Muhafazakârlık, İslâmcılık, Milliyetçilik

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272



                    Bir önceki yazımızda,  Pakistan-Hindistan ve Ortadoğu coğrafyasından intikal eden yayınlar üzerinden, özellikle 1970’li yıllarda İslâm’ın ideolojik bir okumaya tâbi tutulduğunu, bu okuma sürecinin 1980’li yıllarda İran muhitinden gelen yorumlara yöneldiğini; bu okumanın yerli parametrelere dayanan bir okuma olmadığını ve dolayısıyla bu okumalara dûçar olan insanlarımızın yabancılaştıklarını; Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından 1990’lı yıllardan sonra bu okumaların bu defa Batı’ya yöneldiğini; ülkemize ve ülkemizin sorunlarına bu defa Batı’nın kavram ve pencerelerinden bakılmaya başlandığını ve tüm bu süreç içerisinde kurulu düzenle, yani statüko olarak adlandırılan yapıyla karşılaşmaların sonucunda kendisini ‘İslâmcı’ olarak tanımlayan bu entelektüel ve siyasî hareketin zihin dünyasında, ‘Devlet’, ‘Vatan’ ve ‘Millet’ gibi varlığı zaruri olgulara ilişkin kavram muhtevalarında bir tahrifat meydana geldiğini; bu karşılaşma ve tahrifat sonucu bu insanlarımızın ‘Post-modern Liberal Paradigma’yla ve onun içerideki mümessilleriyle cevazı son derece münakaşalı bir ilişki içine girdiğini; buradan bir çıkış aradığını ileri sürmüştük.    

         

                    Hakikaten ‘İslâmcılık’ ismiyle müsemmâ bu siyasal, fikrî ve edebî akımın muhafazakar bir başlangıç noktasından, emperyalist Batı’nın bu dönemin hâkim paradigması olan liberal bir noktaya savrulmasının üzerinde çokca durmak gerekiyor.

         

                    Bizim düşünce geleneğimizde muhafazakârlık, aslında milliyetçiliğin bir diğer yüzü olmuştur. Çünkü milliyetçi olmak bizim geleneğimizde millî kavramının çerçevelediği ne kadar değer hükmü var ise onların tamamını kapsayan bir anlama tekabül etmektedir.  Bir başka şekilde söyleyecek olursak, muhafazakârlık, toplumu tanımlayan, onu bir arada tutan, ortak anlam ve duygu dünyasını tahammül eden ne kadar değer hükmü var ise onları zamanın bozucu etkileri karşısında özü itibariyle korumayı ve geleceğe taşımayı üstlenmek demek ise; bu çerçevenin içinde ortak din, ortak tarih, ortak ahlâk anlayışı bulunur ve tüm bu alanlar milliyetçiliğin kendisini ürettiği ve tanımladığı alanlardır.

         

                    Bir an için yukarıdaki paragrafta kurmuş olduğumuz cümleleri unutalım ve muhafazakârlığı anlamaya çalışalım: Muhafazakârlığın en genel geçer tanımı geleneği (özellikle inanç ve ahlâk alanına dair) koruyarak değişme ve gelişmedir.  Muhafazakârlık; düne ait, düne dair tüm değer hükümlerini, hayat yaşanırken kendiliğinden veya dış bir etkiyle meydana gelen yeni biçim, muhteva ve meydan okumalar karşısında, bu değer hükümlerini karşılaşılan ve ondan kaçılamayan yeni hayat formlarına nüfuz ettirerek, sahih olanı yeni yaşama biçimlerinin özü kılmanın adıdır.  İşte bunun için muhafazakârlık sağlam sabitelere ihtiyaç duyar. Bu sağlam sabiteler ise toplumun kimliği ve kişiliği anlamına gelecek olan soyut, somut, tüm olgu tezahür ve gerçekliklerdir.

         

                    Yukarıdaki paragraflarda yer alan cümlelerin içindeki muhafazakârlık kelimeleri yerine milliyetçilik kelimelerini yerleştirelim; bizim tecrübelerimiz ve zihin dünyamız itibariyle hiçbir cümlede anlamda bir kaymanın olmadığını görürüz. Yani, bizim düşünce geleneğimizde aslında milliyetçilik ile muhafazakârlık aynı anlam dünyasının birbiri yerine kullanılan kavramları olmuşlardır. Kavramların bu ortak anlam dünyasını bozanlar ise genellikle gündelik siyasetin bozucu etkileri altında siyaset yapan siyasetçilerle,[1] entelektüel namuslarını zaman zaman gündelik siyasetin ya da siyasetçinin istimaline sunan münevverler olmuşlardır.

         

                    Kavramlar,  hiç şüphesiz doğmuş oldukları coğrafyanın ve anlam dünyasının kendi özel şartlarının çocuğudurlar. Ancak kavramlar kendi coğrafyalarında kalmazlar. Başka kültür muhitlerine intikal ederler ve orada yeni bir muhtevaya bürünürler.  Bu halde yeni bir muhtevaya bürünen bu kavramlar artık çıktıkları coğrafyanın değil,  intikal ettikleri coğrafyanın çocuğu olurlar. Pozitif disiplinlere dair kavramların dışında kalan tüm kavramların akıbeti budur ve bu da iyi bir şeydir. Mesela,  su tüm toplumlarda aynı fiziksel şartlar altında aynı sıcaklık seviyesinde buharlaşmaya ya da kaynamaya başlar. Ancak sosyal kavramlar söz konusu olduğunda böyle bir kesinlik yoktur. Benzerlik vardır, kesinlik yoktur. Bu benzerlik ise neredeyse tamamen zahirî bir benzerliktir. Muhteva, artık kavramın ilk çıktığı yerdeki hikâyesi ile değil, intikal ettiği coğrafyanın hikâyesi ile oluşmuştur. Ancak son yıllarda klasik muhtevası ile değil yeni anlama biçimiyle kültür muhitimize intikal eden ve yerel renklere bürünme konusunda son derece dirençli olan Post-modern Liberalizm kavramı ve bu kavramın türevleri, bu tespitin dışında kalıyor ve bu durum bu kavramı yerli/milli renklerden de uzak tutarak tüm yerli/milli/muhafazakar akımların zihin haritasını bozucu etkilerde bulunuyor. Bu yeni bir durumdur ve özel dikkati gerektiriyor. İşte bu nedenle son dönem İslamcılarımızın bu okumaları milli/yerel bir renge bürünemiyor; ithal kavramlar ithal kavramlar olarak kalıyor.

         

                    Devlet-i Aliyye’nin inkiraz döneminde coğrafyamıza intikal eden milliyetçilik kavramı, bizim hikâyemizi yüklenmiş ve tamamen bize ait bir kavram olmuştur. Milliyetçilik menşe itibariyle Avrupa’lı bir kavramdır. Ancak Türk irfanı bu kavramı bizim kültür atlasımıza ve siyasi ıstılahımıza dâhil ederken, birebir karşılığı olarak görülebilecek olan kavmi ya da kavmiyetçiliği değil, tarihi bir hâsıla olan milleti ve onun yine tarih içinde oluşmuş ortak kimlik ifadelerini yüklenmiş ve ifade etmiştir. Milliyetçiliğin bizde almış olduğu bu muhteva tamamen bizim hikayemizin bir sonucudur ve bu zaruretin sonucunda milliyetçilik, tamamen bize ait bir kavram haline gelmiştir. Nitekim bazılarınca “Cumhuriyet İdeolojisi”nin fikir babası olarak takdim edilen Ziya Gökalp’te dahi millet, etnisitenin üzerinde onu aşar ve var olan etnisitelerin ortak bir üst kimlik etrafında kader birliği etmiş iradesi olarak görünür ve tüm öneriler bu yapıyla yapılır. Bir başka ifade ile millet, tarihi bir hâsıla olarak ele alınır; milliyetçilik kavramı da bu anlamlarla yüklenir. Bu bağlamda bazı milliyetçi aydınlar tarafından, küresel emperyalist meydan okumalara karşı milliyetçiliğin “yıkılmadım ayaktayım” tarzı karşı meydan okumalarını ispat sadedinde Batı’lı kaynaklardan referans aranması ve referansların yazılarında ikna edici malzemeler olarak kullanılması; belki küresel gidişatı anlamak bakımından gerekli ve yararlıdır, ancak bizim pozisyonumuzun sıhhatini ve meşruluğunu göstermek bakımından gerekli ve hatta caiz değildir. Çünkü bu da bir tür Batı’dan okumadır. Türk Milliyetçiliğinin sıhhati ve cevazı bakımından Batı’dan referanslara ihtiyaç yoktur. Kaldı ki Batı’daki, milliyetçilik değil nasyonalizmdir; ırkçıdır; yani sabıkalıdır.

         

                    Bu değerlendirmeler bizi şu sonuca götürmektedir: İmparatorluğun son dönemlerinde münevverler tarafından önerilen tüm çözüm önerileri aslında aynı maksada mâtuftu; Devleti kurtarmak. Dolayısıyla bu maksada mâtuf olarak Batılılaşma/Batılaşma dışında yapılan tüm çözüm önerileri, ciddi benzerlikler gösterir. Farklar ise denenen ve fakat sonuçları işe yaramayan uygulamaların yansımalarından ibarettir.[2] Bu bağlamda Namık Kemal’in millet, milliyetçilik, vatan ve devlet anlayışının, Said Halim Paşa’nın ya da Mehmet Akif’in millet, milliyetçilik, vatan ve devlet anlayışından bir farkı yoktur.[3]  Daha yakın tarihlere gelirsek; Necip Fazıl’ın, Osman Yüksel’in, S. Ahmet Arvasi’nin, Mümtaz Turhan’ın, Yahya Kemal’in, A.Nihat Asya’nın, Nurettin Topçu’nun, Erol Güngör’ün, Dündar Taşer’in, Sezai Karakoç’un, vatan, millet, devlet, muhafazakarlık, milliyetçilik anlayışlarında ne kadar esasa ilişkin fark bulabiliriz? Bulamayız, çünkü tüm bu şahsiyetlerimizin fikirlerini milletimizin özel tarihi döllüyordu; bunun için ortaya çıkan çıktıların aynı olmasından tabii bir şey olamazdı ve öyle de olmuştur.

         

         

                    Bir önceki yazımızda temas ettiğimiz gibi, milliyetçilikle muhafazakârlık arasında var olan ortak anlam dünyasındaki bu kırılma ve ayrışma, 1970’li yıllarda başlamış, bu ayrışma ve kırılma, o yıllarda Türkiye’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu milliyetçi/muhafazâkar siyasetin ve entelektüel üretimin imkânlarını tüketmiştir. Soğuk savaşın sona erdiği yılların ardından bu ayrışma daha da ivmelenmiş, kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayan bu hareketin iç dinamikler tarafından engellenmesi, ABD’nin derin konseptinin ürettiği Yeni Dünya Düzeni tartışmaları içerisinde bu hareketin liberal bir paydaya kaymasını ve dış yardımlara açık hale gelmesini sonuç vermiştir.

         

                    Bu gün gelmiş olduğumuz noktada Türkiye muhafazakârlığının (cari muhafazakârlığın) tabii ki bir ülke, devlet, toplum ve siyaset tasavvuru bulunmaktadır; ancak bu tasavvur artık bu cereyanın kadîm köklerine yaslanmamaktadır. Nitekim Türk Tarihi; (hadi onların kelimeleriyle söyleyelim Türkiye Tarihi) şu günlerde yaygın ve bilinçli şekilde Konya, Bursa, Edirne, İstanbul ve Ankara üzerinden değil, Amasya, Tokat, Antalya, Sivas, Dersim, Ağrı, Diyarbakır üzerinden; düzen ve istikrar Yavuz sultan Selim, II. Bayezid, Tiryaki Hasan Paşa, Kuyucu Murat Paşa, Köprülü Mehmet Paşa, Ahmet Cevdet Paşa üzerinden değil,  Baba İshak, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Şah Kulu, Seyit Rıza, Şeyh Sait üzerinden, Devlet ise “demokratik bir devlet için asgari mutabakat zemini nedir?” arayışı üzerinden değil,  etnisiteler tarafından tanımlanmış liberal bir payda üzerinden okunmaktadır.

         

                    Nitekim bu günkü muhafazakârlığımız, AB’nin ve ABD’nin önerdiği ve sadece (ve tamamen) vatandaşlık esasına bağlı; bunun dışında herhangi bir değer hükmüne yaslanmayan;  etnisitelerin insafına terk edilmiş bir toplumsal yapıyı, yeni millet olarak tartışmaya açıyor. Eğer bu yapılırken, milletimizin derin hafızasında var olduğuna inanılan o cevherin geleceği yine tarihe uygun olarak tohumlayacağı hesaplanıyorsa, diğer oyun kurucu ya da oyuncuların da bu hesapları yaptıklarını öngörmek; bu durumda bu tehlikeli oyunun kazananının kim olacağından da emin olmak gerekiyor. Yok, eğer gelinen noktada artık düne dair değer hükümlerinin hakikaten kıymetinin kalmadığı; buradan sadece bireysel özgürlüklerin teminat altına alındığı ve bunun çağımızın hâkim (ve caiz) paradigması olduğu düşünülüyorsa, bir içtihat yapıldığına hükmetmemiz gerekiyor. İçtihat ise bilindiği gibi isabet edememe ihtimali de bulunan çok riskli bir imkâna tekabül eder. Hele bu içtihat ümmetin maslahatına dairse. Ayrıca denize düşmüş olabiliriz;  lakin yılanın zehirli olabileceğini de hesaplamamız gerekiyor.

         

                    Yazıyı Cevdet Paşa’nın şu tespiti ile bitirelim: “Cümlemiz fâniyiz. Lâkin devlet ü millet ve vatan bâkidir”[4]

         


        


        

        [1] Mesela, siyasette o yıllarda MNP/MSP tarafından kullanılan “Biz hakkız diğerleri batıl” söylemi bu hususa dair tipik bir örnektir.  


        

        [2] Mesela Osmanlıcılık ya da İslamcılık çözüm olsaydı, kimse milliyetçiliği öneremeyecekti veya gündemden düşecekti. Bilindiği üzere milliyetçilik diğer tüm çözüm denemelerinden sonra kuvvet kazanmıştır. Yine de bu milliyetçilik neredeyse (fikir ve kültür dünyamızda o yıllarda değil daha sonra çokça telaffuz edilmeye başlanan) muhafazakârlık kavramının yüklendiği muhteva ile bire bir örtüşür. Çünkü milliyetçilikle muhafazakârlık, aynı değerlere gönderme yapar veya yaslanır. Muhafazakârlığın bugünlerde neredeyse liberalizmle eş anlamda kullanılması bir sapmayı ya da geçici bir durumu işaret ediyor olmalıdır.


        

        [3] Bu mümtaz şahsiyetlerimizin bu kavramların hangisini tercih ettiklerinin önemi yoktur: Burada ifade edilmek istenen,  bu kavramların içlerinin aynı anlam ve değer hükümleriyle doldurulduklarıdır.


        

        [4] A.Cevdet Paşa, Tezâkir, III. 27.