Gümrük Birliği mi, Tam Üyelik mi?

Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274



                    Türkiye-AB arasında tam 14 yıldır uygulana gelen Gümrük Birliği Anlaşması’nın günün şartlarına uygun olarak yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacı giderek daha çok kendini hissettirmektedir. Tam üyeliğe giden yolun başlangıcı olarak kabul edilen ve geçici bir dönem olarak başlatılan bu sürecin uzayıp gitmesi, AB’nin gümrük birliği ile neyi hedeflediği konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmiştir. Acaba Avrupa Birliği, Türkiye’yi ilelebet gümrük birliği aşamasında mı tutmak istemektedir, yoksa gerçekten de tam üyeliği mi hedeflemektedir? Yazımızda özellikle bu sorunun cevabını aramaya çalışacağız.

         

         

                    Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada globalleşme eğilimleri baş göstermiş, ülkelerarası ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak serbestleştirilmesi ve ticaretin artırılması yönünde girişimler başlatılmıştır. Bu kapsamda, 1947 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) tesis edilmiş, 1951 yılında altı Batı Avrupa ülkesi Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)’nu kuran Paris Anlaşmasını imzalamış, 1957 yılında yine altı (Altılar)[1] Batı Avrupa ülkesi tarafından Roma’da imzalanan Anlaşmalar ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur. Geldiğimiz noktada, Avrupa Birliği adını alan topluluk, 27 üyeli 500 milyon nüfuslu küresel bir güç olarak karşımızda durmaktadır.

         

         

                    Türkiye ise, Avrupa’da meydana gelen değişikliklere karşı kayıtsız kalmamış, Avrupa’nın ekonomik bütünleşme sürecine dâhil olma iradesini, 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye üyelik başvurusunda bulunmak suretiyle ortaya koymuştur.  Topluluk ile Türkiye arasında cereyan eden müzakerelerin ardından, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile Türkiye-AET arasında ortak üyelikilişkisi başlamıştır. Uzun dönemde, Türkiye’nin Topluluğa tam üye olmasının hedeflendiği Ankara Anlaşması, bu amaca ulaşmak için üç dönem öngörmüştür. Bunlar, Hazırlık Dönemi (1.12.1964-31.12.1972), Geçiş Dönemi (1.1.1973-31.12.1995) ve 1.1.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile başlayan ve halen devam eden Son Dönem’dir.

         

         

                    Hazırlık döneminde Türkiye,  geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmesi için, Topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirecekti. 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile başlayan geçiş döneminde ise, Türkiye-AET arasında kurulacak bir gümrük birliğinin aşamalı olarak tesis edilmesi hedeflenmişti.

         

         

                    Türkiye, 14 Nisan 1987’de AT’ye tam üye olmak için başvuruda bulunmuş, Avrupa Konseyi uzun bir bekleyişin ardından, nihayet Aralık 1989 tarihinde, Avrupa Komisyonu’nun tavsiyesi doğrultusunda, tam üyelik müzakerelerine başlanılmasını reddetmiştir.

         

         

                    1995 yılına gelindiğinde, 12 ve 22 yıllık sanayi malları listelerindeki tercihli indirimlerin oranı sırasıyla yüzde 95 ve yüzde 80’e, AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ne uyum oranı ise 12 ve 22 yıllık listeler için yüzde 90 ve yüzde 85 düzeyine ulaşmıştı.

         

         

                    Türkiye-AB arasında cereyan eden zorlu müzakereler neticesinde, 6 Mart 1995 tarihli, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı alınarak, Türkiye-AB Gümrük Birliği, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren yürürlüğe girmişti.

         

         

                    Gümrük Birliği ile Türkiye, AB’ye karşı sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerinde (bazı hassas ürünlerde 5 yıllık geçiş dönemi öngörülmüştür) gümrük vergileri, eş etkili vergiler ile miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Tarım ürünleri ve AKÇT ürünleri Gümrük Birliği kapsamı dışında bırakılarak, hassas ürünler hariç tüm sanayi ürünlerinde üçüncü ülkelere karşı AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.

                                            

         

                    Türkiye-AB Gümrük Birliği, her ne kadar Türkiye’nin dış ticaretinde köklü bir değişikliğe yol açmamış ise de, gerek ticaretin mal ve ülke bazında çeşitlenmesi ve gerekse ülkeye yeni teknoloji ve sermaye girişinin hızlanması ve rekabetin geliştirilmesi açısından değerlendirildiğinde, tam üyelik yolunda atılmış çok yararlı bir adım olmuştur. Ayrıca, gümrük birliği, Türkiye-AB ilişkilerinin daha da derinleşmesine katkıda bulunarak, malların serbest dolaşımı ve ticaret politikası; gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları ve eş etkili önlemler ile vergi ve resimlerin kaldırılması; ortak gümrük tarifesi ve tercihli tarife politikaları; fikri, sınaî ve ticari mülkiyet hakların korunması alanlarında önemli adımlar atılmasında ve yasaların yakınlaştırılmasında itici bir güç olmayı başarmıştır. Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin payının yüzde 50’nin üzerinde olması, Türk ekonomisinin gelişmiş batı ekonomileri ile rekabet edebilir bir düzeye geldiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

         

         

                    Ne var ki, tam üyelik yolunda atılan bu son adım, gereğinden fazla uzamış ve geçici bir dönem olacağı öngörülerek çıkılan bu yolun tam üyelik hedefine varıp varmayacağı konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmiştir. Ancak, gümrük birliğinin nihai hedefinin tam üyelik olduğu unutulmamalıdır. Türkiye AB sürecinde üzerine düşeni ziyadesiyle yerine getirmiştir. Bu kapsamda, hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönem olan gümrük birliği sürecini başarıyla tamamlamış ve nihayet 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan tam üyelik müzakere sürecini de başarıyla devam ettirmektedir.

         

         

                    Fakat ne yazık ki Kıbrıs nedeniyle veya tam üyeliği hedeflediği gerekçesiyle, halen toplam 35 faslın 18 tanesi askıya alınmış durumdadır. Açılan başlık sayısı ise 12’dir. Bu durumda Türkiye müzakereleri nasıl devam ettirebilecektir? Bir yandan tam üyelik hedefiyle müzakere başlatılması, diğer taraftan tam üyeliği hedefliyor diye bazı fasıl başlıklarının veto edilmesini samimi bir yaklaşım olarak görmek mümkün değildir.

         

         

                    Kuşkusuz Türkiye, Avrupa Topluluklarına doğrudan tam üyelik başvurusu yapabilirdi. Ancak, bunun yerine bir ortaklık ilişkisiyle Avrupa bütünleşme sürecine girmeyi tercih etmiş, AT üyesi ülkeler ile arasındaki ekonomik, sosyal ve siyasal farkı bu ortaklık sürecinde gidererek kapatmayı hedeflemiştir. Özellikle 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye resmen adaylık statüsü verilmesinin ardından, 2000’li yıllarda ülkemizde yaşanan demokratikleşme hareketleri ve sağlanan ekonomik istikrarla ve gümrük birliğinin de yardımıyla bu fark önemli ölçüde giderilmiş ve Türkiye Kopenhag kriterlerini büyük ölçüde karşılamayı başarabilmiştir.

         

         

                    Geldiğimiz noktada Türkiye,  AB’nin 5’inci büyük pazarı ve 7’inci büyük ticaret ortağı olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca Türkiye, müktesebat uyum çalışmalarında da ileri bir aşamaya gelmiştir. Buna rağmen, “imtiyazlı ortaklık”, “Birliğin hazmetme kapasitesi” veya “ucu açık süreç” gibi ne olduğu belirsiz ve tam üyelik dışında çağrışımlar içeren söylemlerle Türkiye’nin tam üyelik sürecini belirsizlikler içine sürüklemeye çalışmak büyük haksızlıktır ve son zamanlarda Türk Halkının AB üyeliği konusundaki heyecanının azalmasına yol açan en büyük etkendir.

         

         

                    Ayrıca, tam üyeliğe giden yolda son ve geçici bir dönem olması gereken gümrük birliği sürecinin bu şekilde uzayıp gitmesi Türkiye’yi hem ekonomik ve hem de siyasi açıdan rahatsız etmeye başlamıştır. Zira ilk dönemlerde elde edilen avantajlar süreç uzadıkça dezavantaja dönüşmektedir. Mesela, AB’nin üçüncü ülkelerle tek taraflı olarak yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) Türkiye’yi açık bir pazar haline getirmekte ve gerek AB gerekse iç piyasada haksız rekabete yol açmaktadır. Birliğin karar alma mekanizmalarının dışında bırakılarak, ekonomik açıdan edilgen bir konumda tutulmaya çalışılan Türkiye’nin, Brüksel’den gümrük birliği anlaşmasının gözden geçirilmesini talep etmesi bu anlamda yerinde bir girişimdir. Kuşkusuz, Türkiye’nin amacı gümrük birliğinden vazgeçmek değil fakat bu sürecin yol açtığı, özellikle STA’lardan kaynaklanan birtakım sorunları çözmek ve süreci tam üyelikle sonuçlandırmaktır.

         

         

                    Diğer taraftan,  katılım müzakerelerine önümüzdeki dönemde daha fazla ivme kazandırılması ve kamuoyunun bilgilendirilerek farkındalığının ve desteğinin artırılması amacıyla Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) tarafından yeni bir “Avrupa Birliği Stratejisi” hazırlanmasını ise Türkiye’nin kararlılığını göstermesi bakımından önemli bir gelişme olarak değerlendirmemiz mümkündür. Müzakere sürecine dört platformda bütüncül bir yaklaşım getiren bu yeni strateji ile 2013’e kadar tüm fasıllarda AB seviyesine gelinmesi amaçlanmaktadır.

         

         

                    Türkiye’nin, gerek gösterdiği üstün performans ve gerekse Müslüman-Türk kimliğine sahip genç ve dinamik nüfusuyla tam üye olması halinde Birliğin dengelerini sarsabilecek ölçekte bir ülke olması, AB’nin lokomotif ülkelerini tedirgin etmeye yetmektedir. Merkel ve Sarkozy’nin endişelerini de bu muhtemel güç dengesi değişimi ile açıklamak mümkündür. Bu durum ise, AB’de bazı ülkelerin Türkiye’yi tam üye olarak değil fakat bir 50 yıl daha sadece ekonomik entegrasyon aşamasında tutulan bir ülke olarak görme eğiliminde olduğu yönündeki şüpheleri kuvvetlendirmektedir.

         

         

                    Netice itibariyle, gümrük birliği sürecini Türkiye’nin AB yolunda varabileceği son aşama olarak betonlaştırmaya çalışanların, Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığı dikkate alması gerekmektedir. Türkiye-AB Gümrük Birliği, tam üyelik yolunda Ankara Anlaşması’yla öngörülen teknik bir süreçtir. Türkiye bu aşamayı da diğerleri gibi başarıyla geçmiştir. Dolayısıyla bu geçici ve teknik sürecin daha fazla uzatılmadan tam üyelikle sonuçlanması için Avrupa Birliği de çabalarını yoğunlaştırmalı ve üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açacak gelişmelere müsaade etmemelidir.

         

         

                    Türkiye’nin, Avrupa’nın ortak iradesine katılma ve AB’nin gelecek vizyonunda yer alma çabaları dikkate alınmalıdır. Zira bölgesinin en güçlü ve istikrarlı ülkesi olan ve tarihi-kültürel birikimi ve jeopolitik konumu itibariyle küresel bir güç olma kapasitesine sahip bulunan Türkiye, uzun süre AB kapısında bekletilebilecek bir ülke değildir ve tam üyelik dışında bir seçeneği de kabul etmeyecektir.

         

         


        


        

        [1] Batı Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg