Milliyetçilik Eleştirilerine Eleştirel Bir Bakış!

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271



                    Dünyanın her yerinde insanlar arasında nüfus, sahip olunan ekonomik kaynaklar, askeri ve siyasi güç, inanç, yaşanılan coğrafya, tarih ve sosyal gelişme bakımından farklılıklar vardır. İnsanlar arasındaki bu farklılıklar çıkar ve kimlik sorununu ortaya çıkarır. Farklı kimlik ve çıkarlara sahip toplumlar dünya üzerindeki yerlerini ve statülerini güçlendirmek için birbirleriyle yarışırlar. Özgür olmayanlar özgür, eşit olmayanlar eşit, bağımlı olanlar bağımsız, geri toplumlar ileri toplum haline gelmek için benzerleriyle dayanışma, karşıtlarıyla da yarışma içine girerler.

         

        Güneşin altında onurlu bir yer edinme kaygısı toplumların yönelimlerinde önemli bir yer tutar. Sonuçta bu yönelim, kimlikleri aktif olmaya teşvik ederek toplumların dünya düzeni içinde kategorik olarak konumlandırılmasını sağlar. Bu anlamda milliyetçilik kendi kaderini tayin, millet, egemenlik, ilerleme, özgürlük, modernleşme, eşitlik, milli devlet, kimlik, kurtuluş hareketleri, özerklik, öz bilinç, milli onura sahip çıkmak gibi kavramların merkezinde yer alır. Hemen her yerde milliyetçilik, sömürgeciliğe son veren bağımsızlık ve kurtuluş hareketlerinin de enerji santrali konumunda olmuştur.

         

        Milliyetçilikler çoğu zaman öz güvenin, kendini fark etmenin ve savunmanın aracı olmuşlardır. Ona yönelik olarak geliştirilen eleştirilerin çokluğu sosyokültürel ve siyasi etkisinin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de çok çeşitli ideolojik hareketler, bir anlamda kendilerini meşrulaştırmanın yolu olarak milliyetçiliği eleştirmeyi seçtikleri görülmektedir. Süreç içerisinde küresel yöneticiler daha çok da sömürgeci güçler kullanamadıkları ya da kontrollerinden çıkan milliyetçilikleri ‘günah keçisi’ ilan etmeyi bir strateji olarak benimsemişlerdir. Aşağıya aldığımız şu paragraf bu stratejinin niteliğini gösterir niteliktedir: “Dünya yöneticilerinin gözüyle çağdaş insanın en tehlikeli efsanesi, Maisonrouge’un “ulusal ön yargılar ve endişeler” dediği milliyetçiliklerdir. On sekizinci yüzyılın “Ecrasez l’infame” (ezin günahkarı) şeklindeki çağrısının çağdaş karşılığı Peter Drucker’in sloganıdır: “Milliyetçi canavarın dişlerini sökmeliyiz!”. Diderot için Katolik Kilisesi nasıl bilgisizliğin ve akılcı değişikliklere direncin simgesi olmuşsa, Maisonrouge için de düşman “akılcılığa aykırı olan milliyetçiliktir”[1].

         

        Milliyetçilik karşıtlığı çoğu yerde bir başka milliyetçiliği ya da çıkarı meşrulaştırmak için yapılmaktadır. Kendilerini herhangi bir milliyetçiliğin ya da ulusal çıkarın etkisinden muaf olarak görenler, gerçekte farkında olmadıkları bir milliyetçiliğe hizmet etmektedir. İnsanlar, ister milliyetçilik karşıtı isterse biganesi olduğunu söylesinler sonuçta herhangi bir milliyetçiliğin aracı olmaktan kurtulamazlar. Liberal, ümmetçi, sosyalist, evrensel ya da küresel söylemler, gerçekte bu görüşleri ulusal çıkarlarının aracı olarak kullanan büyük kültürlerin ya da güçlerin -bir anlamda- hizmetindedir. Tarihi, yaşanan gerçeklere uygun biçimde okumasını bilenler milliyetçiliklerin asıl, ideolojik evrenselci yaklaşımların ise süreç içerisinde birer ayrıntıdan ibaret olduğunu görürler. Tarihi mücadelelerin daha doğrusu ulusların kaderini de gerçekte bir milliyetçiliğin bir başka milliyetçilikle olan ilişkisi tayin eder.

         

         

        Milliyetçilik Eleştirileri!

         

        Elie Kedourie, milliyetçiliği öfke içinde itham eder: “suç, kızgınlık ve ahlaki tutku…/…Güçlü ve kemirici suç hisleri” olarak milliyetçiliğe olumsuz birçok işlev yükler. Onun milliyetçiliğe yönelik eleştirilerini Partha Chatterjee şöyle özetler: “Dünyanın zayıf ve yoksul halklarının özerklik ve özgürlüğü sağlama yönündeki özbilinçli ve rasyonel çabası olarak gerçek milliyetçilik fikri ispatı mümkün bir şekilde yanlıştır. Bir ideoloji olarak milliyetçilik irrasyonel, dar, nefret yüklü ve yıkıcıdır. O, her özel durumda, kendi klasik mirası olduğunu iddia ettiği, Avrupalı-olmayan uygarlıkların hiçbirinin ürünü değildir. O tümüyle Avrupalı bir ihraç ürünüdür; dünyanın geri kalanına buradan yayılmıştır. O ayrıca Avrupa’nın en zararlı ihracıdır, çünkü o ne akıl ne de özgürlüğün çocuğudur, aksine onların zıttının, kaçınılmaz sonuçları özgürlüğün katledilmesi olan ateşli romantizmin, siyasi Mesihçiliğinin çocuğudur”[2].

         

        Gellner milliyetçiliği tanımlarken, onun ne milliyetçilerin göstermek istedikler gibi evrensel ve insanlığın doğasında olan bir şey, ne Kedourie’nin savunduğu gibi bir hastalık ne de atavist güçlerin bir tür yeniden uyanışı ve insanoğlunun köklerine kadar uzanan bir şey olduğunu, milliyetçiliğin asıl olarak modernleşmenin bir unsuru olarak ortaya çıktığını vurgular[3].

         

        Aslında milliyetçilik dahil hiçbir kavram bütünüyle masuniyet kuralına tabi değildir. Yalnız milliyetçilik değil hiçbir kutsal, kavram ya da değer hiçbir şeye karşı sigortalı değildir. Şartları oluşursa Venüs’ün dili Mars’ın kılıcı haline gelebilir.

         

        Yapılan eleştirileri not ederken bu durumun gerçekleri görmeyi engellemesine de izin vermemeliyiz: İnsanlık söylemiyle ortaya çıkmış olsa da çığırından çıkan her düşüncenin ne denli insanlığa zarar verdiğini yaşanan tarihi tecrübeler göstermektedir. Bu konuda hiçbir kuram ve kavramın masum olduğu söylenemez. Hiç bir ideolojik, siyasi, insani ya da dini yaklaşım yoktur ki onun adına en vahşi cinayetler işlenmemiş olsun. Kedourie’nin milliyetçiliğe yüklediği türden vasıfların benzerleri tarihi süreç içinde bugün için çok daha masum görülen kavramlara yüklenmemiş olduğunu söylemek doğru olmaz. Milliyetçilik kavramı daha kullanılmaya başlanmamışken insanlığa karşı işlenen suçlarda insanlık tarihi sınıfta kalmıştır. Din adına kurulan Engizisyon mahkemeleri, sömürgecilik uğruna yok edilen uygarlıklar (Aztek, İnka ve Maya vb), mezhep farklılıkları yüzünden farklı mezhep mensuplarını toptan yok etmeye kalkışanlar vs. saymakla bitecek gibi değildir.  Ünlü Saint Berthelmy yortuları vb. mezhepler adına işlenmiş toplu cinayet ayinleridir. Meşhur Haçlı Seferleri yine din adına farklı din mensuplarını kitleler halinde katletmek üzere düzenlenmiş olduğu saldırılardır. Sonuçta Hiroşima ve Nagazaki’ye de bir anda yüzbinlerce insanın ölümüne neden olacak atom bombaları demokrasi adına atılmıştır.

         

        Bu bağlamda her akım için olduğu gibi milliyetçilik adına işlenmiş kitle katliamları, soykıramlar ve cinayetler de söz konusudur. Ancak bu durum, birey olmak, özgürlüğüne sahip çıkmak, yabancı ölçütleri kaldırmak, kendine saygı duyulmasını istemek, onurunu korumak, sömürge olmaya karşı çıkmak gibi asil duyguları mahkum etmeyi gerektirmez. Kaldı ki bir halkın milliyetçiliğini değil de köleliğini savunmak ya da meşrulaştırmak ahlakla ilgili bir tutumdur. 

         

        Bu nedenle herhangi bir duygu ya da değerle ilgili olarak ön yargılı bir tutum takınmak gerçekçi ve her şeyden önce de yararlı değildir. Bu kural milliyetçilik için de geçerlidir. Partha Chatterjee “Milliyetçilik kendi içinde irrasyonel değildir ancak irrasyonel biçimde uygulanabilir. Atacı (ecdat ile ilgili) milliyetçilik doğrudan suçlanamaz; bir halkın onur ve kendine saygısını yeniden kazanma hareketinin bir parçası olarak düşünüldüğünde, yapıcı bir yönü vardır. Ancak, kavgacı, saldırgan, şoven milliyetçilik bir tehdittir ve dolaysıyla genel olarak insani bakımından irrasyoneldir” der. Benzer değerlendirmeler sosyalizm, liberalizm ya da dini akımlar için de geçerlidir. Değerlendirme araçsal boyutuyla ele alındığında bu tür bir yargıya varılabilir.

         

        Horace B. Davis bu gerçeği şöyle açıklar:

         

        “Milliyetçilik bir şey hatta soyut bir şey değil, aksine bir süreç, bir alettir… İnsan bir çekiç ya da bir konserve açacağına, veya başka herhangi bir alete karşı ya da ondan yana bir tavır almaz. Çekiç, cinayet için kullanıldığında şüphesiz bir silahtır; ev yapmak için kullanıldığında faydalı bir araçtır. Belirli bir kültürün korunması olarak düşünülen milliyetçilik ahlaki olarak tarafsızdır; ulusal baskıya karşı bir hareket olarak düşünüldüğünde olumlu bir ahlaki içeriğe sahiptir; bir saldırı aracı olarak düşünüldüğünde ise ahlaki olarak savunulamaz bir şeydir”[4]. Diğer yandan insanlıktan önce insanın geldiğini unutmamak gerekir. İnsanın doğası hesaba katılmadan onun sevgisinin ya da bağlılığının yönünün tayin edilmesi çok zordur. İnsanın öncelikle kendi ana babası, sonra kendi akrabaları daha sonra da kendisiyle müştereklikleri olanlara karşı meyilli olduğu bilinmektedir. İnsandan yaratılış ya da doğası aleyhine tavırlar beklemek olmayacak duaya “amin” demektir.

         

         

        Milliyetçi Düşüncenin Temelleri!

         

        Milliyetçiliğin “bitti” denildiği her anda yeniden doğuşuna tarih tanıklık etmiştir. Isaıah Berlın bir süre önce şunları söylemek zorunda kalmıştı; “yaşadığımız modern çağda, milliyetçilik dirilmiş değildir, çünkü hiçbir zaman ölmemişti. Irkçılık da ölmemiştir. Bugün dünyada en güçlü hareketler bunlardır ve pek çok sosyal sistemi sarsmaktadır”[5]. Milliyetçilik büyük bir işlev yerine getirmektedir. “Milliyetçilik söylemi, büyük çaplı kategorik kimlikleri sahneye davet ederek ya da onların sesi olarak, insanların dünya düzeni (ya da düzensizliği) içinde konumlanmasını sağlar”[6]. Milliyetçilik insanların duygularına hitap eder; hem de en çok bu muazzam ve karmaşık dünyada ve sonsuz tarih içinde, insana bir yer duygusu sağladığı için. Milliyetçiliğin olumlu bir anlam kaynağı –hatta bazen ilham- ve muazzam büyüklükteki insan toplulukları için karşılıklı bir taahhüt kaynağı olduğunu kavramak gerekir[7].

         

        Aile ve Akraba: Milliyetçilik her şeyden önce doğal yani fıtratla (yaratılışla) ilgili bir olgudur. Bu anlamda milliyetçiliğin bir yaratılış sorunu olduğu söylenebilir. İnsanlar içine doğduğu ailenin, toplumun, coğrafyanın ve kültürün emarelerini taşırlar. Bu taşıyıcılık çoğu zaman iradi de değildir. Cinsin cinse eğilimli olması doğal bir gerçekliktir; Fıtrattandır. Doğumla başlar. Yalnız genlerle ilgili de değildir. Aynı zamanda dürtü ve güdülerle de ilgilidir. Hayvanlar bile benzer esaslar üzerinden dizayn edilmiştir. Her hayvan doğar doğmaz kendi yavrusunu emzirir ve korur. Kanguru kesesinde kendi yavrusunu taşır. İnsanlar da –keşke mümkün olmuş olsa ama- bütün insan yavrularını eşit sevmez. Herkes hem cinslerini sever ama kendi çocuğunu daha çok sever ve korur. Aslında neslin devamı da bu tür duygu yoğunluğuyla yakından ilişkilidir.

         

         

        Bir bireyin ilk bağlılığı -hatta son bağlılığı da- ailesine yöneliktir. Daha sonra da birey aile üzerinden eba ecdadına ve onların hatıralarına ulaşır. Bireyin atalarının tarihi, kendine özgü bilincini de doğurur. Milli bilinç dediğimiz bu duygu bir anlamda milliyete yönelik bağlılık duygusunu geliştirir. Aile var olduğu sürece bireylerdeki akrabalık bağları ve duyguları da var olmaya devam eder.

         

        Arap atasözünde ki “ben kardeşlerime karşı; ben ve kardeşlerim kuzenlerimize karşı; ben, kardeşlerimiz ve kuzenlerimiz dünyaya karşı dururuz” söylemi savaşçı ve dövüşçü bedevi kabilelerdeki istisnai olguları kapsar. Bu anlamda milliyetçi söylem bunun tam karşıtı olarak şöyledir, “ne sen kardeşlerine karşı olabilirsin, ne de sen ve kardeşlerin kuzenlerinize karşı olabilirsiniz; ama bizler, ulus ailemizin bireyleri olarak bütün dünyaya karşı dururuz”[8]. Bu gerçek bir Türk deyiminde “Ailenle bir ol mahallene karşı koy; mahallenle bir ol ülkene; ülkenle bir ol dünyaya karşı koy” biçiminde özetlenir.

         

        Toplum: Bilincin üreten bir diğer olgu da toplumdur. Toplum, birey için bir var olmak sorunudur. İnsanlar ailenin kollarına, toplumun ise içine doğarlar. Toplum bireyin yalnız biçimini değil ruhunu da şekillendirir.

         

        Eflatun’a göre birey, içinde yaşadığı devletin ya da toplumun karakterini taşır. Bundan dolayı da bireyi kavramak için, onun içinde yaşadığı topluluğu göz önünde tutarak incelemek gerekir. Ona göre toplum, insanların bir araya gelerek kendi iradeleri ile kurdukları bir kurum değildir. Toplum bir sistemdir, bir bütündür. Aristo’ya göre ise insan mahiyeti itibarıyla toplum içinde yaşamaya programlı bir varlıktır. Birey kendi varlığının anlamını ancak toplum içinde yaşayarak kavrar. O da insanı sosyal bir varlık olarak niteler. Sosyal varlık olduğu içinde insan ancak ahlak olgunluğuna bir devlet ve bir toplum içinde ulaşabilir. Aquino’lu Saint Thomas’a göre ise insan doğuştan sosyal bir varlıktır. Toplum doğal bir zorunluluktur. Gazali de “insan o halde yaratılmıştır ki yalnız başına yaşayamaz” der.

         

        Kültür ve medeniyet ancak bir ulus/toplum içinde doğup gelişebilir. Ulus kuramamış toplumlarda kültür ve medeniyetten söz edilemez. Ulusların kuruluş hikâyeleri, efsaneler, destanlar, halk hikmeti, siyasi birlik vs. bir milleti millet yapan öğeler olarak karışımıza çıkar[9].

         

        Milletlerin Farklılığı: Çok açıktır ki dünyada çok çeşitli topluluklar vardır.  Dünya kavim kavim, renk renk, ırk ırk türlü çeşit insanlar tarafından doldurulmuştur.  Doğal olarak da birbirlerine benzeyen insanlar, birbirlerine benzemeyen insanlardan daha çok bir arada bulunmaya meyillidirler. Kültür kültürü, akraba akrabayı önceler.

         

        Milletleri, insan soyunun ebedi ve meşru alt-bölümü olarak inşa eden bir toplumsal ontoloji List’e göre der Szporluk, ‘insanlığın uluslara bölünmüş olması en merkezi gerçektir’. List’ten şu alıntıyı yapar; “…her bir bireyin ve bütün insanlığın arasında ulus durur”. Benim bütün yapım, bireyciliğe ait olanla, tüm bir insanlığa ait olan arasında orta düzeydeki bir çıkar olan Ulasallığın doğası üzerine kuruludur”[10].

         

        Bir bireyin kendisini gerçekleştirebilmesi için bağımsız ve özgür bir milletin üyesi olması zorunluluktur. Özgür olmayan milletin, özgür bireyi de olmaz. “İnsanlar üstlerine tükürülmesinden, üstün bir milletin, üstün bir sınıfın ya da üstün herhangi birilerinin kendilerine emirler vermesinden usanır. Er geç milliyetçi soruları sormaya başlarlar: “Neden onların sözünü dinleyelim? Onların ne hakkı var? Ya biz ne olacağız? Neden biz de kendimiz…?”[11]. Bu anlamda insanlar “neden” ile başlayan daha başka soruları sormaları da gerekebilir: Neden kendi kaderimiz üzerinde söz sahibi olmayalım? Neden kendi ölçülerimiz olmasın? Neden kendimiz kendimizi yönetmeyelim? Neden başkaları bize hükmetsin? Neden kendi çıkarlarımızı savunmayalım? Neden başkalarını takip etmek zorunda kalalım? Neden kendimiz üretmeyelim? Neden kendimiz olmayalım? Neden başkalarının insafına sığınalım?

         

         

        Milliyetçilik ve Marksizm

         

        Küreselleşmeyle birlikte bölgeden ülkeye; ülkeden kıtaya; kıtadan küreye yükselen bir milliyetçilik gerçeğiyle insanlık karşı karşıyadır. Kültürler birbirleriyle daha sıkı ilişki kurdukça, birbirlerine açıldıkça hem başkalarının hem de kendi değerlerinin daha fazla farkına varıyorlar. İnsanlar iletişim ve temas yoğunluğuyla benzerliklerini hissettikleri kadar farklılıklarını da görüyorlar. Başkalarıyla iş birliği ve sıkı ilişki içine girmesi, ekonomik adamın, kendi çıkarlarını ya da farklılığını ikinci bir konuma atmasını engellemiyor.

         

        Milliyetçi düşünce ve eylem küreselleşme ile birlikte ne marjinalleşiyor ne de elimine oluyor. Aksine yeni bir boyut ve içerik kazanıyor. Bugün yalnızca boyutlarından ve klasik algısından değil, içeriği, yöntemi ve araçları farklılaşmış olan milliyetçiliklerden de söz edilmektedir. Değişen yalnızca milliyetçiliğin biçimi ve yöntemidir. Yeni tür milliyetçiliklerden söz edilmesinin nedeni budur. Bugün “artık ırkıyla, etnisitesiyle, irredantist bir toprak yayılmacılığıyla değil, “ilke”siyle, teknolojisi ve/veya piyasasıyla yayılan ve başını ABD’nin çektiği ulusçuluklar var. Fransız Devriminin eşitlik, özgürlük, dayanışma ilkeleri, devrimle özdeşleştirilerek “örnek alınırdı”. Çağımızda ise “örnek olma” ve “örnek alma” durumuna sabır yok, rejim Bonapartist yöntemden daha kıyıcı bir şekilde zorla taşınmak isteniyor. Bunun yanı sıra, Rusya ve Çin gibi kendi bölgesinin hakim ulusçuluğuna soyunanlar olduğu gibi AB örneğinde karşılaştığımız, kıtasal belirleyiciliğini “Avrupalılık” ideolojisine yaslanarak bir tür üst ulusçuluk olarak pekiştirmek isteyen uluslar üstü örgütlenme var[12].

         

        Marksist düşünce, milliyetçiliği, sorunlu, dışlayıcı ve egemen sınıfların kendi çıkarlarını topluma dayattıkları bir egemenlik kurgusu olarak düşünmektedir. Ernest Gellener, Marksizmin milliyetçiliği “yanlış adres kuramı” olarak gördüğünü, Marksizme göre tarihin uyarıcı mesajlarının sınıflara gönderilmesi gerekirken insan bilincinde ortaya çıkan talihsiz bir yanlışlık sonucu tarihsel mesajların millete ulaştığını belirtmektedir[13].

         

         

        İlginç olan taraf da Marksistler ve liberallerin milliyetçilik konusunda aynı düşünceye sahip olmalarıdır. Bilindiği gibi klasik Marksizm, milliyetçiliği, toplumların gelişme aşamalarında içsel bir şekilde ve kendiliğinden ortaya çıkan bir ideoloji olarak düşünmektedir. Onlara göre, ulusal ayrışmalar tamamen düzmecedirler ve insanın, kendini doğru anlamda gerçekleştireceği mecranın farkına varmasına engel oluştururlar. İnsanın gerçek yazgısı, kendisine, bir sınıfa ait oluş ya da etnik ve dinsel kategoriler ve toplumsal roller yoluyla dayatılan kısıtlardan kurtulmuş olmaktır[14]. Milliyetçiliği taşıdığı tarihsel-kültürel, ideolojik ve duygusal özelliklerinden soyutlayıp tarihsel aşamalar sisteminde bir aşama olarak gören Marksist düşünce, böylece klasik liberalizmin milliyetçilik anlayışını benimsemiş görünmektedir. Bilindiği gibi liberal düşüncede milliyetçiliği, toplumların gelişme sürecinde daha üst aşamaya, başka bir deyişle ulusaldan uluslar arası topluma geçişte gözlemlenen gerekli bir aşama olarak tanımlamaktadır. Marksist düşüncenin milliyetçiliği önceden belirli bir toplumsal gereklilik olarak algılaması, Nairn’in  milliyetçiliğe olumsuz anlam yükleyen tanımıyla belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır: “Milliyetçilik geleneksel veya feodal toplumlarla milli ulusların daha az önemli olacağı gelecek arasında bir yerlerde bulunan bir gelişme aşamasıdır”[15].

         

        İşçilerin Birinci Dünya Savaşı sırasında iyice muğlak ‘ulusal çıkarlar’ adına ölmeyi göze alacaklarını, ne kendileri tahmin edebildiler, ne de kuramları bu olgudan pek bir anlam çıkarabildi[16].

         

        Szporluk, Engels’in 1847’deki bir yazısından şu alıntıyı yapar: “Bir araya gelen insanların milliyetleri… bu birlik altında erimeye zorlanacak ve böylelikle temelin, yani özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla yok olacak sınıflar ve tabakalaşma gibi, milliyetler de kaybolacaktır”…/…Çok açık biçimde gelecek sınıfsız ve dinsiz olduğu gibi ulussuz da olacaktır[17]. Engels’ten sonra Tarihin en azından yüz yetmiş yıllık seyri bu öngörüyü doğrulamamıştır. Aksine hem sınıf, hem din, hem de milletsiz bir toplum SSCB deneyimine rağmen meydana getirilememiştir. Diğer yandan komünizmin geçmişteki hem Rus uygulaması hem de günümüzdeki Çin tatbikatı milliyetçi olmaktan kendini kurtaramamıştır. Eric Hobsbawm, “Marksist hareket ve devletler yalnızca biçimleri bakımından mili olmakta kalmadılar, özlerinde de öyle, yani milliyetçi oldular. Bu eğilimin sürmeyeceğini düşündürecek hiçbir işaret yok”[18] diye yazar. Tom Narin, çok daha düşündürücü konuşur. O, “Milliyetçilik teorisi Marksizm’in büyük tarihsel başarısızlığını temsil ediyor” der[19]. Bu durumun yalnız Marksist ideolojiye özgü olmadığını yaşanan tarihi gerçekler de kayıt etmiştir.

         

         


        


        

        [1] Rıchard J. Barnet&Ronald E. Müller, Evrensel Soygun, E Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 1976, S.71.


        

        [2] Partha Chatterjee, Milliyetçi Düşünce ve Sömürge Dünyası, İletişim Yayınları, 1 Baskı, İstanbul,    1996,S.,25.


        

        [3] Ernest Gellner, “Karşılaştırmalı Perspektiften Türk Seçeneği”, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, Ed; Sibel Bozdoğan ve Reşat Kasaba (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998), s.194.


        

        [4] Horace B. Davis, Towards a Marxist Theory of Natinalism (New York; Monthly Review Pres, 1978). (Türkçesi: Sosyalizm ve Ulusallık, çev. Kudret Emiroğlu, Belge Yayınları, İstanbul, 1991, s.,31.


        

        [5] Iraıah Berlın, “Volkgeıst’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik”, Yüzyılın Sonu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayını, 2. Baskı, İstanbul, 2000. S.78.


        

        [6] Craıg Calhoun, Milliyetçilik, Bilgi Üniversitesi Yayını, 1. Baskı, İstanbul, 2007, S.,174.


        

        [7] Craıg Calhoun, A.g.e.s.,175.


        

        [8] Craıg Calhoun, A.g.e.s.,55/56.


        

        [9] Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayını, İstanbul, 1989, s.70.


        

        [10] Ermest Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1998,s.30.


        

        [11] Iraıah Berlın,  A.g.m.s.,80..


        

        [12]Günay Göksu Özdoğan, Büşra Ersanlı, Ernest Gellner’in, Uluslar ve Ulusçuluk, Kitabına Yazdığı Önsözden, Hil Yayını, İstanbul, 2008, S.,13.


        

        [13] Ernest Gellner, Nations and Nationalism, (Oxford, Eng; Basil Blackwell, 1983), s.129.


        

        [14] Ernest Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s.,25.


        

        [15] Tom Nairn, “Nationalism and Development”Introduction to tehe Sociology of “Developing Societies”, ed. Hamza Alavi, Teodor Sahanin, (New york ve London Monthly Review Pres 1982) s.430.


        

        [16] Craıg Calhon, Milliyetçilik, İstanbul, 2007, S.38.


        

        [17] Ernest Gelenler, Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1998. S.,24.


        

        [18] Eric Hobsbawm, “Somo Refletions on The Brcak-up of Britain”, New Left Review, 105 (Eylül-Ekim 1977), s.,13.


        

        [19] Benedıct Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev; İskender Savaşır, 1. Baskı, 1995, s.,S