Türk Düşüncesi Üzerine Bazı Gözlemler

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337



         

        Türk düşüncesi kavramı incelenirken, temelde bu alanın çerçevesini çizmeye yardımcı olacak soruları sorarak işe başlamak yararlı görünmektedir. Bu sorulardan bazıları şunlardır: “Türk düşüncesi dendiğinde ne murat edilmektedir. Bu düşüncenin sınırları nelerdir? Bu düşüncenin içeriği neyle dolmuştur? Bu düşüncenin bilimle, dinle, tasavvufla ilişkileri neler olmuştur veya olabilir? Tarih içerisinde bunun oluşum ve gelişimi nasıl bir yol takip etmiştir? Türk bilim geleneğinden, sanat geleneğinden, hukuk geleneğinden, düşünce geleneğinin beslenmesi ne dereceye kadar mümkün olmuştur?”

         

        Biz bu değerlendirmede, kısaca bu sorulardan birkaçına değineceğiz. Ardından da Türk düşüncesi alanının tarihsel gelişimi konusunda yapılabilecek kısa bir betimleme ile esasen modernleşme dönemi Türk düşüncesi üzerindeki bazı gözlemlerimizi ve Meşrutiyet, Cumhuriyet ve günümüze doğru gelen düşünce geleneğimizi konu edineceğiz. Bunu yaparken de bir takım öncü düşünürlerimizi, filozoflarımızı gözden geçirmeye çalışacağız.

         

        Öncelikle, “Türk düşüncesi ifadesinden ne murat edilir?” sorusunu değerlendirelim. En genel anlamıyla Türk düşüncesi, Türkçe kaleme alınmış eserlerin oluşturduğu literatür bağlamında meydana gelmiş olan düşünce ve tefekkür ürünlerini ima etmektedir. Fakat bu betimleme genişletilmeye açıktır. Dolayısıyla bunu Türk kültür havzasında üretilmiş olan literatüre dayalı olarak gelişen düşünce hayatının ürünleri ile de desteklemek gerekir. Böylece aynı medeniyet dairesine mensup olduğumuz akraba kültürlerden de beslenmek ve etkileşim içinde kendimize mal etmek imkânlarına açık olmak gerekliliği ortaya çıkar. Türk düşüncesi deyimi böyle vaz edildiğinde, tarihsel değil kültürel ve sistematik bir betimlemedir. Zira Türklüğün bütün devirlerini ve bütün zamanlarını kapsamakta, komşularıyla beraber oluşturduğu medeniyet havzasının düşüncesi anlamına gelmektedir. Fakat anlamayı kolaylaştırmak için tarihsel bir sınıflama yapmak gerekirse; Türk edebiyatı tarihine paralel olarak, sözlü ve yazılı düşünce aşamalarından bahsedilebilir.

         

        Sözlü düşünce ürünleri, edebi ürünler içindeki düşünce unsurlarıdır. Bunlar varlığın temeli, insanın yaratılışı, ölüm, hayat ve hayatın anlamı gibi temaların yanı sıra hukuk, ahlak, örf, töre ve devlet algısı ile yakından ilgilidir. Bu tefekkür “insan nedir?”, “varlık nedir?” soruları etrafında şekillenmiştir, bu bakımdan ahlak ve kozmoloji eksenlidir. Evren ve insan arasında kurulan paralellikler; düzen, adalet, yasa, uyum gibi kavramların gündeme gelmesine ve irdelenmesine vesile olmuştur. İnsan “micro cosmos”, evren de “macro cosmos” olarak telakki edilmiştir. Toplumun ve devletin yaşayabilmesi ve idame ettirilebilmesi için adaletin temel erdem olduğu fikri belirginlik kazanmıştır. Adalet erdemi kişide cesaret, yiğitlik, alplık olarak tezahür etmiştir. Bilgelik ise daha üst bir kategori olarak varlığı ve yasalarını tanımak, milleti ve devleti bu yasalarla uyumlu bir şekilde bir bütün olarak tasavvur edebilmek şeklinde yorumlanmıştır. Böylece “Bilge Kağan” adında bilgelik ve hükümdarlık bütünleşmekte, nazari ve ameli erdemler bir elde toplanmaktadır. Bu ideal, Platon’un “Kral-Filozof” betimlemesinde de karşımıza çıkmaktadır. Buradan da anlıyoruz ki, Türklerin sözlü edebiyat ve hikmet gelenekleri; bünyesinde felsefi bir dünya görüşünü de barındırmaktadır. Bu salt nazari veya spekülatif bir tefekkürden ziyade, hayatla bütünleşmiş canlı bir düşünce hayatına sahip olduklarını göstermektedir.

         

        Yazılı düşünce ürünlerine kuşbakışı bir nazarla yaklaşıldığında ise; kaba bir tasnifle İslam öncesi ve İslam sonrası yazılı eserler şeklinde ayırarak literatüre bakmak gerekebilir. Türklerde tarih boyunca düşünce ile hikmet arasında sıkı bir ilişki kurulmuştur. Hikmet; insanlığın en yüksek entelektüel kavrayışıdır. Zira bu sıradan bir kavrayış değildir. Epik ya da lirik bir algılayış da değildir. “Hikmet, en yüksek varlığı ve yasaları en yüksek bilgi ile bilmektir.” Bir başka ifade ile varlığı ve yasalarını, doğru ve yakınî bilgi ile bilmektir. Farabi’nin, bu bilgiyi seven, arayan kişi olarak ortaya koyduğu hakîm tanımı da bu bağlamda hikmete dikkat çekmekte, hakîm adamın aynı zamanda devlet idaresinde olmasını tavsiye etmesi de Bilge Kağan anlayışının onda İslami etkiler ve hikmetlerle bütünleşerek devam ettiğini göstermektedir.

         

        İslamiyet’in etkisinde gelişen düşünce hayatı, ilim kavramı ekseninde gelişmiştir. Bu sebepten ilim tasnifi önemli bir çalışma ve referans noktası hâline gelmiştir. İlim tasnifi meselesi, bünyesinde felsefenin önemli konularını barındırmaktadır. Mesela “Varlık nedir? Bilgi nedir? Doğru bilgi nedir? Bilginin kaynağı nedir?” bütün bu soru ve meselelerin, ilim tasnifi işine soyunabilmek için, üstesinden gelinmesi ve temellendirilmesi gerekmektedir. İslam düşünce geleneğinde bu, aynı zamanda, akıl ve nakil arasında kurulması gereken birliğe de işaret etmektedir. Zira evrenin yaratılması ve işleyişi, hikmet ve hakikat üzerinedir. İnsanoğlu kendisine verilmiş olan akıl ve yine kendisine gönderilmiş olan vahiy ile bu varlık düzenini haddi ölçüsünde kavrayabilir. Çünkü evren aklî bir düzen içindedir ve bu düzen içinde insan, bilen bir varlık olarak kendisini inşa edebilmektedir. Böylece insan, akıl ve vahiy arasında birlik kurarak, ilim tasnifi meselesine eğildiğinde aklî ve naklî (vahye dayalı) olmak üzere ilimleri ikiye ayırmıştır. Akıl ve vahiy arasında kurulan birlik, İslam dünyasında çok kısa bir zaman içerisinde bütün medeniyet alanlarında kendisini ilmî ve insanî hamleler hâlinde göstermiştir. Bu yeni anlayış, varlığın hem spiritüel/manevi hem de maddi/fizik gerçeklik olarak incelenmesini ve tanınmasını getirmiştir. Bu birlik ve bütünlük fikri, insanın kendisini tanıması, anlaması ve anlamlandırması bakımından da sonsuz imkânlar serisi sunmaktadır. Buna göre insan ruh ve beden, madde ve mana, fizik ve metafizik açılardan ele alınarak bütün içindeki anlamı kavranmaya çalışılmıştır. Şüphesiz bu kavrayış insanoğlunu, hayatı, varlığı, etik ve metafizik değerleri yeni baştan betimlemeye sevk etmiştir. İşte İslam medeniyetinde karşımıza çıkan yeni medeniyet tasavvurunun temelinde, bu yeni ilim ve hikmet anlayışı bulunmaktadır. Artık bu medeniyet tam anlamıyla ilim-irfan, akıl-nakil vahdetine dayalı tevhit medeniyetidir.

         

        Görüldüğü gibi İslam medeniyeti, birlik düşüncesi üzerine kuruludur. Varlık, salt ontik bir gerçeklik olarak ele alınamaz. O aynı zamanda ilimle yaratıldığı için bilginin konusudur, güzel bir şekilde yaratıldığı için estetiğin konusudur, iyi yani hayır üzere yaratıldığı için etiğin konusudur. Dolayısıyla varlık, sadece mevcut olmak bakımından değil, yaradanın bütün isim ve sıfatlarının tecelligâhı olmak bakımından da ele alınmalıdır. Şüphesiz bu bakış açısı modern bilim ve felsefenin kalıplarına sığacak ya da ona indirgenebilecek bir model tasavvuru değildir. Dahası modern bilim ve felsefe, bütün bu birikimi kendince dönüştürerek buradan seküler ve profan bir bilim ve dünya görüşü çıkartmıştır.

         

        Modernleşme dönemi Türk düşüncesine bakıldığında, Batı kaynaklı pek çok fikirle beraber, bilimci, pozitivist, profan felsefelerin de düşünce hayatımıza dâhil olduğunu görüyoruz. Bu kısa sistematik-tarihsel değerlendirmenin ardından, bu süreklilik ve akış içinde Meşrutiyet, Cumhuriyet ve günümüze doğru gelen düşünce geleneğimizi ele alacak olursak, Batılılaşma serüvenimizle beraber, ağırlıklı olarak düşünce hayatımıza pozitivist paradigmanın hâkim olduğu söylenebilir.

         

        Batılılaşmak epistemik zeminde ve düzlemde bilginin profanlaşmasını beraberinde getirmiş ve bütünlük yerine ayrılık ve parçalanmışlık zihniyeti egemen olmuştur. Bu bakış açısının yansımaları girişilen ıslahat ve teceddüd hareketlerinde de kendisini göstermiştir. Batı medeniyeti ile açılan maddi mesafeyi kapatabilmek için, başta askerlik alanında, Batılı yöntem ve kurumların mevcutların yerine ikame edilmesi yoluna gidilmiştir. Ardından hukuk ve eğitim alanlarında da benzer ıslahatlara girişilmiştir. Fakat bütün bu yenileşme veya çağı yakalama girişimleri olarak iyi niyetle yapıldıkları şüphe götürmez olan düzenlemelerin, bir türlü istenen veya arzu edilen sonuçları vermemiş olmaları yeterince analiz edilmemiştir. Zira “Medeniyet değiştirmek gerçekten mümkün müdür? Bir medeniyetin esasını teşkil eden varlık ve ona dayalı bilgi ve değer anlayışı başka bir medeniyetin anlayışı ile değiştirilebilir mi? Bu yapıldığı takdirde hâlâ otantik bir medeniyet olma iddiası sürdürülebilir mi? Bir medeniyetin ihyası ve tecdidi mümkün müdür? Dinî, millî ve insani değerlere dayalı yeni bir medeniyet tasarımının maddi ve hegamonik sahte medeniyet tasarımı karşısında bir şansı var mıdır?” Bütün bu sorular ve rahatlıkla çoğaltılabilecek benzerleri, Türk düşüncesinin bir medeniyet buhranı ile de irtibatlı şekilde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Fakat Türk düşüncesi dediğimiz alan, Türkiye’de biraz yetim kalmış bir alandır. Bu nedenle de bu tarz sistematik sorgulamalara temel teşkil edebilecek tarihsel çalışmalar yeterince yapılamamıştır.

         

        Türkiye’de yeni dönem Türk düşüncesinin, yeni Türk edebiyatı kadar kurumsallaşamadığını görüyoruz. Yeni Türk edebiyatı dendiğinde Tanpınar’dan, Mehmet Kaplan’dan, onların talebelerinden günümüze kadar kesintisizce gelen bir araştırma, inceleme alanı vardır. Bu alan üniversite yapımız içinde tespit edilmiştir. Bunun uzmanları nesiller boyunca yetişmektedir ve kayda değer ciddi bir külliyat ile literatür oluşmuş vaziyettedir. Ama şimdi bunu yeni Türk düşüncesine veya Türkiye’de çağdaş düşünce tarihine transfer ettiğimizde, mesele birkaç mücahit diyebileceğimiz insanın çabalarıyla bugüne kadar gelmiştir ve onların ortaya koymuş oldukları eserler üzerinden bu alan, meşruiyetini sağlamak iddiasında olmuştur. Bunların başında Hilmi Ziya Ülken’i saymak gerekir. Çünkü Hilmi Ziya Ülken, “Türk Tefekkür Tarihi” adlı eserinden itibaren ve ondan besleyen “İslam Düşüncesi”, “İslam Felsefesi” ve “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” adlı eserleriyle bunları bir ve bütün olarak düşündüğümüzde bu alanın adını koyan, bu alanı bir disiplin olarak ihdas eden ve bu alanın prensiplerini vaz eden kişi olarak karşımıza çıkar. Hilmi Ziya Ülken maalesef bizim üniversite yapımız içinde felsefe bölümlerinde etkili ve yetkili olamamıştır.

         

        Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün emriyle 1930’lu yıllarda, Darülfünun reformu yapıldığı sıralarda Almanya’ya gönderilmiş ve Almanya’da Türk Medeniyeti Tarihi alanında araştırma yapmak ve döndüğünde de bu alanın üniversitede doçenti olarak işe başlamak üzere yurt dışına gönderilmiştir. Ama ne yazık ki bizim o biricik üniversitemizde, o zamanki adıyla Darülfünun olan üniversitede, felsefe bölümü epey bir kıyıma uğramış ve pek çok insan kadro dışı kalmıştır. Bu üniversite reformunun, yeni dönem Türk düşüncesi alanı irdelenirken mutlaka masaya yatırılması lazımdır. Çünkü üniversite reformu, ülkemizin o biricik felsefe bölümünü Hans Reichenbach’a tevdi etmiştir. Hans Reichenbach’ın öngördüğü şekilde felsefe bölümü yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenleme neticesinde İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi yerli, millî, özgün bir pedagoji filozofu denilebilecek örnek bir düşünürümüz de kadro dışı kalmıştır.

         

        İslam felsefesi kürsüsü de yine bu reformda tanımsız bırakılarak, sürekliliği tesis edilememiştir. Bu yüzden de Mehmet Ali Aynî gibi Ferit Kam gibi ve İsmail Fenni Ertuğrul gibi isimler yeni felsefe bölümünde görevlendirilememişlerdir. Öte yandan Mehmet İzzet gibi çok etkili olabilecek, özgün bir düşünür çok genç yaşta vefat etmiştir. Bütün bunlar Türk düşüncesi adına ve İslam felsefesi adına Darülfünun’un kan kaybetmesine sebep olmuştur. Bu kan kaybı çok sonraları çok büyük gayretlerle telafi edilebilir duruma geliyor ki; yine bu telafi etme sürecinde Hilmi Ziya Ülken’le karşılaşıyoruz. Hilmi Ziya Ülken İstanbul’da felsefe bölümüne alınmayınca sosyoloji bölümünde dersler veriyor ve sosyolojiye ilişkin bir dergi de çıkarıyor. Ayrıca, Türk Felsefe Cemiyeti’nin kurulmasında öncü rol oynuyor, o cemiyette aylık muntazam toplantılar yapılıyor. Bu toplantılar kayda geçiriliyor ve yayımlanıyor.

         

        Hilmi Ziya, “Felsefe Yıllığı” adı altında 1931-1932’de düzenli olarak bu dergicilik ve yayın faaliyetini devam ettiriyor. Daha sonra Ankara’da ilahiyat Fakültesi’nde yer bulabiliyor. Oysa Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde de bir felsefe bölümü var, ama Hilmi Ziya, İlahiyat Fakültesinde yer bulabiliyor. Hilmi Ziya’yla birlikte İlahiyat Fakültesi aynı zamanda bir Felsefe fakültesine dönüşüyor.

         

        Bugün gündemde olan İlahiyat fakültelerinin yeniden yapılandırılması ve bu süreçte, sanat tarihinin, felsefenin, felsefe tarihinin, sistematik felsefenin dışlanarak, sadece İslami ilimler üzerine kurulu yeni bir İlahiyat Fakültesi arayışları, Hilmi Ziya’nın dönemi ile karşılaştırıldığında, o dönemin çok daha zengin, çok daha felsefeye, sanata açık olduğu gözlemleniyor. O günkü İlahiyat Fakültesi aynı zamanda bir felsefe kürsüsü ve sanat tarihi kürsüsüne de sahip. Bu açıdan bakıldığında o günkü İlahiyat Fakültemizin o modeli, bugün için de geçerli bir model olma vasfını koruyor. Bu husus, eğitim tarihimiz açısından irdelenmeyi hak eden önemli bir meselemizdir.