının da ayrı ayrı Osmanlı ülkesinde kurulmasına yol açmıştır.[3] Bu gelişim Fransız İhtilali’nden sonra 19. yüzyılda su yüzüne çıkmıştır. Mason örgütü, Osmanlı egemenliğinden kurtulmak isteyen topluluklara örnek bir gizli-örgüt şeması vermiş ve İttihat ve Terakki için de örnek oluşturmuştur.

         

        Osmanlıda cemiyetler 19. yüzyılda yaşanan dönüşümün ürünleridirler. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, cemaat ya da grup kültürünün rol ve fonksiyonlarını giderek kaybetmesi ve onun yerine ortaya çıkmaya başlayan bireyselleşme, bireyin toplumsal yapıda bir değer olarak kabul edilmesine dünyevi, daha çok akla dayanan ve bireyselliğe fırsat veren bir toplumsal gelişmeye yol açmıştır. Osmanlı literatüründeki kullanımıyla “infiradileşme ve enfüsileşme” eğilimli bir toplumsal değişimin ortaya çıkması, hem Tanzimat döneminde, hem de I. Meşrutiyet’le birlikte ortaya çıkan sosyo-politik değişmelerin  güçlenerek istikrar kazanmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.[4]

         

                    Osmanlının özellikle Batılılaşma çabalarının yoğunlaştığı 1839 Tanzimat Fermanı sonrasında 1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet ve 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet, Cumhuriyet döneminin toplumsal-siyasal yapılanmasını yakından etkileyen, hem parlamenter, hem de anayasal geleneğimizin çıkış noktalarını oluşturmaktadır. Kimilerine göre Batı’ya açılma, kimilerine göre Batı emperyalizmine açık hale gelme sürecinin içinde barındırdığı anayasal ve parlamenter süreçler, geleneksel Osmanlı iktidar anlayışında kırılmanın ortaya çıktığı tarihsel anlardır. Söz konusu geleneksel iktidar anlayışı ekonomik-toplumsal ve siyasal süreçleri denetim altında tutan Sultan’ın temsil ettiği iktidara bağlı (bağımlı) monolitik bir toplumsal yapıyı öngörmekteydi. İktidarın halkla (halkın temsilcileriyle) paylaşılabileceği yönündeki ilk kabullenme I. ve II. Meşrutiyet döneminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

         

        I. ve II. Meşrutiyet sonrasında, geleneksel Osmanlı devlet-toplum ilişkisinde gözlenmeyen yeni ikincil yapıların ortaya çıkması sadece sivil toplumun değil, sivil topluma oksijen taşıyan basın (gazete ve dergiler) ve eğitim kurumlarının yeni muhalefet odakları olarak dönüşümünde de rol oynamıştır. Ancak, özgürlüklerin kısa süre sonra askıya alınması örgütlenme hızının sürekliliğini engellemiştir. 1909 Anayasası çerçevesinde hazırlanmış olan 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu, 1938’e dek sivil toplum örgütlenmelerini düzenleyen temel yasa olmuştur.

         

         

         

        Tanzimat Dönemi Örgütleşme Faaliyetleri

                    Tanzimat Döneminde Cemiyetleşme

         

                    Tanzimat'la beraber geleneksel siyasal sistemde ciddi reformlar yanında ticaret ve kent yaşamında bir canlılık başlamıştır. Yaygınlık kazanan gazeteler Osmanlı toplumunda özellikle İstanbul’da bir kamuoyunun oluştuğu, bir kamusal alanın doğduğu gözlemlenmektedir. Tanzimat sonrası modern anlamda ilk sivil toplum kuruluşu 1856’da kurulan “Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane”dir. Masonlardan oluşan söz konusu dernek giriştiği etkinlikler, derneğin ilkelerinin bir tüzükte yer alması nedeniyle modern anlamda bir sivil toplum kurumu olarak nitelenmiştir. Tanzimat sonrası ortaya çıkan sivil toplum kurumlarının ortaya çıkmasına aydınlar ve yüksek bürokratlar öncülük etmişlerdir.[5]

         

                    Tanzimat sonrası kentlerde ticaret gelişmeye başlamış böylece yabancı ve gayrimüslim tüccarlar örgütlenmeye girişmişlerdir.[6] 1860’lardan itibaren özellikle İstanbul’da azınlıkların kurdukları eğitim ve yardımlaşma dernekleri ortaya çıkmıştır. Yine ilk kadın dernekleri de azınlıklarca bu dönemde kurulmaya başlamıştır.[7] Günümüzde varlıklarını sürdürmekte olan bazı derneklerin de Tanzimat’tan sonra kurulmuş olduğu dikkate alınırsa, bu dönemin cemiyetleşmede önemi daha iyi anlaşılacaktır.[8] Tanzimat döneminde kurulan cemiyetlerin yapılarına baktığımızda bunları üç guruba ayırabiliriz: Birincisi ön sivil toplum kurumu diyebileceğimiz türden örgütlenmeler, ikincisi yarı resmi cemiyetler ve üçüncüsü de bugün anladığımız manadaki cemiyetler.[9] Bu cemiyetler içerisindeki “İrade-i Seniyye” alınarak kurulanlardan birisi olan Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye’nin nizamnamesinin 5. bendi ilgi çekicidir. Üyelerin “İntihabat-ı resmi” ile tayin olunmadığı, ‘iane-i seneviye’yi (aidat) ödeyecek ve dernek amacına hizmet edecek herkesin üye olabileceği belirtilmiştir.[10]

         

                    Tanzimat Döneminde kurulmuş olan cemiyetler arasında kurulmasına Müslümanların öncülük ettiği cemiyetler[11] olduğu gibi, gayrimüslimler arasında da cemiyetleşme oldukça yaygındır. Rumların kurdukları cemiyetler, özellikle 1870–80 arası çok gelişmiştir. Bu tarihler arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinde aşağı yukarı 125 Rum Cemiyeti vardır.[12] Bu cemiyetler Başta İstanbul olmak üzere; Kapadokya, Trabzon, Ege ve Balkanlar’da yoğunlaşmıştır.[13] Rumlar arasında kadın dernekleri de 1860’lardan sonra görülür.[14] Bu dönemde Ermeni Cemiyetleri de oldukça yaygındır.[15] Ermeni kadınlar arasında da cemiyetleşme faaliyetleri vardı.[16] Tanzimat döneminde Yahudiler[17] ve Bulgarlar[18] arasında da cemiyetleşme faaliyetleri mevcuttur.[19]Yine bu dönemde İtalyanlar, Ruslar ve Almanların da Osmanlı ülkesinde kurmuş oldukları çeşitli cemiyetler vardır.[20]

         

         

        Tanzimat Döneminde İlk Siyasi Dernekler ve Gizli Örgütlenmeler

         

                    Osmanlı Devleti’nde esnaf örgütü ve tarikatlar dışındaki örgütlenme türleri için bu dönemde herhangi bir kanun, örf veya düzenleme yoktur. Bu amaçlar dışında kurulan yapılanmalar veya cemiyetler 1857 Ceza Kanunnamesi’ne göre yasaktı. Çünkü Kanunname’de “Cemiyet” kelimesi geniş manada bu anlamı ifade ediyordu. Bir derneğin yasal olması için padişahın iradesi gerekiyordu. Oysa o dönemde; “parti” ve “dernek” tüzel kişilik türleri, Batı’da bile henüz birbirinden ayrılmamıştı ve çok partili bir siyasal sistem söz konusu değildi. Bu nedenle iktidarı elde etmek amacıyla kurulan ve ilk örneğine belki de 1859’da Kuleli Vakası’nda rastlanan “dernekler”de böyle bir izin alınması söz konusu değildi. Bu gizli dernekler, yine o dönemde Batıda rastlandığı gibi, Fransız İhtilâli ile itibar kazanan Mason örgütlenme biçimini örnek alıyorlardı. Tanzimat dönemi gizli dernek hareketine ilk örnek 1859 tarihli Kuleli Vakası’dır. Niyazi Berkes, bu hareketi Tanzimat’a karşı ilk siyasi tepki olarak değerlendirir. Berkes’e göre, çağdaşlaşma sorununun paralelinde yapılan reformların Müslüman halka yarar sağlamamasının yarattığı şeriatçılık tepkisidir bu.[21] Kuleli Vakası’nı ilk devrimcilik olayı olarak gören yorumlarda vardır.[22]Çok kısa süreli bir hareket olan ve 1859’da meydana çıkan bu cemiyetin, ne zaman kurulduğu ve ne kadar ömrü olduğu hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bu örgütün adı üzerinde tam bir birlik yoktur. Kimilerine göre gizli örgütün adı “Şeriatı Tutma Cemiyeti”, kimilerine göre ise “Fedailer Cemiyeti”dir. Üyeleri Kuleli’de yargılandıkları için olaya bu ad verilmiştir, yoksa bir olay varsa, bu orada olmamıştır. Gizli örgütün amaçları ve üyeleri hakkında net bilgiler yoktur. Cemiyetin reisi Nakşi Şeyhi Ahmed’dir. Cemiyetin yalnız yakalanan üyeleri içerisinde yüksek rütbeli subaylar, aydınlar, medrese öğrencileri, bir şeyh, bir müftü ve bir de hoca vardı. Yargılananlara göre örgütün amacı, padişahı öldürüp hükümeti devirmek ve Tanzimat rejimini kaldırmaktı. Kurucularının ifadelerine bakıldığında, şeriat için çalıştıkları, Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla gayrimüslimlere verilen haklara tepki olarak bir araya geldikleri ileri sürülmüştür.[23] Maksadının ne olduğu tam açıklığa kavuşturulamamış olan bu olayın Berkes’e göre en ilginç yanı, ordunun siyasal hayatta rol oynayacak bir güç haline gelmek üzere olduğunu göstermesidir. [24] Fakat Osmanlı Devleti’nde ordunun daha önce de siyasal hayatta önemli rol oynadığı düşünülürse, bu tespiti Yeniçeri Ocağı’nın ılgası sonrası olarak değerlendirebiliriz.

         

               Tanzimat devrinde ikinci gizli örgütlenme ve devrim girişimi İttifak-ı Hamiyyet adlı bir örgütten gelmiştir.  1865 yılında İstanbul’da Belgrat Ormanları’nda yapılan bir toplantı, Yeni Osmanlıların ilk örgütlenme girişimini gösteriyordu. Bu girişimi gençler örgütlemiştir ve tepki padişaha değil Ali Paşa istibdadına karşı oluşmuştur. Girişim hükümetçe öğrenildi ve başında bulunanlar Avrupa’ya kaçtılar. Burada İtalyan Karbonari Derneği’ni örnek alarak 1868’de Paris’te örgütlendiler. Yeni Osmanlılar yurt dışında sürdürdükleri muhalefet hareketinde çok başarılı olamadılar. Bunun üzerine karşı çıktıkları devlet adamlarıyla uzlaşma sağlayarak bazıları ülkeye geri döndü ve 1876 Anayasa’sının hazırlanmasında etkileri oldular. Daha sonra sesleri fazla duyulmasa da onların Osmanlının çağdaşlaşması konusundaki çabaları boşa gitmedi. Bu geleneğin içinden gelen Mizancı Murat basın yoluyla sürdürmeye çalıştığı yenileşme çabaları hoş karşılanmayınca yurt dışına kaçarak Jön Türk hareketinin başına geçmeye çalıştı. Ama bunda tam olarak başarılı olamadı. Mizancı Murat bir anlamda genç yaşta içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar akımı ile daha sonra önderleri arasında bulunacağı Genç Türk hareketi arasında bir köprü rolü oynayacaktı. Sonuç olarak, Genç Osmanlılar 1876–77 anayasal denemesi için uygun zemin hazırlanmasında ve çağdaşlaşma öncesi politik kültürün bazı genel kavramlarının hayata geçirilmesinde önemli bir rol oynamışlardır.

         

        Dernek ve siyasi partilerin o dönemde henüz hukuki dayanakları olmadığı için, örgütlenme amacında olanlar, Batı’dan ithal edilen yeni kanunlar ile de tüzel kişilik olarak tanınmaya daha elverişli olduğundan “şirket” biçimini kullanmayı deniyorlardı. Buna örnek olarak, Ulemadan Sadık Efendi ile arkadaş ve öğrencilerinin Beyazıt Hamamı karşısında açtıkları erzakçı dükkânını işleten ve özel mührü olan “Şirket-i Muvahiddin” verilebilir. Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesine müsaade etmeyen çevre, Şirket-i Muvahiddin’e de müsaade etmedi. Ulemadan Sadık Efendi kapitülasyonlarda da yararlanamazdı. Zaptiye Müşiri mührü parçaladı ve Sadık Efendi sürüldü[25], böylece şirket kılıfı altında dernek açma niyetiyle başlatılan bir teşebbüs başlamadan sonlandırılmış oldu.

         

         

        I. Meşrutiyet Dönemi Cemiyetleşme-Örgütleşme

         

                    Tanzimat sonrasında, merkezi yönetimin toplumu bütün yönleriyle denetleyebildiği otokratik ve önceki döneme oranla daha da merkezileşmiş bir sistem ortaya çıkmıştı. Bu yeni sistem, zorunlu olarak bürokrasinin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu yeni dönem toplumu modernleştirmeyi görev edinen bir seçkinler zümresi doğurmuştur. Bu zümrenin kaynağı orta kesimdir. Devlet yönetiminde etkin rol alan, Jön Türk adı verilen bu yeni elit grup, esas olarak, köken itibariyle Tanzimat döneminin orta halli ailelerinden gelen, Tanzimat döneminde teşekkül eden yeni ordudan yetişen ve modern okullarda eğitim görenlerden meydana geliyordu. Bunlar kendilerinin ve ailelerinin eski düzene bağlı çıkarlarının azlığı yüzünden, önceki döneme göre köklü reformlar gerçekleştirmeye çok daha istekli görünüyorlardı.[26]

         

                    Meşrutiyet dönemi şüphesiz yazılı anayasa geleneği olmayan Osmanlı İmparatorluğu’nda Sultanın iktidarını sınırlandırmaya yönelik en önemli anayasal girişimdi. Hem 1876, hem de 1908’deki anayasal girişimler ve parlamentonun yerleştirilmesi süreci Osmanlı’da sivil toplumun öncü örneklerinin gelişmesini az ya da çok etkilemiştir. 1876 yılı Aralık ayında ilan edilen ve kısmen Belçika Anayasası’na dayanılarak hazırlanmış olan Anayasanın, Avrupa modernitesi ile Osmanlı geleneğini uzlaştırma arayışı olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu uzlaştırma siyasal alanda anayasa ve parlamentonun kurumsallaştırılması üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştı.1876 Anayasası padişahın sistemdeki merkezi konumunu sürdürmekle birlikte, karar süreçlerinde katılımcılığa ve uzlaşmacılığa önem veriyordu. Geleneksel kurumlar olan meşveret (danışma) ve şura (meclis), yalnızca dinsel önderleri ve padişahın güvenilir adamlarını değil, dolaylı seçimlerle seçilen halk temsilcilerini de içeren Meclis-i Mebusan’da bir araya getirilmişti. 1876 ve 1878’de gerçekleştirilen iki seçim sonucunda cemaat liderleri, vilayetlerin ileri gelenleri, toprak sahipleri, tüccar ve ulemadan oluşan bir parlamento ortaya çıktı”.[27]

         

        Osmanlıda Batı’daki sivil topluma benzer cemiyetlerin (derneklerin) ortaya çıkışı 1860’ların sonlarına doğru artmıştır. “İstanbul’da çıkan Neologos gazetesi 1870’lerin başlarında, yerli gazeteleri okuyan birinin neredeyse her gün yeni bir cemiyet ya da hayır derneğinin kurulduğunu gözlemleyebileceğini” yazıyordu.[28] Bu gelişmeler, Batı benzeri sivil toplum örgütlerinin anayasal özgürlükler ve parlamenter temsil sisteminin gelişmesine paralel seyreden gelişim süreciyle benzerlik göstermektedir. “Anayasa, öncelikle padişahın mutlak gücünü sınırlayarak yeni Osmanlı bürokrasisine koruma sağlıyor, aynı zamanda da yeni oluşmakta olan orta sınıfların devlet yönetimini işlevsel bir bürokrasiye dönüştürme isteğini dile getiriyordu. Ticaretin adım adım serbestleştirilmesi, küçük ve orta büyüklükteki çiftçiler (seçilen bazı bölgelerde büyük toprak sahipleri) arasında özel toprak mülkiyetinin yaygınlaştırılmasının yanı sıra 19.yüzyılın ikinci yarısında üç milyondan fazla göçmenin gelişi ve yaklaşık iki milyon göçebe aşiret mensubunun yerleşik düzene geçmesi, geleneksel Osmanlı yapısını sarsan değişikliklere yol açmıştı”.[29] Dolayısıyla, 1876 Anayasasının ilan edildiği ortamın Osmanlının sosyo-ekonomik ve ideolojik düzeylerde yaşadığı dinamizmin bu gelişme üzerinde etkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

         

                    I. Meşrutiyet devrinde kurulan derneklerin sayısı çok sınırlıdır. Şüphesiz bunda II. Abdülhamid’in baskıcı siyasetinin de büyük rolü vardır. Bundan dolayı daha çok yurtdışı örgütlenmelerin de olduğu gizli, illegal cemiyetlerin kurulduğu görülür. Hükümetten izin alınarak kurulan legal dernekler ise diğerlerine göre oldukça azınlıkta kalmıştır.[30]

         

                    1889 yılında çıkartılan bir irade, devlet tarafından izin verilmedikçe hiçbir şirketin oluşturulamayacağı hükmünü getirmişti. Bu dönemde cemiyetlerin siyasi faaliyetlerde bulunması endişe ile karşılandığı için çok istisnai durumlar ve bizzat Mâbeyn yahut hükümet tarafından teşkil edilenler dışında cemiyet kurulmasına izin verilmedi. İstisnai olarak uzun bir yazışma sonrası Musevilerin XV. Yüzyıl İspanyolcasını terk ile Türkçe kullanmalarına çalışan “Ta’mîm-i Lisân-ı Osmânî Cemiyeti”nin kurulmasına müsaade edildi (Haziran 1900). Bu dönemde taşrada kurulan ve Cemiyet-i İlmiye genel adını taşıyan, çoğunluğu halka dini bilgiler vermeyi amaçlayan cemiyetlerin de faaliyetleri kontrol altına alınmış ve Adliye ve Mezâhib Nezareti’nin 26 Nisan 1900 tarih ve 102 numaralı tezkiresiyle bunlar hakkında soruşturma yapılarak şüphe uyandıranların faaliyetlerine son verilmiştir.[31]I. Meşrutiyet devrinde gayrimüslimler ve yabancılar arasında cemiyetleşme faaliyetleri mevcuttur.[32]

         

                    Bu dönemde, “geleneksel tarikat toplulukları yanında Osmanlı ülkesinde en önemli ve görünüşte eski-özde yeni tüzel kişilik (kişi topluluğu) olarak Batı kökenli ve çeşitli Batı ülkelerinin sermayeleri arasındaki rekabeti yansıtır biçimde milli adlar taşıyan localara bölünmüş olarak Mason” örgütlerinin yayıldığını görmekteyiz.[33] Daha sonraki dönemde de gizli siyasi dernekler legal derneklerden çok daha fazla sayıda kurulmuştur. Örneğin 1907 yılında sadece İstanbul’da 20’ye yakın gizli siyasal örgütlenmenin varlığı saptanmıştır. Dönemin belirleyici özelliklerinden biri olarak, “otokrat rejime uygun, artış hızı düşük bir dernekleşmenin varlığından bahsedilir.[34]

         

                    1878–1908 arasında parlamentonun süresiz dağıtılmış olması nedeniyle Sultan Abdülhamit’in kendi mutlak iktidarı hâkim oldu. Abdülhamit’in anayasayı askıya alan baskıcı yönetimi hem imparatorluk sınırları içinde, hem de imparatorluk sınırları dışında gizli cemiyetlerin kuruluşunu hızlandırmıştır.[35] Gizli cemiyetler daha önceki dönemde de var olmakla birlikte, II. Abdülhamid döneminin adeta bir özelliği olmuşlardır. Bu alanda ilk kuruluş, Şemsipaşa’da Ali Suavi’nin evinde toplandığı için “Üsküdar Cemiyeti” adıyla anılmış ve Çırağan Vak’asını hazırlamıştır (8 Mayıs 1878). Ali Suavi, Anayasa askıya alınınca, eski padişah V. Murad’ı kurtarmak ve tahta çıkarmak amacıyla Çırağan Sarayına bir baskın düzenlemiş, fakat bu girişim başarısızlığa uğramıştır.[36] Bunu mason teşkilatı liderlerinden Cleanthi Scalieri-Aziz Bey Komitesi takip etmiştir. Bu teşkilat, “komite” tabirini kullanan ve Türkler’in yer aldığı ilk siyasi kuruluş olma özelliğini de taşımaktadır. V. Murad’ı tekrar tahta çıkartmak istediği için II. Abdülhamid tarafından dağıtılmıştır.

         

                    I. Meşrutiyet devrinde, 1889 Haziran’ında “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane”de kurulan ve daha sonra Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan, “İttihad-ı Osmânî Cemiyeti” şüphesiz bu dönemin en önemli gizli-siyasi cemiyetidir. Yeni Osmanlıların devamı niteliğindeki İttihad-ı Osmani, İtalyan devrimci Calbonari teşkilatı örnek alınarak hücreler halinde örgütlenmişti. Örgütün 1895’e kadar olan çalışmaları daha çok yeni üyeler kazanma, gizli toplantılar yapmak ve özgürlükçü yayınları okumaktan ibaretti.[37]Cemiyet 1895 yılına gelindiğinde bir hayli genişledi ve bir nizamname ihtiyacı hasıl oldu.[38] Cemiyet yurt dışında etkin faaliyetlerini sürdürerek taraftar topladı. Çıkarttıkları basın-yayın organlarıyla II. Abdülhamid rejimine karşı etkili propagandalarda bulundular.[39] Cemiyet ilk olarak Fransa’da yuvalandı, fakat 1897 yılında II. Abdülhamid’in baskısıyla buradan çıkartıldılar. Bunun üzerine cemiyet Belçika’da faaliyetlerine devam etmek istedi, ancak II. Adülhamid’in Belçika Hükümeti’ne de baskısı sonucu, burada da tutunmaları mümkün olmadı. Genç Türkler İsviçre’nin Cenevre şehrine taşındılar.[40] Bundan sonraki dönemde bir yandan faaliyetlerini sürdürürken bir yandan da aralarında ayrılıklar baş gösterdi. II. Abdülhamid’in ikna politikası sonucu bir kısım örgüt mensubu geri döndü ve önemli mevkiler elde ettiler. Cemiyet adeta dağılma noktasına gelmişken, 1899 yılında II. Abdülhamid’in eniştesi Damat Mahmud Paşa’nın iki oğlunu da alarak Paris’e kaçması sonucu Jön Türk hareketi yeniden canlanmıştır. Fakat anlaşmazlıklar, kişisel rekabetler ve fikir ayrılıklarının da artmasına neden olmuştur. Nitekim 1902 kongresinde, bu sorunlar belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. II. Meşrutiyet’in mimarı olan İttihad ve Terakki 1908 Temmuz’undan itibaren sadece “cemiyet” veya “Cemiyyet-i Mukaddese” adıyla da anılır. Önce Meşrutiyeti ilan ettirir ardından iktidarı perde arkasından yönetir ve sonunda da iktidarın tek sahibi olur. 1913 Kongresine kadar “Cemiyet” olarak varlığını sürdürür, bu kongre ile dernek-parti ayrımına son verir ve artık parti olarak 1918’e kadar siyasi hayatına devam eder.

         

         

                    Yurt içinde teşekkül eden ve daha sonra yurt dışında da faaliyet göstermeye çalışan gizli-siyasi teşkilatlar arasında, 1896’da İngiliz yöneticilerine başvuran “Vatanperverân-ı İslâmiyye Cemiyeti”, aynı yıl yurt dışındaki muhalif gazetelerde beyannameleri yayımlanan ve ulema desteğine sahip bulunduğunu iddia eden “Cemiyyet’i- İlmiyye-i İslâmiyye”, İstanbul’daki Mason teşkilatının siyasi kanadı olarak faaliyet gösteren “Osmanlı Hürriyetperverân Cemiyeti”, “Cemiyyet’i İnkılâbiyye (1904)” örnek olarak verilebilirler.[41]

         

                    Bu dönemde, yurt dışında kurulan fakat Osmanlı İmparatorluğu’nu etkileyen cemiyetlerde vardır. Bunlardan birisi de, Yunanistan’ın Makedonya üzerindeki iddialarını devam ettirebilmek ve Bulgar çetelerine karşı ağırlık oluşturabilmek, Yunanistan’ın “Megali idea”sını sürdürebilmesini sağlamak için Filiki Eterya’nın[42]  bir uzantısı olarak, 12 Kasım 1894 tarihinde 14 genç subay tarafından Atina’da kurulmuş olan Etnik-i Eterya Cemiyeti’dir. Bu cemiyet Girit’teki isyanı desteklemiş, adaya mühimmat ve gönüllüler sevk etmiş, Rumları Türkler’e karşı kışkırtıcı bir beyanname yayınlamıştır. Amacı tüm Rumları tek bayrak altında birleştirip büyük Yunanistan hayalini gerçekleştirmekti.[43] 

         

                    I.Meşrutiyet döneminde bilhassa Bulgar, Makedon ve Ermeni grupları tarafından kurulan ve yurt içinde de faaliyet gösteren gizli siyasi cemiyetlerin kuruluşunda da büyük artış olmuştur. Bunların başlıcaları Ermeni Taşnaksutyun, Hınçak ve Reforme Hınçak Cemiyetleri, Bulgar Santralist ve Virhoven komiteleriyle Makedon “VMRO[44]” teşkilatıdır.[45]

         

                    1905 sonrası meşrutiyet mücadelesinin iyice yükselmesiyle, Selânik ve Şam’da gizli örgütlenmeler oluşmuştur. 1904-1905 yıllarında Şam’da “Vatan” adında bir örgüt kurulmuş, 1906 yılında da içlerinde Mustafa Kemal’in de bulunduğu bir gurup tarafından “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” kurulmuştur.[46] Daha sonra Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti ile birleşen ve 1906’da Selanik’te kurulan “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”[47], Prens Sabahattin’i destekleyen gençler tarafından 1907’de İstanbul’da kurulan “Selâmet-i Umumiyye Kulübü” bu kategorideki gizli-siyasi örgütlerin en önemlilerindendir. 1896 sonrası yurt içinde muhalif siyasi cemiyet kurmak çok zorlaşmıştı. Bu nedenle Jön Türkler tarafından yurt dışında çeşitli cemiyetler oluşturuldu.[48]

         

         

        II. Meşrutiyet Döneminde Örgütleşme 

         

        1908’den itibaren sivil toplum dinamizmi açısından gözlenen durum, cemiyet veya fırka olarak kurulan partilerden çok derneklerin bolluğudur. 1913-1918 yılları arasında ise dernekleşme İttihat ve Terakki Fırkası’nın denetiminde olup, yeni derneklerin kuruluşuna çok az izin verilmiştir. Meşrutiyet yıllarında kurulan cemiyetleri amaçlarına göre; “siyasal”,“fikir-eğitim-kültür”,“iktisadi-mesleki”,“hayır-yardım”,“kadın”,“gençlik”,“dinsel” ve “etnik-ayrımcı” dernekler başlıkları altında toplayabiliriz. Bu dönemde kurulan siyasal derneklere örnek olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti, Cemiyet Siyasiye-i Osmaniye, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Karakol Cemiyeti,  Osmanlı Sulh ve Selâmet Cemiyeti’ni verebiliriz.

         

         II. Meşrutiyet dönemi aynı zamanda fikir akımlarının da olgunlaştığı ve belli bir çerçeveye oturtulduğu bir devredir. Buna paralel olarak bu dönemde pek çok fikir-eğitim-kültür ağırlıklı dernekler kurulmuştur.[49] Bu dönemde özellikle Türkçülük akımının olgunlaşması ile birlikte,  bu çerçevede kurulan dernekler oldukça etkili faaliyetlerde bulunmuşlar ve arka plana itilen “Türk” kimliğinin, öncelikli bir yer edinmesi için çalışmışlardır. II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte daha önce fikri aşamada yer alan “Türkçülük” ideolojisinin kurumsallaşmaya başlaması dönemin fikri manada en önemli özelliklerinden birisi olmuştur. Türk Derneği (18 Ocak 1908), siyasi amaçlı olmadan, kültürel temeller üzerinde şekillenerek kurulan, Meşrutiyetin ilk milliyetçi derneğidir. Türkçülük hareketini örgütlemenin başlangıcıdır.[50] Bu dönemin diğer Türkçü dernekleri Türk Yurdu Cemiyeti (31 Ağustos 1911),[51] Türk Bilgi Derneği (14 Mart 1913)[52] ve Türk Gücü Derneği’dir (1914)[53]. II. Meşrutiyet devrinin en önemli Türkçü örgütü şüphesiz 25 Mart 1912’de faaliyete geçen Türk Ocakları’dır.[54]Türk dünyasının belirtilen dört direği dışında, farklı isimlerde ve yerlerde çeşitli cemiyetler kurulmuştur[55].Ayrıca yurt dışında öğrenim gören gençler de Türklere ve Türklüğe hizmet için dernekler kurmuşlardır.[56]

         

        İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908 Devrimi’ni yaptıktan sonra belli başlı hedeflerinden birisi Avrupa’dan bağımsızlaşabilmek için milli bir ekonomi ve milli bir burjuvazi yaratmaktı. Buna paralel olarak Türk Burjuvazisi yaratmaya yönelik sosyal ve ekonomik politikalar uygulayan İttihat ve Terakki, Türk burjuvazisinin öncü partisi olarak tanımlanabilir.[57] İttihat ve Terakki’nin milli ekonomi ve milli burjuvazi yaratma politikası o dönemde açılan derneklerin isimlerine ve faaliyetlerine de yansımıştır.[58]

         

        II. Meşrutiyet devrinde çok sayıda hayır ve yardım amaçlı örgütlenmenin[59] yanı sıra İslâm dinini daha etkin hale getirmek için de dernekler[60] kurulmuştur. Bilindiği gibi Osmanlı Devletini parçalamak gayesiyle daha önce gizli olarak kurulmuş olan cemiyetler de vardı ve bunların birçoğu, Tanzimat’ın ilanından sonra açığa çıkmıştı. Bu dönemde, özellikle Balkanlarda ve Araplar arasında, etnik-ayrımcı nitelikteki dernekler kurulmuştur. Cemiyetler Kanunu’na göre bu türden dernek kurulmasına izin verilmediği için bunların çoğu gizli veya yarı gizli konumdadırlar.[61]

         

        II. Meşrutiyet ile birlikte yasal parti örgütlenmeleri, Türk siyasi hayatına girdi. 1908–1913 arası çok partili bir rejim vardı. İttihat ve Terakki, 1913 yılına kadar hükümeti kontrol eden, egemen, türdeş olmayan bir kitle partisidir. 1908 yılında rakipsiz olan İttihat ve Terakki,  Mebusan Meclisi içerisinde büyük bir çoğunluğa sahip olmuştur. İttihat ve Terakki’nin tek rakibi Ahrar Fırkasıydı ve bu fırka seçimlerde başarısız olmuştu. Ahrar’dan başka küçük parti ve cemiyetler İttihat ve Terakki’nin karşısında olmuşlardır. Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Osmanlı Demokrat Fırkası, İttihad-ı Muhammed-i Fırkası, Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası, Ahali Fırkası ve Osmanlı Sosyalist Fırkası adlarını taşıyan örgütler, etnik gurup mebuslarınca da desteklendikleri halde, etkin bir muhalefet oluşturamamışlardır. 1911 yılı meşrutiyette bir dönemeç oldu çünkü tüm muhalefeti tek cephede toplayabilecek bir güç ortaya çıktı, Hürriyet ve İtilâf Fırkası. Kuruluşundan bir ay sonra İstanbul ara seçimini tek oyla kazanınca, İttihat ve Terakki önlemler alma gereği duydu ve Meclisi feshettirdi. Yeni dönemde Mecliste egemen olmasına rağmen Halaskâran hareketi sonrası muhalefete düşmüştür. Bu sefer de Büyük Kabine Meclisi feshettirerek İttihat ve Terakki’yi zor duruma sokmuştur. Balkan yenilgisi üzerine Babıâli Baskını sonucu İttihat ve Terakki yeniden iktidara geçmiş, Mahmut Şevket Paşa Hükümeti kurulmuş fakat Paşa, düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybedince İttihat ve Terakki doğrudan doğruya hükümeti kurmuş ve çok parti rejimine son vermiştir. I.Dünya Savaşı yenilgisi ardından 1913’te kurulmuş olan tek parti rejimi kapanmış ve yeniden çeşitli adlarda fırkalar kurulmuştur. II. Meşrutiyetle birlikte Osmanlı fikir hayatına, çok kısıtlı olmakla beraber, “Sosyalizm” düşüncesi de girmiştir. Bunun yansıması olarak da Osmanlı Sosyalist Fırkası(1910)  kurulmuştur.[62]

         

        Kuruluşuna ilk kez II. Meşrutiyet döneminde rastlanan gençlik dernekleri, İttihat ve Terakki’nin yan örgütleri olarak kurulan ve gençleri yurt savunmasına hazırlayan paramiliter nitelikteki kuruluşlardır. İttihatçıların ordu ile yakın bağları bu tür bir gençlik örgütlenişini kolaylaştırmış, Trablusgarb ve Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’ni sürekli savaşmak zorunda bırakması paramiliter örgütlere elverişli bir ortam yaratmıştır.[63] Bu derneklere örnek olarak Keşşaflığın örgütlendiği, gençlik için klavuz-önder yetiştirmeyi üstlenen ve gençler arasında Türkçülüğün uzantısı olan Türk Gücü Cemiyeti(1913)[64], Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın talimatı ve teşvikiyle kurulan Osmanlı Güç Dernekleri (1914), Almanya’dan esinlenerek 1916’da kurulan ve Osmanlı gençliğini Harbiye Nezareti’nin güdümünde zorunlu milis derneklerinde örgütleyen Genç Dernekleri’ni verebiliriz. Genç Dernekleri’nin örgütlemesiyle 12-17 yaş arası gençlerden Gürbüz Derneği,17 ve yukarısı gençlerden de Dinç Dernekleri’ oluşturulmuştur.[65]

         

        II. Meşrutiyet dönemi cemiyetleşmede İttihat ve Terakkinin güdümü altında oluşturulan başka yapılanmalar da vardır. Bunlara örnek olarak; 1917 yılında İzmir’de kurulan Halka Doğru Cemiyeti, İttihat ve Terakki’nin köylü ile bağlantısını sağlamak için 1914 yılında kurulan Köylü Bilgi Cemiyeti ve bu cemiyetin amaçlarını kısmen gerçekleştirmek için 8 Nisan 1916’da açılan Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti[66] gibi örgütler verilebilir. II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamı içinde sayıları hızla artan sivil toplum örgütleri ve cemiyetler halinde örgütlenmiş olan siyasal partilerin öncü örgütlenmelerinin görünümünün paramiliter örgütler göz önüne alındığında 1912 sonrasında değiştiğini söyleyebiliriz. Çünkü 1914’de Resmi mekteplerde kurulmuş olan Osmanlı Güç Dernekleri, bu derneklerin hazırlık şubesi niteliğindeki İzcilik Dernekleri, 1916 yılındaki Harbiye Nezareti’nin emir ve iradesine bağlı olarak kurulan Genç Dernekleri farklı örneklerdir. Kurulan yeni tip derneklerin adı dernek olmakla birlikte, “bugünkü anlamı ile tam bir dernek söz konusu olmayıp, Harbiye Nezareti’ne bağlı bir örgütlenme söz konusudur. I. Dünya Savaşı şartları içinde cephelere asker yetiştirebilme amacına” yönelikti.[67] Paramiliter nitelikli bu dernekler halkın kendiliğinden kurduğu dernekler olmaktan çok, bir yasaya istinaden hükümet eliyle kurulmuş derneklerdi.

         

                    I. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından kurulan cemiyetlerden bazıları Harbiye ve Bahriye Nezareti’ne katılmışlardır. Mütareke şartları altında kurulan gizli cemiyetlerin büyük kısmı ise etnik-ayrımcı nitelikte dernekler olup, Balkan ve Arap dernekleri ağırlıktaydı.[68] Ardından başlayan Kurtuluş Savaşı sürecinde kurulmuş olan Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Dernekleri tek çatı altında birleşerek Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurucu unsurunu oluşturmuşlardır. Daha eskiye gidilecek olursa, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın tabanı ve kadrolarının büyük kısmının İttihat ve Terakki’nin devamı olduğu söylenebilir.[69] Dolayısıyla, tek partili döneme damgasını vuran siyasal cemiyetin (partinin) kökeni II. Meşrutiyet dönemine dayanmaktadır.

         

        Osmanlı Devleti’nin güçlü bir merkezi yönetim ilkesi üzerine kurulu olan devlet anlayışı cemiyetlere daima şüpheyle yaklaşmıştır. Tanzimat gayrimüslimlerin gayri resmi örgütlerinin, I. Meşrutiyet gayrimüslimlerin meşru cemiyetlerinin, II. Meşrutiyet ise Müslümanların meşru cemiyetlerinin kurulmasının önünü açmıştır. Ancak, tanınan özgürlükler çerçevesinde kurulan sivil toplum örgütleri hiçbir zaman Batı örneğinde bir sivil toplum benzeri örgütlenme atmosferine kavuşamamıştır.

         

        18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başından itibaren Osmanlı’nın dış ticarete açık büyük kentlerinde, başta İzmir olmak üzere İstanbul, Selanik, Beyrut gibi yerlerde düzensiz ve geçicide olsa dernekleşme başlamıştır. Ancak neredeyse Tanzimat’ın ilânına kadar, Protestan misyonerlerinin kurdukları istasyonlar (ve dış istasyonlar) dışında sürekli örgütlenmelere pek rastlanmamıştır. Dernekleşme 1840’larda oldukça az bir oranda iken ve geçici nitelik taşırken, 1850’li yıllarda sayılarında biraz artış olmuş, 1860’lı yıllardan sonra hızlanmaya başlamış ve bu hız 1880’lerin başına kadar devam etmiştir.

         

        I. Meşrutiyet döneminde canlanan derneksel hayatta genellikle gayrimüslimlerin kurmuş oldukları cemiyetler ön plana çıkarken, Müslüman nüfusun örgütlenmesinin önü yasal olarak ancak II. Meşrutiyetten sonra açılmıştır. 1876–1908 arasında Müslüman unsurların kurmuş oldukları toplumsal-siyasal cemiyetler illegal platformda faaliyet gösterirken, ancak 1908 Anayasası’nın ilanından sonra meşru bir zemine kavuşmuşlardır. Fedailer Cemiyeti, Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi cemiyetler II. Meşrutiyet’ten önce kurulmuşlardır. Bu örgütler, bugünkü anlamda siyasal parti olmaktan uzak olmakla birlikte, sivil toplumdan siyasal alana doğru hareketlenmenin ilk nüveleridir.

         

        İki meşrutiyet ilanı arasında geçen zamanda yaşanan toplumsal-siyasal değişimdeki hıza siyasal merkezin anında yanıt verememesi nedeniyle oluşan boşluklar çoğu zaman cemiyetler tarafından doldurulmuştur. Osmanlı devlet yönetimine hâkim olan kontrol felsefesinin kapsayıcı kanatları altında özerk girişimlerin gelişimine hayat hakkı tanınmamakla birlikte, gizli cemiyetler halinde kurulan pek çok siyasal oluşum Osmanlı Devleti’nin son döneminde oldukça etkin olmuşlardır. “İttihad-ı Osmani adlı gizli örgütten doğarak gelişen Jön Türk ve devamı niteliğindeki İttihat ve Terakki Hareketi’nin kadrolarında” bu etkiyi görmek mümkündür.

         

        II. Meşrutiyet’in açık dernekleşme hareketleri 10 Temmuz’la birlikte başlamıştır. Özgürlük rejiminin içgüdüsel gereği olarak, dernekçi eylemler hiçbir yasal koşula aldırmadan oluşturulmuştur. 16 Ağustos 1909 tarihinde çıkartılan Cemiyetler Kanunu, hem bu alanda büyük bir boşluğu doldurmuş hem de derneklerin yasal statüye geçişini sağlamıştır. Cemiyetler Kanunu öncesi kurulan ve legal olan, irade, izin vb. alınarak oluşturulan, dernekler geleneksel örfi örgütlenmelerdir.

         

        II. Meşrutiyet döneminde İttihad-ı Anasır’ın Osmanlıcı görüntüsü cemiyetlerin isimlerini de etkilemiştir. “Osmanlı” adı hemen tüm cemiyetlerin isimlerinin başında mevcuttur. Bu dönem boyunca dernek kurma hakkına asıl sert sınırlamalar sürekli olarak uygulanmış “idare-i örfiye” (sıkıyönetim) den gelmiştir. Bu rejimle ordu, siyasal hayatın denetleyicisi ve siyasal iktidarın vazgeçilmez ortağı olmuştur.

         

        Bu dönemde özel teşebbüse ve şirketleşme çabalarına verilen önem ve bir ölçüde büyük kentlerde canlandırılan sanayileşme, bazı esnaf ve amele cemiyetlerinin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. İç ve dış politikaları etkilemek, ekonomiyi yönlendirmek, sosyal ve siyasal amaçlı yardım cemiyetleri kurmak da bu dönemde hissedilir bir ivme kazanmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşme yönündeki evriminde önemli rol oynayacak alt yapının yani sivil toplumun da çerçevesinin ve hareket alanının şekillendiği dönemdir. Tanzimat döneminde başlayan yeni meslek örgütlerinin (loncaların yerini alan meslek odalarının) kurulmuş olması, işçi hareketleri cephesinde gelişen amele cemiyetlerinin sendikalaşması, 1909’daki Tatil-i Eşgal yasasıyla sendikaların yasaklanması, kurulmuş olanların kapatılmasının ardından 1909–1918 arasında işçilerin derneksel alanda örgütlenmeye devam etmesi, kadın hareketinin ve kadınlara yönelik cemiyetlerin, basın organlarının ortaya çıkması bu dinamizmin göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

         

         


        


        

         

        [1] İran’da Safevi Devleti’nin kuruluşu Osmanlı’da kuşku yaratmıştı. II. Murad döneminde Hacı Bayram Veli tutuklanmış, aradan yüzyıl geçmeksizin Bayramiye tarikatının Melâmiye kolundan gelenler takip edilip idam edilmişlerdi. Yine 1529’da İstanbul’da Şeyh İsmail Maşuki, 1561/62’de Hamza Bali ve yüzyıl sonra da Sütçü Beşir Ağa idam edilmişlerdir.


        

        [2] Hükümet ile esnaf arasında teması sağlayan “kethüda” esnaf tarafından seçilse bile, hükümetin bu seçimi tasdik etmesi gerekiyordu hatta kethüda, bazen hükümet tarafından doğrudan doğruya tayin ediliyordu. Bu durum hükümetin bu teşkilatlar üzerindeki denetimini göstermektedir. Bkz. Hüseyin Hatemi, “Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde Derneklerin Gelişimi”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:1,İstanbul, s.198.


        

        [3] Hatemi, Derneklerin Gelişimi., s.199.


        

        [4] Ersin Kalaycıoğlu, “Sivil Toplum ve Neopatrimonyal Siyaset”, İstanbul Şubat 1998, s. 114; Ahmet N. Yücekök “Türkiye’de Sivil Toplum Örgütleri Gelişiminin Toplumsal Aşamaları ve Süreci”, S. 13; Mehmet Ö. Alkan, “Sivil Toplum Kurumlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945”,Tanzimat’tan Günümüze İstanbul’da STK’lar, İstanbul 1998, s. 45.


        

        [5] Alkan, İstanbul’da STK, s. 85.


        

        [6] Alkan, İstanbul’da STK, s. 85.


        

        [7] Alkan, İstanbul’da STK, s. 87-88.


        

        [8] Örneğin “Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye” adıyla kurulmuş olan Darüşşafaka Vakfı, “Hilâl-i Ahmer Cemiyeti” adıyla kurulmuş olan Kızılay, “Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane” adıyla kurulmuş olan Türk Tıp Cemiyeti, “Terakki Okulu Hami Heyeti “ adıyla kurulmuş olan Terakki Vakfı, Almanların kurduğu “Tötonya”, İtalyanların kurmuş olduğu “İtalyan İşçi Cemiyeti” varlıklarını günümüzde de sürdürmektedirler.


        

        [9] Birincisine Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi, ikincisine Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ve Üçüncüsüne de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane ve Kitabet Cemiyet’lerini örnek olarak verebiliriz.


        

        [10] Hatemi, Derneklerin Gelişimi, s.201.


        

        [11]Kuruluşuna Müslümanların öncülük ettiği cemiyetler: Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane ( 1856), Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye(1861), Cemiyet-i Kitabet (1862), Encümen-i Nevzad (Selanik 1869), Sıbyan Mekteplerini Islah Cemiyeti (Bursa 1875).


        

        [12] Athanasia Anagnostopulu, “Tanzimat Ve Rum Milletinin Kurumsal Çerçevesi”, 19. Yüzyıl İstanbul’unda Gayrimüslimler, Editör: Pinelopi Stathis,Çev.: Foti ve Stefo Benlisoy, İstanbul 1999, s.21.


        

        [13] Bunlar içerisinde “Elinikos Filolopikos Silloğos/ Rum Cemiyet-i İlmiyesi/ Edebiyesi” (1861) en ünlüsüdür. Bu cemiyet Rum kültür ve halk edebiyatının derlenmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Yine bu tarihte İstanbul’da amacı Osmanlı Devleti içerisindeki Ortodoks halklar arasında eğitimin yaygınlaştırılması olan, “Ellinikos  Filologikos Sillogos Konstantinupoleos” İstanbul Helen Filoloji Cemiyeti kurulmuştu. Anagnostopulu, a.g.m., s.22.


        

        [14] Filopthohos Adelfotis ton Kirion tu Peran/ Pera Hanımlarının Fukaraperver Cemiyeti( 1861), Filopthohos Adelfotis ton Kirion en Halki/ Halki’de Hanımlar Fukaraperver Cemiyeti(1862) bunlar arasında sayılabilir. Bkz. Alkan, Cemiyetler Çağı, s.7.


        

        [15] Ermeniler arasında ilk düzenli etkinlik gösterenler arasında İzmir’de kurulan “Sunie Cemiyeti (1841)” bulunur. Ayrıca tiyatro eğitimi amaçlı “Asiagan/ Asyalılar” (1866), okulları destekleme amaçlı “Tıbrodısasirazs/ Okulseverler” (1870) gibi dernekler yüzlerce Ermeni cemiyetinden yalnızca birkaçıdır.


        

        [16] İstanbul’da “Peralı Ermeni Kadınlar Cemiyeti”(1861), Katolik Ermeni kadınlar tarafından kurulmuş olan “Fakir Kadınlar Cemiyeti” (1875) Ermeni kadınlar arasındaki cemiyetleşmeye örnek olarak verilebilir. Alkan, Cemiyetler Çağı, s.7.


        

        [17] Yahudiler tarafından bu dönemde kurulan cemiyetler arasında Bikur Holim Cemiyetleri, Selânik’te kurulan “Etz Haim/ Yaşam Ağacı”(1874) sayılabilir.


        

        [18] Bulgarlar tarafından, 1861’de kurulan “Sadık Dostlar Birliği”, 1864 yılında filoloji cemiyeti niteliğinde