Bağsız Bireyin Modern Bunalımları: Değişen Dünyada Sosyal İlişkiler

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292



        İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli vasıflarından bir tanesi de değer üretebilmesi ve ürettiği değerler istikametinde hayatını tanzim edip sürdürebilmesidir. Geçmişten günümüze, hem fiziki alan içerisinde hem de sosyal alan içerisinde değer üreten bir varlık olarak insan, hayatını kolaylaştıracak ve manalandıracak sürekli bir gayretin içerisindedir. Aslında hangi alanda olursa olsun insan üretimleri, onun hayat standardını ve yaşam kalitesini de belirlemektedir. Bu açıdan sosyal olana tabi olma özelliği gösteren insanın, ihtiyaçlarını karşılama, üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşma, iletişim kurma, anlama ve anlaşılma çabalarını karşılayabilmek amacıyla diğerleriyle gerçekleştirmiş olduğu sosyal ilişkilerin ve bu ilişkilerde geçerli olmak üzere ürettiği değerlerin, hayatını şekillendirmede önemli bir yeri bulunduğunu söyleyebiliriz.

         

        Faydaları, işlevsel özellikleri ve insan hayatındaki yeri itibariyle değerlerin de bir değeri olduğunu ifade edebiliriz. Yani her şeyin ötesinde aslında “değerin değeri” vardır. Bugün insanların değerlere atfettikleri önem ise gittikçe artmaktadır. “Değerler eğitimi”, “değerler dünyası”, “değer değişmeleri”, “değerlerin çözülmesi”, “değer bunalımları”, “değerin gidişatı” gibi sürekli yapılan vurgulamalar ve atıflar, aslında günümüzde değerlerin ne kadar önemsendiğini ve insanlık açısından ne kadar merkezi bir konumda yer aldığını bize göstermektedir. Değerlere bu denli vurgu yapılması değerlerin değerinden ziyade, modern dünyanın krizlerinde boğulan insanların hayatında ve sosyal ilişkilerinde değerlerin önemli bir ihtiyaç haline gelmesinden kaynaklanmaktadır. Modern toplumun sosyal ilişkiler dünyasında ahlaki ve sosyal değerler açısından çok ciddi problemlerle karşı karşıya bulunduğu açık bir gerçektir.

         

        Buluşlarıyla, ilmiyle tekniğiyle, yaşama koşullarıyla birlikte modernleşme bir yandan insan ilişkilerine ve hayatına büyük kolaylıklar getirirken diğer taraftan onun hayatında yeri doldurulamayacak kayıplara sebep olmuştur. Modernite değerlerin üzerinden adeta bir silindir gibi geçerken, onun eleştirisini yapan ve muhalifi olarak kabul edilen postmodernite, değerlerin içini boşaltma gayretine koyuldu. Modern zamanlarda varlıkla değer arasına örülen duvar, hem varlık hem de değerler boyutunda büyük krizlerin yaşanmasına neden oldu. Bilgiye, siyasete ve genel olarak hayata eşlik etmeyen “insani değerler”, Japonya ve Irak örneklerinde olduğu gibi dünyamızda büyük felaketlerin meydana gelmesine yol açtı. Günümüz dünyasının geçerli paradigması postmodernite ise değer çoğulculuğunu öne sürerek, değerler alanında bir kaosun ve anarşinin yaşanmasına sebep olmaktadır.

         

        Diğer yandan davetsiz bir misafir olarak, biraz pişkin biraz şımarık bir edayla kapıları çalan küreselleşme, toplumları kayıtsız kalınamayacak büyük değişimlere zorlamaktadır. Hızlı değişim süreçleri toplumlar ve kültürler üzerinde büyük şoklar yaratırken aynı zamanda kalıcı ve köklü değerleri tehdit etmekte, günübirlik ilişkileri yüceltmektedir. Bu durum sosyal ilişkiler dünyasında kendisini somut olarak göstermektedir. Günümüzde insanlar arası ilişkiler pek çok sebepten dolayı bozulmakta, bireyleri saran bağlar zayıflamakta ve yakınlık duygusu ortadan kalkmaktadır. Güvensizlik zemininde kurulan ilişkilere birey kalkan örmekte ve yalnızlığı bir sığınak olarak tercih etmektedir. Kaybolan ve çözülen sosyal bağlar neticesinde ortaya, saldırgan ve şişmiş bir egoyla yalnız ve yardıma muhtaç, sahte sevgiler ve ilişkiler cenderesinde çaresiz kalarak destek arayan ve gittikçe güruhlaşan bir nesil çıkmaktadır. Bu süreçlerde sıcak bir toplumsal kucaklamaya hasret olan birey, kitlesel bir tecridin soğuk yüzüyle karşı karşıya kalmaktadır.

         

        Çalışmamızda sosyal ilişkiler dünyasında meydana gelen yoğun ve hızlı değişmeler neticesinde bireyin yaşadığı problemler ve sıkıntılar ele alınacaktır. Sosyal bilimler içerisinde önemli bir problem alanı olarak gördüğümüz bu konuda dikkatlerin yoğunlaşması, bireyin değersizleşen hayatına ve ilişkilerine çözüm bulmadaki gayretlere mütevazı bir katkı sağlayacaktır.

         

         

        Sosyal İlişkiler

         

        En genel ve beşeri bir sistem olarak toplum,sosyal teşkilatlardan, sosyal kurumlardan ve grup gibi yapılardan meydana gelen büyük bir ağdır. Ancak toplumun yapıları asla insanlardan soyutlanmış, bir sanat eseri için iddia edebileceğimiz şekilde, kendi âleminde mevcut şekillerden ibaret değildir. Hayattan gelme şekiller olarak, bizim de içerisinde bulunduğumuz ve varlığımızla katıldığımız ilişkilerdir.[1] Toplum her şeyden evvel insan davranışlarından oluşur ve insan hayatının bir olgusudur. Toplumsal olay insan hayatının değil, insanların birlikte yaşamasından doğan bir olaydır. Bunun temelinde ise birlikte yaşamaktan doğan karşılıklı ilişkiler söz konusudur.[2] Bu yönüyle toplumun sosyal ilişkilere dayalı olarak ve bu ilişkiler neticesinde ortaya çıkan ürünler üzerine inşa olduğunu söyleyebiliriz.

         

        Toplumda kurucu öğe olarak sosyal ilişkiler, bir ferdin veya grubun kendi dışındaki fert ve grupların çeşitli davranış biçimlerini ve beklentilerini hesaba katarak sürdürdüğü ilişkilere dayalı etkileşimleri ifade etmektedir.[3] Sosyal ilişkiler belirli bir süreç içerisinde gerçekleşir ve sonucunda bireyler başlangıçtan çok daha da farklı bir durumda bulunabilirler. Bunun gerçek sebebi bireyler arasında gerçekleşen bu ilişkilerde bir etkileşimin vücuda gelmesidir. Sosyal etkileşim bireyin çevresiyle bilinçli ve istekli etkileşim kurmasına ve onların davranışlarına uyum veya tepki tutumları geliştirmesine denir.[4] Ancak her ilişki ve etkileşim sosyal ilişki olarak kabul edilemez. Sosyal ilişkilerde “farkındalık” esas olan bir durumdur. Sosyal ilişkiler bir birinin varlığını idrak eden ve azami ölçüde karşılıklı saygıya ve aynı manevi yöne sahip olmuş bireyler arasındaki bir münasebeti ifade eder. Yan yana olan iki eşya arasındaki ilişki sosyal ilişki olmadığı gibi, karşısındaki kişiyi adeta eşyadan farksız gören bir münasebette de sosyal ilişki gerçekleşmez.[5] Bu açıdan sosyal ilişkilerde iletişim ve karşılıklı haberdarlık olması gereken temel şartlardandır.[6] Burada kast edilen fiziki karşılık veya yakınlık değil, fertlerin bir birlerinin mevcudiyetini karşılıklı olarak tasdik etmeleri manasını taşır.[7] Dolayısıyla ancak bir birinin sosyal varlıklarını gören ve bunun farkında olan insanlar arasında sosyal ilişki gerçekleşir, aksi halde var olan durum fiziki bir mevcudiyet konumundan öteye geçemez.

         

        Sosyal ilişkiler başkalarına karşı içgüdü veya sadece hissi değil, makul olarak ileri sürülmüş ve şuurlu olarak, amaçlara göre belirli şekilde gerçekleşir. Dolayısıyla sosyal ilişkiler bireyler arasında akla dayanan ve belirli bir amaca bağlı davranışlardır. Ancak, sosyal ilişkilerin akli yönü, onda akli olmayan yönlerinin bulunmasına engel olmaz. Birçok ilişkilerimizde “kan” ve “duygu” gibi akli olmayan karakterlerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu iki unsur aklı destekler. Sosyal ilişkiler, hissi münasebetlerle bağlılıkları nispetinde devamlılık arz ederler. Ortak hatıraların mahsulü olan hissi güç, bilhassa toplum hayatı için çok önemlidir.[8] Bir annenin çocuğuna beslediği hisler, bir askerin milletine yönelik taşıdığı sorumluluk duygusu bazen akli bir karakterin de ötesine geçecek ilişkileri ortaya koyabilmektedir.

         

        Weber sosyal ilişkiyi tarafların bir mana etrafında bir birlerine göre uyarlanmış ve o manaya yönelmiş davranışlar sergilemesi  olarak tanımlamaktadır. Buradan hareketle sosyal ilişkinin gerçekleşebilmesi için, en az iki kişi arasında, belirli bir amacı ve anlamı bulunması ve belirli zaman süreci içermesi, etkileşimlere neden olması gerektiği söylenebilir.[9] Sosyal ilişkiler çeşitli şekillerde ve tarzlarda davranış sergileme ihtimalini doğurur. Taraflar arasında asgari karşılıklı münasebetin varlığı gereklidir. Bu ilişkinin muhtevası çok farklı olabilir; kavga, düşmanlık, aşk, dostluk, sadakat, alış veriş, iktisadi veya cinsel rekabet, sınıfsal veya milli dayanışma-beraberlik görüldüğü üzere kavram taraflar arası iş birliği, dayanışma ya da çatışma ve mücadeleyi de içeriğinde taşımaktadır. Yine bireyler arasında kurulan sosyal ilişkiler geçici bir mahiyet arz edebilir veya daimi olabilir. Zamanla sosyal ilişkilerin mana içeriği değişebilir. Mesela dayanışmaya dayanan bir siyasi münasebet zamanla menfaat çatışmasına dönüşebilir.

         

        Sosyal ilişkiler aynı zamanda toplumdaki normatif sistemin de kurulmasına imkân tanırlar. Toplum içerisinde ekseriyetin onayını almış yazılı veya yazısız tüm kaideler bir düzenin tesisine imkân tanırlar. Sosyal kuralların yerleşik bir düzen içerisinde olmasıyla birlikte bireyler, nerde ve nasıl davranması gerektiğine dair yaşayabilecekleri tereddütler ve kararsızlıklar ortadan kalkar. İşte sosyal ilişkiler zamanla kalıplaşarak belirli usullere ve tarzlara kavuşurlar. Zamanla bunlar toplum geneline yayılır, toplum tarafından onaylanır ve meşrulaştırılır. Bu itibarla normların ilk kaynağı sosyal ilişkilerdir.[10]  Toplum tarafından onaylanan ilişkiler bu çerçevede kabul, onaylanmayan ilişkiler ise red edilir. Örneğin diğer insanların da haklarına tecavüz ederek girişilen bir rüşvet ilişkisi toplum tarafından onay görmeyen ve tasvip bulmayan bir sosyal ilişki biçimidir.

         

         

        Değerler ve Sosyal İlişkiler

         

        Sosyal ilişkiler genellikle belirli kurallara bağlı olarak gerçekleşirler. Bireyler veya gruplar içerisinde gerçekleşen bu ilişkiler genellikle toplum içerisinde yerleşmiş bulunan geleneklere ve değerlere göre olur. Sosyal ilişkilerin tesadüfi olarak veya bireysel çıkışlar sayesinde gerçekleştiği bir toplum içerisinde kaos atmosferi hakim olur. O yüzden toplum içerisinde gerçekleşen sosyal ilişkiler, kültürel yapı ve sosyal değerlerin etkisi altında belirlenir. Toplumun geneli tarafından onaylanan ve kabul edilen sosyal ilişki biçimleri ise kurumların oluşmasına imkân tanır. Dolayısıyla her kurum içerisinde, toplumun kabul etmiş olduğu, değerler çerçevesinde uygun görülen sosyal ilişki biçimleri mevcut bulunur. Değerler atmosferi içerisinde kurulan sosyal ilişkiler ise o topluma özgü bir nitelik taşır.

         

        Değerler, sosyal ilişkilerin amacına, şekline ve devamlılığına tesir eden önemli sosyal yapılardır. Gerek değerlerin ve gerekse normların sosyal yapıyı ve ilişkileri var eden, devam ettiren bir özellikte olmasının yanında, toplumun kolektif inancında ve vicdanında bu değerlerin önemli olarak kabul edilmesi onları yaşatma çabalarını sürekli kılmaktadır. Değer ve normları yaşatma çalışmasına “sosyal kontrol” (içtimai murakabe) denilmektedir.[11] Bir sosyal yapının özünü koruyarak gelişmesi ve devamı sosyal kontrolün sistemli olarak varlığına bağlıdır. Sosyal kontrol sistemi, üyeleri üzerinde denetim kurar ve onların belirli şekillerde davranmaları ve ilişki biçimlerini yaşamaları için zorlamalarda bulunur. Bu durum bir yandan değerlerin yaşanmasını sağladığı gibi toplumun varlığını mümkün kılar ve belirli sosyal ilişkilerin gelişmesine yol açar.

         

        Değerlerin niteliği, özendirici, rehberlik edici ve güdüleyici özellikleri[12] toplum içerisindeki insanları çeşitli ilişki biçimlerine sokar. Sosyal ilişkilerin karakteri, sosyal sistem içerisinde olay obje ve kişilerle karşı karşıya bulunan insanların tutumlarına ve etkileşim biçimlerine göre iki şekilde ortaya çıkar. İnsanlar ya “işbirliği” veya “mücadele” içerisinde olmak üzere iki şekilde sosyal ilişkilere dâhil olurlar. Her iki durum da sosyal etkileşim biçimidir, ancak bunlar farklı özellikleri ihtiva ederler. İşbirliği iki ya da daha fazla ferdin, çabalarını ortak bir hedefe ulaşmak üzere birleştirmeleridir. Genellikle işbirliği, uyarlama ve özümseme süreçleri çok değerlidir. Zira bunlar düzeni ve sosyal barışı geliştirir ve ilerletirler. Burada maddi ve manevi benzer menfaatler söz konusudur. Mücadele ise, diğerlerinin yapacaklarına karşı onları ortadan kaldırmak, incitmek, mahrum etmek veya kontrol etmek için tasarlanan etkileşimi ifade eder. Burada da çakışan ve çatışan menfaatler mücadelenin kaynağı olabilmektedirler.[13]  Mücadele süreç, istenilmeyen ve kaçınılan bir süreç olarak kabul edilirken, bazen çok değerli olarak görülebilir. Mücadele durumu eğer insanların vatanperverlik, adalet, kişisel onur vb. için yaşanıyorsa, oldukça değerlidir.[14] Cemiyet düzenliliğini ve istikrarını sağlamak amacıyla, bu işbirliği ve mücadele biçimlerini, norm ve müesseseleşmiş usulleriyle belirlemiştir. Ancak değişen şartlarla birlikte yeni değer, norm ve usuller işbirliği ve mücadele biçimlerinde farklılaşmayı doğuracaktır.[15]

         

         

                    Gelenekselden Moderne, Bağlı Bireyden Bağsız Bireye Sosyal İlişkiler

         

        Sosyal ilişkilerde daha çok geleneğin ve geleneksel değerlerin hâkim olduğu bir toplum tipi olarak geleneksel toplumda[16] ilişkiler duygusal, samimi yakın ve yüz yüzedir. Sosyal bağlar oldukça kuvvetlidir. “Dedesi koruk yer, torunun dişi kamaşır” sözü bu toplumlardaki bağların yakınlığını anlatmak için yeterli bir ifadedir. Aile ve akrabalık ilişkilerinde meydana gelen birliktelik ve dayanışma, modern toplumlardakine kıyaslanamayacak ölçüde güçlüdür. Buradaki sosyal ilişkiler toplumun genelinde kabul gören ve istisnasız bir şekilde hassasiyetle uyulan örflere, adetlere ve dine göre belirlenir. Bu değerlerin muhafazası ve devamı ise kuvvetli bir sosyal kontrol mekanizması sayesinde sağlanır.

         

        Geleneksel toplumda aile, çalışma, sosyalleşme ve neslin biyolojik olarak devamını sağlayan bir birimdir. Bu toplumlarda doğurganlık oranları yüksek olmakla birlikte, geniş aile tipi görülür, boşanma red edilir; kürtaj, ötenazi ve intihar konularında hayattan yana bir tavır sergilenir. Bireysel başarıdan ziyade toplumsal uyuşmaya önem verilir, otoriteye hürmet desteklenir ve yüksek düzeyde milli gurur ve milliyetçi bir bakış açısı mevcuttur.[17] Bugüne kanaat ve şükür ile yerleşmiş sosyal ilişkilerin bulunduğu bir hayatı idame ettirmek düşüncesinin olduğu dünya görüşü vardır. Sosyal ve iktisadi hayatta birey, kadercilik, kanaatkârlık, dayanışmacılık, yeniliklerden kaçınma ve tanımadıklarına karşı güvensizlik duyguları ile yaşamaktadır.[18] Diğer taraftan bütün toplumların hızlı veya yavaş değiştiği düşüncesinden hareketle, geleneksel toplumların da değişmeye açık oldukları, eski geleneklerle yeni değişen unsurları bir arada yaşatabilecek bir kaynaşma zeminine sahip bulunduğu ifade edilmektedir.[19] Geleneksel eylem anlayışında ise eylemleri tasvir etmek için genelde organik metaforlara başvurulur. Zira bu toplumlarda çatışma burun buruna, kavga göğüs göğüse yapılır. Adalet göze göz dişe diştir. Görüşmelerde kalp kalbe karşıdır. Dayanışma omuz omuzadır. İnsanlar yüz yüze bakar. Dostluklar el ele, kol kola yürür. [20]

         

        Geleneksel toplumlarda vicdanı ve iradeyi şekillendiren en önemli kurumlardan birisi dindir. İnsan tasavvurlarının kaynağını geleneksel dünyada din belirlemekteydi. Bireylerin karakterlerinin oluşmasında, davranış kriterlerinin tayininde ve sosyal ilişkilerinin şekillenmesinde, din kurumu önemli bir yere sahiptir. Bireylerin davranışlarını belirleyen ve ortak ahlak kriterlerinin kökenini oluşturan ilkeler, “Tanrı”nın emirleridir. Daha sonra seküler bir dünya görüşünün etkili olduğu Aydınlanma döneminde din tayin edici ve düzenleyici güç olma özelliğini önemli ölçüde yitirirken, insanlar da artık kendi doğrularını oluşturmaya ve kendi değerlerini belirlemeye çalışmışlardır.[21] Modernizmin getirdiği bireycilik, kişiye kendi aklını kullanarak geliştirdiği değerler ve ilkeler ile davranabilme imkânını sunmuştur. Değerlerin ve ahlaki hükümlerin göreceli olarak bireyin referanslarıyla belirlenmesi aynı zamanda sosyal ilişkilerde değer çoğulluğunu da beraberinde getirmiştir. Ancak seküler ve modern dönemin özgürlüğe kapı araladığı, herkesin kendi ahlaki ilke ve prensiplerini belirleme imkânı elde ettiği bu dönem aynı zamanda ahlaki bunalımların da temel nedeni olmuştur. Batı’da 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar devam eden “karakter eğitim programları”[22], aslında bahsettiğimiz bu bireyci ve seküler ahlaki problemlerin ve kaosun neden olduğu bunalımları gidermek amacıyla ortaya koyulan çalışmalardır.

         

        Geleneksel ilişkilerden ve değerlerden kopuşla birlikte ortaya çıkan modern insan, sosyal ilişkilerini ve hayatını herhangi bir kutsal öğretiye, dine veya ideale göre değil, kendi aklıyla tanzim etmek zorunda olan salt dünya adamıdır, yani seküler bir kişidir. Topluluk hayatının mahsulü olan gelenekleri yaşamaz. [23] Rasyonalite zemininde, hayatın tanzimini kendi aklı ve kendi tecrübeleriyle yine kendisinin kurgulayacağını sandığı için de o bir bireydir. Geleneksel insan muayyen anlamalara ve amaçlara sahip roller bütününü yerine getiren; bir aileye bir ülkeye, bir devlete, bir dine mensup insan iken, birey bütün bu rollerden ayrı ve ondan önce olan insan demektir. Geleneksel insan ideal olarak gördüğü bu muayyen modellere göre sosyal ilişkilerini kurup tanzim ederken, modern insan birey olmak iddiasıyla, yaygın kabul görmüş ortak prototipleri yaşamak yerine kendi istediğini yaşamak yoluna gidecektir. Sosyal ilişkilerinde kendini düşünmenin neticesinde ise yalnızlaşma ve yabancılaşma içerisinde olacaktır.[24]

         

        Modern dünyada bireyin her alanda özgürce hareket edebilmesi temel prensip olarak kabul edilirken, bunun sonuçlarının bireye yansıması oldukça vahim olmuştur. Siyasi, ahlaki ve ekonomik her alanda bireyin kendi değerlerini seçme özgürlüğü sanıldığı kadar bireyin hayatına özgürlük ve mutluluk getirmemiştir. Uygarlığın gelişmesi bir yandan bireyin hayatında önemli gelişmeler doğururken, diğer yandan aynı gelişmeler bireylerin parçalanmasına, yalnızlaşmasına ve dayanışma bağlarının da yok olmasına neden olmuştur.

         

        Modern dünyanın liberalizmi sosyal ilişkilerde değerlerin nesnel dünyanın bir parçası olarak değil öznel dünyanın ve bireysel seçimlerin eseri olduğunu kabul eder ve desteklerken,[25] bu dünyadaki aşırı rekabet, çıkarcılık ve başarı fikri, bencilliği besleyip dayanışmayı eritmiştir.[26] Bu noktada bencil kişi her şeyi kendisi için ister. Bölüşmek yerine sahip olmak kişiye haz verir. Benim için iyi olan iyidir düşüncesiyle birey çıkarı doğrultusunda her şeyi mubah olarak görür. Böyle bir ortamda sahip olmak tek hedef olunca kişi giderek daha aç gözlü ve ihtiras sahibi olur. Çünkü ne kadar çok şeyi olursa, o kadar çok mutlu olacağına sanır. Böylece kişi etrafındaki herkese karşı düşmanlık beslemeye başlar. Bu tür bir düşünce içerisinde olan insanın, arzuları sonsuz olduğu için, hiç bir zaman rahat ve huzur bulamayacağı açıktır. Onun bütün hayatı, kendinden çok şeye sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da korkmakla geçecektir.[27] Zamandan yana fakir, eşyadan yana zengin olan sahip olduklarıyla varlığı mümkün olan insana, zamanla sahip oldukları, sahip olmaya başlayacaktır. Aynı zamanda eşyanın ve şeylerin arkasında görülen insan ilişkilerinde bir basitleşme ve sığlaşma meydana gelecektir.

         

        Bencillikle beslenen bireyciliğin gelişmesi ile birlikte insanların ait oldukları sosyal bağlarda bir zayıflama görülmüştür. Burada “homo economicus” olarak görülen birey ve onun ihtiyaçları, aile ve topluluk gibi kolektif sosyal yapıların ihtiyaçlarına baskın bir duruma gelmiştir.[28] Bireycileşme sürecinin neticesinde aile, akrabalık, komşuluk, cemaat ve gelenekle bağlarını kaybetmiş olan bireyde bir benlik kaybı meydana gelmiştir. Çoğu zaman bu toplumlarda benliği ayakta tutabilmek ve parçalanmasına karşı koyabilmek için boşluk, tüketim malzemeleri, yalıtılmış yeni hayatlar, politikacılar, romantik sevgiler ve sempatik terapistler tarafından doldurulmaya çalışılmıştır.[29] Bireyciliğin bencillik sarmalında boy vermesi onun yalnızlaşmasına da neden olmaktadır.

         

        Günümüzde akrabalık, komşuluk, arkadaşlık ve dostluk gibi güçlü dayanışma ve destek ağlarının zayıflaması bireyi modern hayatın zorlukları karşısında güçsüz ve yalnız bırakmaktadır. Bu sosyal desteğin azalmasıyla birlikte, birey tek başına hızlı ve yoğun bir hayatın çoğalan sorunlarıyla başa çıkma sıkıntısıyla karşı karşıya kalmaktadır. Her türlü kendisini dış dünyaya bağlayan bağlardan kurtulmayı özgürlük olarak ifade eden modernite, onu yalnızlık ve güvenlik problemleri ile baş başa bırakmaktadır. Modern hayatın insanların yaşama imkânlarında ve vasıtalarında kolaylık ve rahatlık sağlayarak onları özgür kıldığı bir gerçekse, diğer gerçek de insanların bu ortamda daha bağımlı, kaygılı ve sürekli tedirginlik duyguları içerisinde, özel hayatlarının teknolojik gelişmelerle tehdit altında olduğudur.

         

        Özgürlük modern insan için iki yönlü bir anlam taşımaktadır. Geleneksel otoritelerden kurtulan ve özgürleşen ve birey haline gelen kişi, aynı zamanda yalıtılmış, güçsüz ve kendine yabancılaşmış, kendi dışındaki amaçların bir aracı haline gelmiş ve yalnızlaşmıştır. Bu durum onun özünü alttan alta kemirdiği, onu zayıflattığı, korkuttuğu için kendisine sığınak olabilecek yeni türden buyruklar ve otorite altına girmeye hazır bir hale gelmektedir.[30] Nihayette yalnızlıklarıyla boğuşan birey, özgürlüğünü modern toplumda totaliter ve otoriter pek çok örgüt, grup veya liderlere devretmiş ve bağımlı bir duruma sürüklenmiştir.[31] Diğer bir ifadeyle de modern toplumun unsurlarına acziyet içinde boyun eğmiştir. Bu durum bağlarından sıyrılarak özgürleşen ve bireyselleşen, daha sonra da yalnızlaşan ve kimliksizleşen bireyin hayatını manalandıracak bir aidiyet ve kimlik edinme çabasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.[32]

         

         

        Küresel Dijital Ağlar ve Issızlaşan Birey

         

        Günümüzde sosyal ilişkilerin doğasında önemli değişmeler meydana gelmektedir. Gelişen teknolojinin insan hayatına girerek sosyal ilişkilere de yansıması ve tesir etmesi toplumsal alanda önemli farklılaşmaları doğurmaktadır. Bu farklılaşmalar ve değişmeler sosyal ilişkilerin hem biçiminde, hem de ilişkilere tesir eden özünde ki temel değerler istikametinde yaşanmaktadır.

         

        Sosyal ilişkilerin sürekli değişen ve yenilenen bir dünyada, istikrarlı olma ve kalıplaşmış geleneklere dönüşebilme gayreti bazen hüsranla sonuçlanmaktadır. Buna sebep olan en önemli faktörlerden birisi toplumları yerleşmiş ilişkilerinden ve köklü geleneklerinden koparmaya çalışan, onları önemli değişmelere zorlayan küreselleşme süreçleridir. Yeniliklerin ve değişimlerin körüklediği bu süreçler karşısında, yeni geleneklerin inşa edilmesi güçleşmekte, hatta mevcut gelenekler tehdit altında kalmaktadırlar.    

         

        Küreselleşme düzensizliği, başıboşluğu, dengesizliği beraberinde getirmekle birlikte, göçebeliğin yerleşikliğe olan baskısına da yol açmaktadır. Yerleşikliğin göçebelik karşısında uzun bir tarihsel zaman dilimindeki etkisi sarsılmaya çalışılmaktadır. Bu açıdan Bauman küreselleşmeyi “göçebelerin intikamı” [33] şeklinde tanımlamaktadır. İnsan hayatına göçebe gibi uğrayarak önemli değişmelere yol açan bu davetsiz ve geçici misafirler, kalıcı değerleri ve ilişkileri tehdit etmektedirler.

         

                    Küresel süreçlerle birlikte yürüyen teknolojik gelişmelerin insan hayatına tatbiki aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkilerin yapısına da tesir etmektedir. Dijital teknolojiler ve küresel kapitalizm arasındaki etkileşim sayesinde kurulan bilgisayar ağları ve sanal dünya[34], sosyal ilişkilerin niteliğini değiştirme açısından bir dönüm noktasıdır. Sanal Toplum, Siber Toplum, Online Toplum, Siber Alan, Dijital Toplum[35] Ağ (network) Toplumu[36] gibi yeni toplumsal yapıya verilen isimler, aynı zamanda sosyal ilişkilerdeki değişen boyutlara da dikkatimizi çekmektedir. Anlamların, bilginin, görüntünün ve paranın akıl almaz bir şekilde hızlı olarak transferi, sosyal ilişkilerin yer, mesafe, zaman ve karşılıklılık esaslarında köklü farklılaşmalara yol açmıştır. Yine günümüzde çevrim içi cemaatlerde ve sanal alanlarda, yüz yüze iletişimin yerini çoğunlukla elektronik iletişim almıştır. Bu durum bireyi gerçek dünyadan ve sosyal ilişkilerden koparmakta sanal âlem üzerinde izole edilmiş alanlar içerisine hapsetmektedir. Elbette ki bu alanlarda da bir ilişki kurulmakta ve bir sosyal etkileşim gerçekleşmektedir, ancak bu ilişkilerin dayandığı temeller, gerçek ve yüz yüze ilişkilerin doğasından ve karakteristik yapısından oldukça uzakta yer almaktadır.

         

        Her şeyden önce sanal dünyada meydana gelen gelişmeler, sosyal ilişkilerin yaşandığı mesafeyi aldatıcı olarak kısaltmıştır. Bu aldatıcı yakınlığın ve samimiyetin insancıl bir tavra karşı olduğu öne sürülmektedir.[37] Görüp dokunabildiğin, samimiyetini ve hassasiyetini halinden sezebildiğin somut yüz yüze olan sosyal ilişkiler, yerini ancak aktarılanlar kadarıyla gösterilen tanımlamalar, içerikler ve anlamlar ile kurulan ilişkilere bırakmıştır. Böyle bir ortam içerisinde sosyal ilişkilerin ve insan davranışının temelinde yer alan duyguların kısmi olarak sergilenip, hissedilmesi ve anlaşılması, kişinin kurduğu dostlukların ve yaşadığı ilişkilerin gerçek hayattaki kadar kalıcı ve doyurucu olmamasına neden olmaktadır.

         

        Aslında burada yaşam seviyeleri yükselirken yaşam kalitesi de düşüyor. Bir taraftan iletişim imkânları çoğalırken ve teknoloji insan hayatını kolaylaştırırken, diğer taraftan bireysel iletişim fakirleşiyor ve sığ bir düzeyde gerçekleşiyor. Bu ilişkiler sürecini yaşayan birey hem özerk hem de parçalanmış, hem kral hem de nesne, hem makinelerine egemen, hem de köleleştirdiğinin ve ürettiğinin kölesi olabilmektedir.[38] Neticede iletişimin fakirleşmesi, beraberinde bireylerin hayatına yalnızlık girdabını da getiriyor.

         

        Birey özellikle modern kent hayatında tedirgindir. Dar bir mekânda aşırı bir insan yoğunluğu içerisinde, güvensiz ilişkilerle karşı karşıya kalan bireyin yaşamış olduğu hayal kırıklıkları yalnızlığının da önemli bir sebebidir. Benzeri hayal kırıklıkları yaşamak istemeyen birey sosyal ilişkilerden uzak durmakta, bağlılığı ve ait olma duygularını yaşayamamakta ve böylelikle derinlikli ilişkilerden mahrum kalmaktadır.[39] Yapay kent ortamında sığlaşan ve daralan ilişkiler yumağında çocuklardan[40] gençlere[41] kadar her yaştan insan yalnızlık duygusunu yaşamaktadırlar. Yalnızlık kaderine boyun eğen insanlar, baş başa kaldıkları korkularını ve güvensizliklerini kurmuş oldukları çeşitli yapılar ve topluluklarda gidermeye çalışmaktadırlar. Bauman’a göre “bunlar ortak üzüntüler, ortak kaygılar ya da ortak nefretlerden oluşan topluluklardır; ancak her durumda “askı” topluluklarıdır: pek çok yalnız bireyin kendi yalnız bireysel korkularını astıkları bir çivinin çevresinde anlık bir toplanmadan ibarettir.”[42]

         

        Yine teknolojide meydana gelen değişmelerin insan hayatında uygulanması, sosyal ilişkiler açısından yeni bir dönemin kapısını açmaktadır. Bilimsel gelişmelerle birlikte doğacak yeni nesillerin yapısına ve kaderine müdahale edebilme söz konusu olduğu bir dönemi yaşamaktayız. İnsan yapısına ve yaşama hakkına bu kadar etki edebilecek müdahaleler, insani doğanın ahlakileştirilmesi problemi ile bizi baş başa bırakmaktadır. Anne ve babaların çocuk edinme hususunda embriyo üzerinde genetik belirleme hakkı, laboratuvar ortamındaki embriyonun mutlak anlamda geçerli temel haklara sahip bir öteki olması düşünüldüğünde başka bir şahsın hakkı ihlal ediliyor olacaktır. Gen teknolojisinde ve nano teknolojisinde tüketim endeksli bu gelişmeler toplum içerisinde yeni bir takım sosyal düzenin ve ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu süreçte nesil silsilesi teknolojinin tesirine maruz kalarak değişikliğe uğrayabilmekte insanların rolleri farklılaşabilmektedir. Örneğin annelik rolü toplumda belirlenen yerinden farklılaşma gösterebilmektedir. Normal hayat koşulları içerisinde biyolojik anne babalıkla sosyal anne babalık bir birinden ayrılabilmektedir. Tıp teknolojisinde meydana gelen değişmelerle birlikte biyolojik annelik ve babalık ilişkisi ortadan kalkabilmektedir. Örneğin taşıyıcı annelik ve anonim sperm bankaları, menopoz sonrası gebeliği mümkün kılan yumurta bankası ya da donmuş hücrelerin zaman gecikmeli olarak kullanılması söz konusu olabilmektedir. [43]

         

         

        Gerçek Ben’den Aynadaki Ben’e: Kendiliğin Ölümü

         

        Sosyal ilişkiler dünyasında öncelikli hale getirilen değerler, günümüzde daha çok varlığın görünen tarafını yücelten, estetiğe ve güzelliğe dayalı bir durumda bulunurken, aynı zamanda kültür de daha çok görme merkezli bir hale dönüştürülmektedir. “Görünen her şey iyidir, iyi olan şey görünür”  anlayışı sosyal hayatta geçerli bir zihniyetin temelini de teşkil etmektedir. Görme merkezli bir kültür sosyal ilişkilere, bakanın gözünde görünebilir olanın cazibesi ölçüsünde değerli olduğu ve görünebilir olduğu kadar da var olabildiği bir zemini sunmaktadır. Bu zeminde hayat bulma telaşı ve gayreti içerisinde olan insanlar ruhlarını eğitmek ve terbiye etmek yerine bedenlerini terbiye etme çabası içerisinde yer almaktadırlar.

         

        Böylelikle beden estetiğin dokuma tezgâhı haline dönüştürülmektedir. Sağlıklı yaşamdan ziyade iyi görünümlü bir yaşam düşüncesiyle insanlar fitneslara, aerobik ve step salonlarına veya plates seanslarına koşuştururken aynı zamanda plastik cerrahların estetik operasyonlarında yeni bir imaj yaratma arzusuyla kliniklere ve estetik merkezlerine akın etmektedirler. Narsist kaygılarla tüketim katedrallerinde[44] kozmetik reyonları altüst eden birey, sürekli olarak özdeşleşmek istediği popüler şahsiyetle aynileşmeye gayret etmekte ve bu süreçte aynada gördüğü benden -kendisinden- uzaklaşmak için büyük bir çaba sarf etmektedir. “Kendin olma kendini yarat” düşüncesiyle bireyin giriştiği eylemler kendisiyle arasındaki mesafeyi açmaktadır.

         

        Sosyal ilişkilerin görme merkezli inşa edildiği bir toplumsal yapıda, bireylerin nesnelerle veya görünenle olan ilişkisi kendisini ve toplumsal düzeni farklı bir hüviyete büründürmektedir. Her şeyden önce görme, beni dünyanın merkezi haline getirir; çünkü beni kendisinden yola çıkarak her şeyi gördüğüm bir noktaya yerleştirir ve nesneleri kendi konumuna göre görmeme yol açar. Ben aynı zamanda baktığım şeyden ayrı olmayan bir özneyimdir. Dahası gördüğüm şey, eylemim beni gördüğüm şeye bağlarken, benim bir parçama dönüştürür.[45] Ancak parçaların birleşimi neticede ben’i ben olmadığım dışarıdan inşa edilmiş olan bir nesne pozisyonuna sürükler ki işte burada kendiliğin ölümü gerçekleşir.

         

        Görünenin yüceltildiği, her şeyin seyirlik nesnelere dönüştürüldüğü bu yapıda[46] sosyal ilişkilerin geçtiği evren aslında bir imajlar evrenidir. Elimize aldığımız bir gazete veya mecmuadan, efsuni bir edayla izlemeye koyulduğumuz televizyona, sokağa çıktığımız zaman karşımızda dikilen bilboardlardan, gittiğimiz alış veriş merkezlerinin vitrinlerine kadar her yerde imajlar bizi kuşatmıştır. İnsanlar artık iletişimlerini, ilişkilerini ve etkileşimlerini, kendilerine özgü değerleri ile ördükleri kimlikleri üzerinden değil, kimliklerini de belirleyen edindikleri, edinmeye zorlandıkları imajlar vasıtasıyla gerçekleştirmektedirler.

         

        Ellul, günümüzde imajların, tecrübelerimizin, düşünce süreçlerimizin, duygularımızın ve ideolojilerimizin günlük besini olduğunu ileri sürmektedir. Ancak diğer taraftan imaj gerçek olmadığı gibi göründüğü gibi de değildir. Kişi imajda gerçekliği görmeye çalıştığı ölçüde, o yanlışlığa ve illüzyona dönüşür. İmaj bir gerçekliği dile getirir; ancak o bize gerçekliği zorunlu olarak bir hile ile sunar. Bu bakımdan imaj, aldatıcıdır: o, oyun olduğu halde, kendisini gerçeklik diye takdim eder; o doğru olmayan bir şeyin yansıması durumunda olduğu halde, sözsüz hakikat olma talebinde bulunur. Bu yüzden imajlar tıpkı gerçekliğin kendisi gibi, sorgulanamaz hale gelirler. Bu gerçekleşir, çünkü imajlar, gerçekliğin kendisinden çok daha gerçek hale gelirler. Temsil, zihinsel çerçevemiz olarak hizmet görmeye başlar; olgular hakkında kafa yorduğumuzu düşünürüz, ancak onlar yalnızca temsillerdir.[47] Sonuçta bu süreçte İllich’in dediği gibi[48] insan bilinci her yerde ithal marka ve imajlar tarafından sömürgeleştirilmektedir.

         

        Boudrillar’da göre de imaj veya simülasyon ve gerçeklik arasındaki sınır infilak edip içe göçmüş ve bu göçükle birlikte gerçeğin yerine, ondan daha gerçek görünen hipergerçeklikler ortaya çıkmıştır. [49] Örneğin bir TV dizisindeki doktor rolünü oynayan aktör, kendisinden tıbbi tavsiyeler isteyen yoğun mektuplar almış, yine dizide bir avukatı oynayan kişi hukuki konularda tavsiyeler isteyen teklifler almıştır. Kötü karakterler ise sürekli tepki alabildiği durumlar yaşanabilmiştir. İşte Boudrillar’da göre hipergerçek, modellerin gerçeğin yerine geçtiği bir durumdur. Toplum artık bu hipergerçeklikler ile yönetilir. Dergilerdeki, gazetelerde ve genel olarak medyada ideal seks, ideal ev, ideal moda gibi örneklerde, model veya imaj, gerçeğin belirleyicisi haline gelir ve hipergerçeklik ile gündelik hayat arasında sınır silinir. [50] Sosyal ilişkilerde gerçekliğin hakikat olarak algılatılması aslında modern uygarlığın önemli suçlarından ve günahlarından birisidir. 

         

         

        Diğer taraftan teknolojik olarak sahip olmuş bulunduğumuz gelişmişlik düzeyi imajların üretimini kolaylaştırmaktadır. Ancak bu durum sosyal ilişkilerde üretilen göstergeler üzerinden gerçekleşen ilişki biçimlerinin oluşmasına neden olmaktadır. Göstergeleştirme yani göstergelerin insani üretimi ise Berger ve Luckman’a göre, nesnelleşmenin özel fakat can alıcı ölçüde önemli bir örneğidir.[51] Göstergeler her ne kadar nesneleşmeye neden olsa da, kendine ait özel anlamlar dizgesini içinde barındırır. Ancak bu anlamlar sığ olduğu kadar aynı zamanda gelip geçicidir. Böylelikle görünen şeyler üzerinden tesis edilen sosyal ilişkilerin niteliği, süresi, derinliği ve mahiyeti farklılaşır.

         

        Kendisi olmayan bir kendiliği üzerinde askı gibi taşıyan kişiler aslında taklitlerle günü kurtarma peşindeler. Hayatının her safhasında bireyler, tüketim toplumunda kendilerine dayatılan ve popüler olan model şahsiyetlerin hayat tarzına göre yaşamaya gayret etmektedirler. Hep başkasına benzeme veya benzetilmek istenene uymaya çalışması kişiyi nesneleştirerek kendisiyle olan mesafeyi gittikçe arttırmaktadır. İşte kendisi olmadan katılan sathi ilişkilerde tüm varlığıyla yer alamayan birey, hem kendisine hem de karşısındakilere uzaklaşmakta ve yabancılaşmaktadır. Sürekli eleştirilme ve beğenilmeme endişesi taşıyan birey geleneksel bağlara nazaran çok daha sıkı bağlarla bilinç düzeyinden tüketim toplumunun ilahlaştırılmış modellerine bağlanmaktadır.

         

         

        Anlık İlişkiler ve Şüphenin Getirdiği Tükenmişlik

         

                    Büyük anlatıların ve ideolojilerin insan hayatından çıkarılmaya çalışılması ile birlikte, sosyal ilişkiler de uzun vadeli hedeflerden, yüksek gayelerden ve değerlerden sıyrılarak, bireye özgü ve anlık olarak yaşanmaya başlanmıştır. Bu haliyle sosyal ilişkiler daha kısa, kırılgan ve geçici bir niteliğe bürünmektedir.

         

                    Sürekliliğin ilan edilen ölümü ile geçicilik hayatın doğasına hâkim olarak sosyal ilişkilerde başköşeye oturmuştur. Gerçektende günümüzde esneklik günün sloganı haline gelmiş, sosyal ilişkiler sisteminde yer alan uzun, derin ve köklü ilişki biçimleri yeni bir zihniyetin etkisine maruz kalmıştır. Moda insanı hayrete düşüren bir hızla gelip geçerken, bütün arzu nesneleri onlardan tam olarak yararlanmadan eskiyip ve önemini kaybetmektedir. Bu gün var olan tavır, davranış, nesne ve olaylar çok geçmeden değişmekte ve alay konusu olabilmektedir. İşte böyle bir durumda kişi düş kırıklığından kaçınmak için alışkanlıklar ve bağlılıklar geliştirmemesi, uzun süreli ilişki ve taahhütlere girmekten uzak durması gerekmektedir. Bu süreçte bireye göre arzu nesnesinden yararlanmak ve kaldırıp atmak daha iyi görünür. Piyasalar bu durumu hem hazzı hem de eskimeyi anlık hale getirecek bir örgütlenme içerisinde olurlar. Bauman’a göre “sadece gardrobun içindekilerin her mevsim değişmesi gerekmez, arabaların da değiştirilmesi gerekir, çünkü gövde tasarımları eskimiştir ve göze batmaktadır; iyi bilgisayarlar hurdaya atılmalıdır, çünkü yeni aletler onları eskitmiştir; harika ve üzerine titrenen o müzik plakları, önce kasetlerle, daha sonra CD’lerle değiştirilir, çünkü artık yeni kayıtlar önceki formlarda elde edilememektedir. Erkekler ve kadınlar böylece dünyayı atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteynır gibi algılayacak şekilde eğitirler bu durum bütün dünya için geçerlidir: bütün diğer insanlar için de. Her şey değiştirilebilirdir ve öyle olmaları beklenir. “Ölüm bizi ayırana kadar” sürmesi beklenen bağlılıklar, “tatmin azalana kadar” geçerli olan, tanımı ve tasarımı gereği geçici ve ortaklardan biri ilişkiyi sürdürmektense vazgeçmenin daha değerli olduğunu sezdiği anda tek taraflı olarak ihlal edilmeye yatkın sözleşmeler haline gelir. Başka bir deyişle, sosyal ilişkiler neticesinde kurulan bağlılıklar ve ortaklıklar, üretilecek değil tüketilecek şeyler olarak görülür; onlar, diğer tüketim nesneleri gibi aynı değerlendirme ölçütüne tabidirler.”[52]

         

                    Bu süreçte işleyen kültür endüstrisi, kültürü kalıcı olmak ve ilişkileri uzun vadede belirlemek için değil, tüketilmek için üretmektedir. Dolayısıyla ilişkilerin ruhuna bir geçicilik ve güvensizlik yerleşmektedir. Üretilen yeni ile birlikte var olan kıymetini yitirmektedir. Geçiciliğin bütün hayata sirayet ettiği böylesi bir durumda kullanılıp atılan tarzlar ve ürünlerle birlikte insanla madde arasındaki duygu dolu bağ kopmaktadır. Maddeler dünyasında adeta soğuk bir demir haline gelen insanın, her kullanılıp attığı ürünle birlikte eşyaya yüklenilen manalar anlamını yitirmekte ve hatıralar kaybolmaktadır.[53] Hatıraları kaybolan bireye anı yaşaması ve tüketmesi öngörülmektedir. Tüketilen nesne ve araçlarla birlikte, alışkanlıklar, gelenekler ve bağlılıklar da tüketilmektedir. Anı yaşama öngörüsü aslında günümüzdeki sosyal ilişki biçimlerini derinden belirleyen bir ölüm fermanının insan hayatına tatbiki, sosyal bağların ve sosyal değerlerin idam sehpasına çıkarıldığı bir manzaranın resmini bizlere sunmaktadır. Kısa süren anlık ilişkilerin faturası ise hem toplum hem de birey açısından oldukça ağır olmaktadır.

         

        Bu kırılgan ilişkiler ve sosyal alan içerisinde boy gösteren geçicilik, bireyci rekabet ve yarış, sosyal ilişkilerin risklerle dolu bir dünyada oluşmasına ve temelinde yer alan güven duygusunun zedelenmesine neden olmaktadır. Korku ve tedirginlik duyguları ile bireyin sosyal ilişkilere dâhil olması, dayanışma ilişkilerinin sınırlı bir düzeyde gerçekleşmesine yol açmaktadır. Ortak ideallere göre değil, bireysel menfaatlere göre gerçekleştirilen davranışların hâkim olduğu bir sosyal atmosferde, birey tehdit duygusuyla kuşatılmaktadır. Sürekli tedirgin mesafeli ve diğer insanlara karşı yabancı bir konumda yaşamak neticesinde insanlarda diğerlerine yönelik bir duyarsızlık meydana gelmekte ve sosyal ilişkilerde körleşme durumu gerçekleşmektedir.

         

         

        Sonuç

         

        Birey sosyal ilişkilere katılarak bir yandan amaç, istek ve ihtiyaçlarını gerçekleştirirken, diğer yandan oluşan ilişkilerle ve ilişki kalıplarıyla toplumun temelleri atılır. İster derin isterse yüzeysel olsun, ister geçici isterse sürekli olsun insanlar arasında kurulan sosyal ilişkiler toplumu kaplayan bir ağ hükmündedir ve toplumun temelidir. Toplumu baştanbaşa, en ücra köşesine kadar çepeçevre kuşatan bu ağ, aslında topluma ihtiyacı olan canlılığı ve enerjiyi de kazandıran adeta bir şebekeye benzemektedir. Zira her sosyal ilişki üzerinden bir aktarım, paylaşım, etkileşim ve bir sinerji doğar. Sosyal ilişkiler sayesinde niyetler anlaşılır, anlamlar billurlaşır, değerler aktarılır, sesler yankı bulur. Sosyal ilişkilerin gerçekleşmesiyle örülen sosyal yapı kurulup belirli bir şekle ve karaktere kavuştuğu gibi insanlar da bu ilişkiler üzerinden gerçekleştirdiği hedefleri ve ihtiyaçları ile hayatlarını idame ettirirler.

         

        Günümüzde insan hayatına tesir eden küreselleşme ve modernleşme süreçlerinin de etkisiyle sosyal ilişkilerin zemini kayganlaşmıştır. İlişkilerin ruhuna geçicilik ve değişme hâkimdir. Kalıcı ve köklü ilişkiler artık günümüzde yerini günü birlik ve geçici ilişki biçimlerine bırakmıştır. Her gün kopuk sosyal ilişkiler yumağında yabancılaştığı ortam ve kişilerle karşılaşan insanlar, bir müddet sonra kendilerine dönük olan daha vahim bir yabancılaşmayı yaşamaktadırlar. Bu durum bireyin arkadaşlık ilişkilerinden, akrabalığa, işten evliliğe ve aşka sosyal hayatın, her alanında yaşadığı küçük ve büyük tüm ilişkilere kadar etkisini göstermektedir.

         

        Tarih içerisinde değerler bazen aşırı yüceltilmiş, bazen de ötelenmiş ve hatta yok sayılmıştır. Ancak tarihin hiçbir döneminde değerler bu günkü kadar kullanılmamış, yozlaştırılmamış ve karmaşa içerisinde bırakılmamıştır. Günümüzde öngörülen sosyal ilişkilerinin temel normu, insan hayatını manalandıran önemli değerleri bayağılaştırmak ve basitleştirmektir. Medyanın da desteğiyle toplum içerisinde sosyal ilişkilerde önemli görülen değerler, muhabbet ve geyik yapmak amacıyla sığlaştırılarak ve basitleştirilerek espri konusu haline getirilmektedir. Dizilerde veya filmlerde namusuyla dürüst yollardan para kazanan insanlar enayi yerine koyuluyor, eşlerin bir birine sadakati yerle bir edilirken ihanet yok satıyor, tecavüz önemli bir rant konusu haline getiriliyor. En mahrem olan konular kaşınarak gündeme getiriliyor ve en çarpık ilişkiler reyting uğruna sosyal ilişkilere model olarak sunuluyor.

         

        Sosyal ilişkiler yerine ve mahiyetine göre belirli değerlere bağlı olarak gerçekleşir. Bireylerin diğerleriyle olan ilişkilerinde, ilişkinin niteliğine göre riayet etmeleri gereken ve sadık kalınması gereken bazı değerler mevcuttur. Söz konusu bu durum sadece bireysel ilişkilerde değil, bireyin kurumlarla olan ilişkilerinde de ortaya çıkan önemli bir konudur. Örneğin devletin sadece kurumsal olarak etkinliğinin ve yetkinliğinin yanında adaletli olarak davranması, suç işleyenlerin cezasını zamanında ve gereğince vermesi, halkın da bunu görmesi gerekmektedir. Bu noktada halkın devletine olan güveni sağlamlaşacak, kurumsal işleyişin meşruiyeti ve geçerliliği söz konusu olacaktır. Dolayısıyla toplumda üzerinde anlaşılan ve sadık kalınan değerler istikametinde girişilen sosyal ilişkilerin zemini birey açısından daha güvenli ve sağlıklı bir durum arz edecektir.

         

        Sosyal ilişkilerin mahiyeti, toplumsal alandaki dayanışma ve bütünleşmenin gerçekleşmesinde etkili olur. Toplumun mutabakata vardığı değer hükümleri çerçevesinde girişilen yoğun sosyal ilişkiler, sosyal bütünleşmenin gerçekleşmesine ve dayanışma şuurunun artmasına neden olur. Bu durum sosyal ilişkiler neticesinde kurulan sosyal bağların güçlü olmasına yol açar. Sosyal bağların kuvvetli olması insanların diğerlerine yönelik tesis edilen haberdarlık ve hassasiyet, toplum içerisinde yalnızlık, çaresizlik güçsüzlük ve yabancılaşma gibi olumsuz süreçlerin önüne geçecektir. Aileye bağlılık, akrabaya ve komşuya bağlılık gibi mevcut toplumsal bağlar, şehirleşme ve modernleşme sürecindeki sıkıntıların hafifletilmesinde, güçlüklerin el birliği ile yalnızlaşma ve çözülme süreçlerine girilmeden birey tarafından üstesinden gelinmesine yardımcı olacaktır. Yine bu yapılar sosyal bağların gücünü kıran, bütünlüğünü zedeleyen ve onları içten içe kemiren bireycilik, bencillik, rekabet, yabancılaşma gibi modern virüsler karşısında bireyin sıhhat bulması ve sağlıklı olması hususunda önemli destek ve dayanak merkezleri olacaktır.

         

         


        


        

        [1] Hans Freyer; Sosyolojiye Giriş, (Çev. Nermin Abadan), Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, No71-53, Ankara-1957, s.,12


        

        [2] Ortega Gasset; İnsan Ve Herkes, (Çev.: Neyire Gül Işık), Metis Yayınları, İstanbul-1995, s., 23-24


        

        [3] Mustafa E. Erkal: Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul-1996, s.,172-173


        

        [4] Nihat Nirun; Aileve Kültür, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara-1994, s.,3, Bilen, Mürüvvet: Sağlıklı İnsan İlişkileri, Anı Yayıncılık, Ankara-2004, s.,1


        

        [5] Amiran K. Bilgiseven: Türk İslam Kültüründe Fert v