Felsefeden Psikolojiye Milliyetçiliğin Meşruiyeti

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337



         

                    Alman ruhbilimci Erich Fromm İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri adlı çalışmasında şöyle der: “İnsandaki yıkıcılığın nedenlerinden birisi de küme özseverliğidir.” Erich Fromm küme özseverliği kavramına entelektüel bir tavırla muğlâk bir anlam yüklemektedir ve bu kavramı söz konusu muğlâklık sebebiyle pek çok yöne çekmemiz mümkün olabilmektedir. Erich Fromm burada müsamahakâr davranıyor ve milliyetçilik kavramını kesinlikle kullanmıyor, faşist ve şovenist dürtüleri irdeliyormuş gibi yaparak, küme özseverliği olgusunun yıkıcılığını gözler önüne açıkça seriyor; bireylere büyük toplum’dan, yani millet dediğimiz genetik ve tarihsel uzlaşma gerçeğinden kendilerini soyutlamayı salık veriyor:

         

        “Küme özseverliği (kabilecilik, ulusçuluk ve benzerleri) güdüsünün azaltılabilmesi için,” diyor Erich Fromm, “Nüfusun geniş kesimlerinde mevcudiyetini sürdüren yoksulluk, tekdüzelik, anlamsızlık ve güçsüzlüğün giderilmesi gerekecektir. Toplumsal örgütlenmede yapılacak ve toplumsal örgütlenmeyi denetim - mülkiyet - iktidar yöneliminden bir yaşam yönelimine, sahip olma ve biriktirmeden varlığa ve paylaştırmaya döndürecek çok köklü değişikliklerin yapılması elzemdir. Kitle toplumuna bir son verecek olan yeni toplumsal ve siyasal yapıların yanı sıra, bütünüyle yeni, yerinden yönetim biçimlerinin geliştirilmesi iktiza edecektir.”[1]

         

        Görüldüğü üzere, Erich Fromm, küme özseverliği kavramına ilkin büsbütün olumsuz bir anlam yüklüyor ve hemen akabinde milletleşmiş toplum olgusunun bertaraf edilmesi gerektiğini vurguluyor. Peki, ama kitle toplumu ile milletleşmiş toplum aynı kefeye konmalı mıdır? Yahut şöyle soralım: Millet kimliğiyle örgütlenmiş bir toplum yoksul, anlamsız ve güçsüz bir toplum mudur? Yerinden yönetim biçimleri benimsendiği takdirde örgütlü toplum daha mı mutlu olacaktır, yoksa peyderpey parçalanarak kendi içinde sayısız öteki mi oluşturacaktır?

         

        Alman ruhbilimci Erich Fromm aynı kitabında beşerî saldırganlığın - yıkıcılığın önlenebilmesinin temel şartını “gerek bireylerin gerekse kümelerin başkalarınca tehdit edilmemesi” şeklinde belirlemektedir. Buna aklı başında hiç kimse itiraz edemez tabii ki. Ve fakat hayatın acı gerçeklerindeki tehdit olgusunu görmezden gelip de Alman veya Türk milletini insaniyet namına bertaraf etmek, akıl kârı mıdır? Türk milletini veya Türk kimliğini dünyevi barış uğrunda yok ettiğimizde Anadolu coğrafyası durulacak mıdır, yoksa aynı coğrafyada başka başka dayatmacı toplumlar mı zuhur edecektir?

         

        İşte sadece bu sorunun cevabı bile Türk milliyetçiliği hareketini meşru kılmaya yetmektedir. Yetmektedir, çünkü Türklük kimliğine dayalı küme özseverliği saf dışı bırakıldığında bunun yerini Ermeni, Pontus, Kürt, Çerkez kimliği gibi pek çok küme özseverliği alacaktır. Böylelikle de büyük toplumdan (büyük küme özseverliği kimliğinden) soyutlanmış olacağızdır, fakat bu kez de Anadolu coğrafyasında birbirinin ötekisi olan yığınla küçük toplumlar (küçük küme özseverliği kimlikleri) türeyecektir.

         

        Türk düşünür Nurettin Topçu “Milletini sevmeyen bir kimse ona hizmet edebilir mi?” diye soruyor ve şöyle bir tespitte bulunuyor: “Fransa’nın kuruluşunda dil birliğinin oynadığı rolü Alman milletinin kuruluşunda soy birliği oynamıştır.”[2] Demek ki maksat toplumsal birliktelikten başka bir şey değildir. Muayyen bir coğrafyada yaşamakta olan muhtelif zümreleri dil veya soy asabiyetiyle birleştirmeye yeltendiğimizde küme özseverliği tuzağına düşmüş olur muyuz? Cevabı Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya Gökalp’tan alalım: “Bugünkü içtimaî merhalemizde ise içtimaî tesanüt, harstaki iştirake istinat ediyor.”[3] Şimdiki dile aktaracak olursak: “Bugünkü sosyal gelişmemizde ise sosyal dayanışma, kültürdeki ortaklığı dayanak ediniyor.” Hakeza Fransa’nın kuruluşundaki dil birliği ile Almanya’nın kuruluşundaki soy birliğine paralel olarak Türkiye’nin kuruluşunda kültürün başrol oynadığı yargısı hemen herkesçe kabul edilmiş bir yargıdır. Buradaki tartışma birlik değil kültür tartışmasıdır. Anadolu coğrafyasında birliğin tesisi için müşterek Türk kültürünün değil de müşterek ümmet kültürünün veya kozmopolit kültürün veyahut da bölük pörçük etnik kültürlerin esas alınmasını savunanların itirazları söz konusudur. Milletleşme yerine açıktan açığa parçalanmanın daha faydalı olduğuna inandıklarını dürüstçe söyleyemeyenlerse ümmet birlikteliği veya yerinden yönetim şeklindeki parlak kavramların ardına sığınmaktadırlar. Söz konusu parçalanmanın büyük bir felâkete yol açacağı hakikatini ise es geçmektedirler. Ziya Gökalp şöyle der: “Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz.”[4]

         

        Nitekim Kamus-ı Türkî gibisinden büyük bir eser vermiş olan Şemsettin Sami’nin Arnavut asıllı olup olmamasının veya büyük şairlerimizden Ahmet Hâşim’in Arap asıllı olup olmamasının bizce hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde Yusuf Akçura’nın Anadolu’da veya Rumeli’nde doğmamış olmasının onun dışlanmasını gerektirmediği gibi. Ve meselâ Türk romancılığının babası Ahmet Mithat Efendi’nin annesinin Çerkez olmasının hiçbirimizi rahatsız etmediği gibi. Ve yine Dolmabahçe Sarayı’nın veyahut şu an okumakta olduğunuz makalenin yazarının yaşadığı şehirdeki en büyük caminin mimarının Ermeni asıllı olmasının gayet makul karşılanması gibi.

         

        Erol Güngör’ün saptamasına göre, milliyetçilik ideolojisine karşı çıkanların gerekçesi şudur: “Millî kültürler insanlık âlemi içindeki birliği ve bütünlüğü bozmakta veya böyle bir birliğe engel olmaktadır. İnsanlar ve cemiyetler arasındaki ayrılıkları en aza indirmek veya ortadan kaldırmak yerine, bu ayrılıkları teşvik eder isek milletler için saadet yerine felâket hazırlamış oluruz. İnsanların ve medeniyetlerin ölümüne yol açan harpler de hep bu farklılaşmaların neticesi olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların kaynaşması her şeyden önce kültürlerin kaynaşmasını ve bütün dünyanın tek bir medeniyet içine girmesini gerektirir. Bu bakımdan milliyetçilik birleştirici değil, ayırıcı bir harekettir ve her ayırıcılık hareketi içinde bir düşmanlık tohumu gizlidir.”[5]

         

        Milliyetçilik ideolojisine karşı çıkanların bu gerekçesine Erol Güngör’ün cevabıysa şöyledir: “Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyasî hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder… Milliyetçilik, millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı hâline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri hâlinden kurtarmak hareketidir. Binaenaleyh milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet davasıdır.”[6]

         

        Şu da var ki, insanlık âleminin kardeşliği ve huzuru için bütün dünyanın tek bir medeniyet içine girmesi gerektiği tezini savunanlar şöyle sorabilirler: “Millî kültürlerden arındığımızda yozlaşırız diyorsunuz, peki ama millî kültürlerden arınınca toplumlar niçin soysuz değişmelerin açık pazar yeri hâline geleceklerdir?”

         

        Bu soruya verilebilecek karşılık aslında çok basittir: “Medeniyet zaten tektir.”

         

        Niçin mi tektir? İnsanlık tarihinin geçmişine baktığımızda Çin medeniyeti gibi, Hint medeniyeti gibi, Sümer veya Yunan medeniyetleri gibi, Roma yahut İslam medeniyetleri gibi birbirlerinden epeyce farklı medeniyetlerin yaşamış olduğunu söyleyebilmekteyiz. Teorik bağlamda akla yatkın bir bakış açısıdır bu. Beşeriyetin gündelik hayatının pratiklerine baktığımızda ise yeryüzündeki gelmiş geçmiş bütün farklı medeniyetlerin esasen tek bir beşerî tavırla kuşatılmış olduğunu görmekteyiz. İşte bu tek bir beşerî tavır ise açıktan açığa insanlık durumudur. Şöyle ki: Yemek yemek için kullandığımız tahta veya madenî kaşık istisnasız bütün medeniyetlerde mevcuttur. Uzak Doğu kültürlerindeki yemek çubuğu mahallî bir araç olsa da kaşık evrensel bir araçtır. Hayvanların beslenme disiplinlerinde kaşığa ihtiyaç yoktur fakat ırk ve kültür ayrımı gözetmeksizin bütün insanların kaşığa ihtiyaçları vardır. Türk mitolojisindeki hayat ağacı figürü yine aynı şekilde yeryüzündeki bütün mitolojilerde karşımıza çıkmaktadır. Bizdeki Tepegöz Yunandaki Polifem ile aynı şey değil midir? Bir zamanların meşhur televizyon dizisi Zeyna Amerikan yapımı bir dizi film olmasına karşın işbu dizideki pek çok mitolojik unsur Türk seyircisine hep tanıdık gelmemiş miydi?

         

        Medeniyet zaten tektir derken kastettiğimiz şey havada kalacak bir tez değildir. İnsan hayatının gündelik pratikleri bütün kültürlerde daima aynıdır çünkü insan her coğrafyada aynı insandır. Yeryüzündeki bütün örgütlü kavimler veya ilkel kabileler sayı sayma sistemini keşfetmek durumunda kalmışlardır. Oysaki hayvanların gündelik hayatında sayı sayma diye bir şey yoktur. Dünya üzerinde yalnızca insanlar konuşur ve yalnızca insanlar lisan üretir. Bütün kültürlerde mitoloji vardır, efsane ve masal vardır, şiir vardır, ozan vardır, musiki vardır, toplayıcılık-avcılık-tarım vardır. Yeryüzündeki her beşerî yaşam alanında klan vardır, aile vardır, köy vardır, kent vardır. Hayat tecrübesi en kıt bir insan bile bu yalın gerçeği çıplak gözle temaşa edebilmektedir. İşte bütün bu sebeplerledir ki medeniyet zaten tektir. Dolayısıyla milliyetçilik ideolojisi evrensel medeniyeti ve evrensel kardeşliği çökertecek konumda değildir. Bir başka ifadeyle, evrensel medeniyetin önündeki engel milliyetçilik ideolojisi değildir. Niçin değildir? Medeniyet zaten evrenseldir de ondan.

         

        Hayvanlarda din ve kültür yoktur. Oysaki bütün insanlar dünyanın her yerinde aynı insan olduğu içindir ki her ilkel kabilenin ve her örgütlü kavmin dini de kültürü de olagelmiştir. Fark, algılama farkıdır. Ki bu fark da gayet tabiidir. Milliyetçilik ideolojisinin tek-tip-vatandaş yaratma gayretkeşliğinden şikâyet eden evrenselciler ve ümmetçiler milliyetçilik farklılaştırır ve ötekileştirir demiyorlar mı? Tek medeniyet ve tek ümmet istemiyorlar mı? Sonra da milliyetçilik ideolojisi insanları tek tipleştiriyor şeklinde yakınmıyorlar mı? Amiyane tabirle ifade edecek olursak, çelişkinin ve tutarsızlığın daniskasıdır bu.

         

        Medeniyet zaten tektir, çünkü farklı kültürlerdeki bütün objeler müşterektir; kaşık gibi, tekerlek gibi, televizyon gibi. Algılama farkları vardır demiştik. Kültürleri birbirlerinden ayrı kılan da işte bu algı farklarıdır. Bozkır coğrafyasındaki Türklerin zaman algısı bir başkadır, Britanya adasındaki İngilizlerin zaman algısı daha başkadır. Milliyetçilik ideolojisinin insanları tek tipleştirmesinden yakınıp da evrensel kardeşlik idealiyle tek bir hayat tarzı dayatmaya kalkışmak acaba dünyamızı tekdüzeleştirmeyecek midir? Bütün yakınmalara rağmen medenî tekdüzelik zaten mevcuttur. Havaalanları, süpermarketler, üniversiteler dünyanın her yerinde aynıdır. Kaldı ki milliyetçilik ideolojisinin tasarımları neticesinde herhangi bir coğrafyada, meselâ Anadolu’da yaşayan insanların kültür birliğine kavuşmalarının neresi sakıncalıdır? İstanbul’da meskûn Türkmenler, Kürtler, Ermeniler ve Yahudiler hep aynı televizyon kanallarını seyretmiyorlar mı? Etnik kökenlerindeki başkalığa mukabil aynı gazeteleri okuyorlar ve aynı AVM’lerden alışveriş etmiyorlar mı? Galya topraklarındaki muhtelif etnik grupların Fransız kültürü etrafında, Anadolu topraklarındaki etnik unsurlarınsa Türk kültürü çevresinde bütünleşmeleri niçin arzu edilmeyen bir beraberlik olsun ki?

         

        Milliyetçi dürtülerin (küme özseverliğinin) düşmanlıkları körüklediğini ve insanlığı parçaladığını söyleyip de yerinden yönetim biçimlerini salık verdiğimizde mikro-parçalanmayı teşvik etmiş olmuyor muyuz? Milliyet esasına dayalı bütünleşmeyi zararlı görmek ve fakat post-modern kabileleşme şeklindeki mikro-ayrışmayı alkışlamak erdem midir yoksa çelişki midir? Şöyle de sorabiliriz: Anadolu coğrafyasında yığınla etnik kültür oluşturup da yekpare millî kültürü bertaraf ettiğimizde Anadolu insanına iyilik mi etmiş olacağız? Fransa’yı kırk farklı etnik kültüre ayrıştırmanın Galya topraklarına yararı ne olacaktır?

         

        Millî kültür etrafındaki bütünleşme niçin sakıncalıdır?

         

        Her coğrafyadaki büyük toplumları (milliyetleri) mikro kültürlere ayrıştırmak suretiyle evrensel tek medeniyetin tesis edileceği tezini savunmak akıl kârı mıdır?

         

        Şöyle de sorabiliriz: Tek kültür (milliyet) etrafında birleşmek mahzurluysa tekdüze medeniyet etrafında bütünleşmek niçin mahzurlu değildir?