“Deli Kür” Hâlâ Deli Deli Akıyor!

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337



         

        20-22 Ekim 2014 tarihinde Bakü’de yapılan II. Hamza Nigarî Sempozyumu’na katıldığımda ilgimi çeken bildirilerden birisi, Azerbaycan’ın ünlü sufisinin komünizm döneminde halka nasıl takdim edildiği hakkında idi. Bildiride İsmayıl Şıhlı tarafından yazılan ve 1967 yılında yayımlanan “Deli Kür” romanında ve iki yıl sonra aynı adla çekilen sinema filminde Hamza Nigarî takipçilerinin olumsuz bir şekilde yansıtıldığı ifade edilmişti. Sempozyumun Bakü’deki programından sonra 22 Ekim 2014 günü, Mîr Seyyid Hamza Nigarî’nin silsilesine mensub sufilerden Hacı Mahmud Efendi Aslanbeyli’nin Gazah vilayetinin Aslanbeyli kasabasındaki mescid ve türbesini ziyaret ettik.

         

        Türkiye’ye döndükten sonra İsmayıl Şıhlı’nın Yasemin Bayer tarafından Türkiye Türkçesine aktarılan Deli Kür romanını –piyasada baskısı bulunmadığından- güç te olsa temin ettim ve dikkatle okudum.

         

        Kitap yazıldığı dönemde dünya sistemin baş aktörlerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik şablonuna uygun olarak yazılmıştı. Eserdeki başkahraman olan Cahandar Ağa, feodal bir derebeyi idi. Yazar eserin bir yerinde Cahandar Ağa’yı “Halis Şamil” olarak adlandırarak (s. 222) Kafkaslarda Rus işgalini 25 yıl süre ile durduran İmam Şamil ve müridlerine bir gönderme yapmıştı. Rusların Sovyet ideolojisine göre medeniyet getirici iyiliksever insanlar olarak konumlandırıldığı romanda Cahandar Ağa’da somutlaşan zengin toprak sahipleri ile yoksul köylülerin ilişkisi Marksist bir yaklaşımla ele alınırken Azerbaycan’ın feodal toplumuna okulu ve dolayısı ile çağdaş medeniyeti getirme çabaları ikincil bir konu olarak belirlenmişti.

         

        Kitabın üçüncü ekseni ise kabri Amasya'da Şirvanlılar Camisi adı verilen caminin bitişiğindeki türbede bulunan Azerbaycanlı ünlü Nakşbendi mürşidi Mir Seyyid Hamza Nigarî halifesi olan Molla Sadık etrafında şekillenmişti. Molla Sadık, hilebaz ve menfaatperest bir din adamı olarak çağdaş gelişime direnen bir aktör konumundaydı. Asıl önemlisi kitapta tasvir edilen sahnelerde, Hamza Nigarî tarikatının toplantılarının ahlaka aykırı bir mahiyeti olduğu vurgulanıyordu. Böylece Sünni bir tarikat olan Nakşbendiliğin zikir meclisi olan Hacegân hatmi, Azerbaycan’daki versiyonu olan “Mayhana” meclisleri, her türlü pisliğin icra edildiği bir toplantı şeklinde sunularak halk nezdinde kötüleniyordu. Sovyet döneminde Türk Cumhuriyetlerinde yapılan edebi faaliyetlerde ve kaleme alınan eserlerde din karşıtı söylemlere; din ile ilişkili kişileri karalayıcı tariflere adeta yerine getirilmesi gereken bir görev düşüncesi ile yer verildiği bilinir. Bunun çok tipik bir örneği ünlü Azerbaycan yazarı İsmail Şıhlı'nın Kür adlı romanındaki Molla Sadık karakterinde sergilenmiştir.

         

        Bu noktada yazının dergi hacmini zorlayacağından Şıhlı’nın, bu konuda yazdıklarını uzun alıntılar hâlinde vermek mümkün olmadı. Konuya ilgi duyan okur, aşağıda linki verilen “Müflis İdeolojinin Yazarı Olmak: İsmail Şıhlı'nın ‘Kür’ Romanı” yazısına bakmalıdır.[1]

         

***

         

        “Deli Kür” Filmine Gelince

         

        İsmayıl Şıhlı’nın Deli Kür romanından uyarlanan filmden de Hamza Nigarî Sempozyumu’nda söz edildiğini belirtmiştim. Kitabı bitirdiğim gün internette yaptığım bir araştırma ile siyah-beyaz olarak çekilen Deli Kür filminin bir kopyasını bulunca çok sevindim.[2]

         

        Hemen izlediğim filmde, -birkaç önemsiz ayrıntı haricinde- genelde romana sadık kalınmıştı. Özellikle merak ettiğim husus, Molla Sadık’ın nasıl canlandırıldığı ve kitapta tasvir edilen zikir meclisinin nasıl sunulduğu idi. Molla Sadık rolündeki oyuncu, işinin hakkını veren bir aktördü. Söz konusu sahneye girişte ilk defa zikir meclisine gelmiş olan dul, ancak cazibeli bir kadına yöneltilen manidar bakışlar sahnenin ne yönde gelişeceğinin ipuçlarını veriyordu. Ahlaksız bir sonla biteceğini kitaptan bildiğim zikir meclisi, bir odada toplaşmış kadınlı-erkekli bir mürit grubu şeklinde gösteriliyordu. Zikir meclisinde zâkirbaşı denilebilecek bir şahıs, elindeki tef eşliğinde yarı Azerbaycan Türkçesi yarı Farsça bazı parçaları söylüyordu. Oturur vaziyette başlayan meclis bir süre sonra ayağa kalkan kadın-erkek karışık topluluğun gayrı-nizamî sallanışları ile devam ediyordu. Sahnenin finalinde mütecaviz mollanın –Molla Sadık- zikir sohbetine halisane duygularla gelmiş olan kadına –ki başkahraman Cahandar Ağa’nın dul kız kardeşidir- filli tacizi ile noktalanıyordu. Kitaptaki anlatıma göre daha temiz bir senaryonun tercih edildiği görülüyordu. Hem romanda hem de filmde tacizin ilerlemesine fırsat vermeyen Cahandar Ağa, tam bu noktada sahne alarak, Molla Sadık’ın kız kardeşine yönelik ahlaksız saldırısının zirveye ulaşmasına fırsat tanımıyordu. Buna rağmen Cahandar Ağa, namusunu temizlemek için romanda kız kardeşini kendi elleriyle öldürürken, kız kardeşin ölüm sahnesi filmde, kelime-i şehadet getirip Rabbinden af dileyen dul kadının Kür nehrinin dalgaları arasına kendisini atarak intihar etmesi ile verilmişti.

         

         

        İzlenimler - Değerlendirme