Babama Mektup

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271



                                                                                                        Menim atam süfreli bir kişiydi,

                                                                                                       El elinden tutmak onun işiydi,

                                                                                                       Gözellerin âhire kalmışıydı,

                                                                                                       Ondan sonra dönergeler döndüler,

                                                                                                       Mehebbetin çırağları söndüler.

         

         

        Sen artık suskunlar vadisinde yatıyorsun. Ama eminim ki beni duyuyorsun. Konuşmasan da sağır ve dilsiz hatipsin. Vasiyetini tuttum, cenaze törenine yetiştim. Sekili odadaki sekinin üstünde boylu boyunca yatıyordun. Yüzündeki örtüyü açtım, alnından öptüm. Hatırlar mısın hani ben senin Yusuf’undum, sen ise benim Yakub’um. Cenazeni bizim Kula Bayram’ın Hafız yıkadı. Cenaze namazına bütün komşular katıldı. Bizim köy, köy olalı böyle kalabalık görmemiştir herhalde. Merak etme,  konu komşu, akraba, hısım, hâsılı cümle âlem hakkını helal etti.

         

        Son yıllarda iki samimi arkadaş olmuştuk. Ne güzel, ne bulunmaz, ne doyulmaz dostluk bu baba oğul dostluğu? Bu yalan dünyada bütün insanların arayıp da bulamadığı işte öyle bir dostluktu. Ne acı, seni yitirdikten sonra, baba kelimesinin bıraktığı boşluğu dolduracak başka bir ad bulamıyorum. Babasını yitiren bir şair abimiz bak nasıl anlatıyor babasının yokluğunu:

         

        Sizin hiç babanız öldü mü?

        Benim bir kere öldü, kör oldum.

        Yıkadılar, aldılar, götürdüler.

        Babamdan ummazdım bunu, kör oldum.

        Siz hiç hamama gittiniz mi?

        Ben gittim lambanın biri söndü,

        Gözümün biri söndü, kör oldum.

        Tepede bir gökyüzü vardı, yuvarlak

        Şöylemesine maviydi;  kör oldum.

        Taşlara gelince, hamam taşlarına

        Taşlar pırıl pırıldı, ayna gibiydi.

        Taşlarda yüzümün yarısını gördüm.

        Bir şey gibiydi, bir şey gibi kötü

        Yüzümden ummazdım bunu, kör oldum.

        Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

         

        Gerçek dostluktu, hasbi, harbi bir dostluktu bizimkisi. Ellerimiz, dillerimiz, yollarımız, kollarımız dosttu baba!

         

        Ol mahpareyi severiz aşk-ı pak ile

        Hasbicedir muhabbetimiz hep hüda bilir…

         

        Mezarını kaldırdım. Ankara’dan mermer bir mezar taşı yaptırıp götürdüm. Mezar taşına ne mi yazdım? Söyleyeyim:

         

        Ziyaretten murad hemen duadır

        Bugün bana ise yarın sanadır

         

        İyi etmiş miyim? Bu taşın hemen böğrüne, “ondan” izin alarak, bir ceviz ağacı diktirdim yeğenin Dursun’a. Varsın dursun. Hem kime ne zararı var. Bu sevimli ceviz var ya, benim anlayamadığım bir hevesle, heyecanla büyüyor. Dal budak atıyor. Bir görsen sen de imrenirdin bu ceviz ağacına! Bir gün meyve verecek inşallah. Siz ektiniz biz yedik, biz ekelim bizden sonrakiler yesin. Gölgesine gün gelir komşular otururlar, dünya ahvalinden söz açarlar, sohbet ederler. Bilirim sen insanları, hayvanları, ağaçları severdin. Ne kimseyi incittin, ne de kimseden incindin. Bak Hz. Mevlana ne demiş:

         

        Taş yeşermez gelmiş olsa da nev bahar

        Toprak ol da bak nasıl güller açar

        Taş gibiydin çok gönül kırdın yeter

        Toprak ol üstünde hoş güller biter

         

        Yıllar geçti, geçiyor. Toprak oldun sanırım baba. Aslına döndün. Hepimiz bir avuç toprak değil miyiz? Üstünde güller açtı mı? İki yıldır varamadım yurduma. Affet. Sen de biliyorsun bu dünyada vefa yok! Oralarda var mı baba? Ben de geleyim mi? Biliyorum bu sözüme güceneceksin. “O nasıl söz öyle, ne acelen var oğlum, çalış, didin, oku muhannete muhtaç olma”  diyeceksin. “Çalışmayan arı bal yiyemez, bal bilmez” derdin. Okumayı, yazmayı, hele hele çalışmayı çok severdin. Bu okuma aşkın seferberlik çocuğu olduğun için okumaya hasret kaldığından mıydı? Bilemiyorum. Son yıllarda devamlı okuduğumu gördükçe “neçe okuyorsun oğlum? Gözlerine yazık, yeter gayrı. Ha iki konuşalım, sohbet edelim, kölesi olduğum yavrum” derdin. Bir işi yapmamayı anlatan, isteyen, böylesine güzel bir bahane görmedim, duymadım! Dedik ya sohbeti severdin. Ben de iki sohbet edelim dedim. Kötü mü oldu? İçimi döküyorum, birazcık da olsa rahatlıyorum…

         

        Yâdında mı bir gün sohbet ederken, biraz da utanarak, bir soru sormuştum: “Baba sen niçin kambursun? Bana Kambur’un Oğlu diyorlar, gücüme gidiyor!”.  Güldün. O mavi gözlerin dumanlandı, bulutlandı. Açma yaralarımı oğlum dedin. Ben böyle mi idim. Keçe’nin Kızı beni kambur mu doğurdu belledin. Çubuk gibi bir delikanlı idim. Ardımdan bakan, döner bir daha bakardı. Asker ocağına teslim oldum. Askerliğimi Kayseri’de yaptım. Komutanlarım beni bir fırının üstüne yerleştirdiler. Âlâ ne güzel, sımsıcak bir yer. Kayseri’nin soğuğunu bilmez değilsin ya! Terli tersiz, vara yoğa koşarken, nasıl oldu bilemedim, belim bükük kalmış. Revire çıktım. Yüzbaşım beni soyundurdu, sen benim evladımsın, her yerimi, her bir şeyimi, udyerlerimi bile, muayene etti, elledi. Sonra kalktım giyindim. Ardından bir kâğıt sürdü önüme ve şurayı imzala dedi. Ben okuma yazma bilmem, kumandanım parmak bassam olmaz mı dedim. Olur dedi ve ilave etti:  “Oğlum sen gayri sakat kaldın bu bizim suçumuz, sana maaş bağlayacağız” dedi. Şahadet parmağım havada kala kaldı! Ben, yüzbaşım asker ocağına oyun oynayan iflah olmaz. Atam bu ocakta şehit düştü. Ben yevm-ül mahşerde onun yüzüne nasıl bakarım? Çocuklarımı hak etmediğim bu maaşla besleyemem. O para şurada dursun. Çok şükür elim ayağım tutuyor. Rızkımı taştan bile çıkarırım. İstemem bu maaşı”. Yüzbaşım, o koskoca okumuş yazmış adam, ağlayarak boynuma sarıldı. Gayri durulur mu, ben de kucakladım. Beraber bir güzel ağladık. Senin anlayacağın, kölesi olduğum yavrum kabul etmedim. İşte benim kamburumun hikmeti. Sırtımdaki bu yük, aldığım kargışların ceremesi değil, çok şükür!”

         

        Baba ben de senin gibi sulu gözlü bir adam oldum. Vara yoğa ağlıyorum. Yaşına, başına, ilmine irfanına, inandığım, hürmet ettiğim bir dosta gittim. “ Ana ben hemen her şeye ağlıyorum. Bana zayıf adam diyorlarmış gıyabımda. Sence bu benim güçlü yanım mı yoksa zayıflığımın işareti mi? O dedi ki evlat o senin güçlü yanın. Bilmiyor musun, ağlamayanın ağlayanı olmaz ve de öz ağlamazsa göz de ağlamaz. Gözyaşı rahmettir. Gökyüzü erkek, yeryüzü dişidir. Rahmet yağmazsa cümle canlılar can derdine düşerler; zelil, melul ve alil olurlar. Sen bildiğim kadarıyla okuyup yazmış, mürekkep yalamış bir insansın!

         

        Hele şuna bir bak!

        “Rasiha, gam çekme her zillet içinde bir lezzet

        Gökyüzü ebr-i feşan bağlasa bâran getirir”

        dedi. Fetvayı aldık ya, ehlinden! Gayrı utanıp sıkılmadan, hatta zevkle ağlıyorum…

         

        Biliyor musun;  bana, oğluna profesör diyorlar. Sevindin mi? Ben ise bu unvanı bir türlü yakıştıramıyorum adımın önüne. Taşımaya gücüm yetmiyor. Altında eziliyorum baba! Fuzuli’nin:

         

        “Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olamaz

        Kişi noksanını bilmek kadar irfan olamaz” şiiriyle ya da İmam-ı Şafii’nin:

         

        “İyi adam olamadık, fakat iyi adamları tanıyoruz” sözüyle gönlümün gönlünü etmeye çalışıyorum. Laf aramızda günümüzün profesörleri bilinmek için, ben ise bilmek için okuyorum. Gözlerine yazık desen de, onlara inat okuyorum. Okumak kelimesi ok’tan türediği için mi bilmem, hem ok atıyor hem de okuyorum.

         

        Bir kitapta şöyle bir cümle okudum: “Sonu olan her şey gayri insanidir. İnsan beyhude bir çabadır”. Sebeb-i hayatım baba, eğer insan bir daha yaşamamak üzere ölüyorsa işte o zaman her şey beyhude ve manasızdır. Eğer tanrı yoksa şefkat merhamet, vefa, aşk, ataya-anaya hürmet yoksa biz niçin okuduk?

         

        İki yıl önce Harran’a gezmeye götürdüler. Harran’ı duymuşsundur, mübarek güngörmüş bir toprak. Çoluk çocuk üzerlik otundan ördükleri süs eşyalarını satmak için dil döküyorlar, elimi eteğimi çekiyorlar. Üzerlik otunun kerametlerini sayıyorlar. Baktım olmayacak, ellerinden dillerinden kurtulmak için üç- beş kuruş verip başımdan savacak oldum. Yanımdaki keçisakallı tengerlek şapkalı bir profesör “ Bunlar bildiğin ot, bir işe yaramaz, bu insanlar cahil, bizim hacıların şeytan taşlaması gibi saçma” demesin mi. Şu adama bir söz diyeyim ki, ya aklını başına alsın ya da aklını başından alayım:“Hocam inançla mantık arasında senin düşündüğün gibi bir münasebet olmasa gerek! Mesela beş yüz milyon Hindu Ganj Nehri’nin çamurlu sularında yıkanıyorlar, cennete gitmek için o sulardan içiyorlar, ölülerinin küllerini bu nehre atıyorlar vs. vs. Bunun mantık neresinde? Hıristiyanların günah çıkarma işi de saçma sana göre? Bunlar hep mantıksız öyle mi? Bu insanların inançlarını ellerinden alınca, senin eline ne geçecek, onların eline ne vereceksin? Bizim profesörün şaşkınlığını bir görmeliydin! Hazır sırası gelmişken Kur’an-ı Kerim’in doksanıncı ayetini de hatırlattım: “Biz insanı muhakkak bir meşakkat içinde yarattık. Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yol da gösterdik. Fakat o sarp yokuşa aldırmadı. Sarp yokuş nedir biliyor musun? O köle azad etmektir yahut bir açlık gününde yemek yedirmektir” İnsan fıtratı icabı kolayı, inanmamayı, çalışmadan zengin olmayı, köşeyi dönmeyi, geniş kapıdan geçmeyi seçer. Bu ayetin benzeri İncil’de de var: “ Dar kapıdan girmeye çabalayın, çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır”. Yani din, inanç şöyle demeğe getiriyor: Hayvanların yaptıklarına bakın ve tersini yapın. Onlar hep masumdur, layüs’ eldir, “bilmekten” sorumlu değildirler. Onlar hep yere bakarlar, siz göğe bakın, onlar hep yemekten içmekten zevk alırlar, siz oruç tutun. Onlar sürü halinde toplanırlar siz ise yalnızlığı seçin. Onlar zevk arayıp acıdan kaçarlar, siz sıkıntılara katlanın. Onlar bedenle yaşarlar, siz ruhla yaşayın. Bunların hepsi dar kapılardır. Bilge kral Aliye İzzet Begoviç işte böyle anlatıyor dar kapı bilmecesini. Ben de dar kapılardan geçmeye çalışıyorum. Fakat dar kapılardan geçebilmem birilerinin işine gelmiyor baba!

         

        Sana bu mektubu yazarken benim emektar İzzet Efendi bana çay getirdi. İzzet Efendi de kim diyeceksin? Onunla yirmi beş yıldır birlikteyiz.  Şimdilik bu bilgi yeter sana. İzzet Efendi bana, ben istemeden çay getiriyorsa bilirim ki bir sıkıntısı var. Gücüm yettiğince ortak olurum sıkıntılarına. Hal hatır sorar sohbet ederiz. Gene öyle oldu, ne yaptığımı sordu; babama mektup yazdığımı söyledim. Şaşırdı. Nasıl, neyle, kiminle göndereceksiniz dedi. Dedim ki: “İzzet Efendi, düşündüğün şeye bak, gelen giden eksik olmaz, bir çare buluruz elbet”. Yahya Kemal’in

         

        “Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde

        Evvel giden ahbaba selam olsun erenler”

         

        şiirini okusam anlamaz ki garibim. Artık kuru bir selam da kesmiyor bunca yıldır tortulaşan hasretimi baba! Mektup yazayım dedim. İyi etmiyor muyum? İnanıyor ve biliyorum ki anamla da görüşüyorsun. Her nefes alıp verişte sizi hatırladığımı, dua ettiğimi ona da söyle. Sizi çok özlediğimi, garipsediğimi tekrarlamaya ne hacet. Ona ayrıca yazacağım. Babalık hakkını helal et. Ellerinizden, toprağından öperim babacığım.

         

                                                                                                                                            Oğlun…