Selçuklu Devri Türk Başkomutanlarının Dünya Tarihine Yansıyan İmajları

Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288



        Türk tarihine, Türklerin İslâm tarihinde oynadıkları rol açısından bakılacak olursa, bu tarihi, birbirinden farklı üç dönem halinde ele almak, incelemek ve değerlendirmek mümkündür:

         

  • Türklerin İslâm dünyası ile mücadele dönemleri (642-750),
  • Türklerin İslâm devletindeki hizmet dönemleri (754-1040)[1],
  • Türklerin İslâm dünyasında hâkimiyet dönemleri (1040-1918).

         

        Mücadele dönemi: Bu dönem halife Ömer zamanında başlamış (634-644), Emevî iktidarının son zamanlarına kadar devam etmiştir. Bu dönemde Müslüman Araplar, İslâm dinine yeni ülkeler ve topluluklar kazandırmak, Türkler de ülkelerini korumak ve savunmak için mücadele etmişlerdir. İki taraf için de son derece yıpratıcı olan bu mücadele, Müslüman Araplar tarafından Türk ülkelerinin bir kısmının fethi ile sonuçlanmıştır. Bu arada taraflar, birbirlerini yakından tanıma ve değerlendirme fırsatı bulmuşlardır.

         

        Hizmet dönemi: Türklerin İslâm devletinde hizmete girişleri Emevî iktidarının son zamanlarında başlamış, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna kadar devam etmiştir. İslâm dünyasında “cesaret, kuvvet, kahramanlık ve savaş sanatındaki üstünlükleri ile tanınan Türkler”, bu dönemde önce tek tek, sonra gruplar halinde İslâm dinine ve İslâm devletinin hizmetine girmişler, özellikle Abbasî ordularının komuta kadrolarını ve hassa (özel) birliklerini oluşturmuşlar. Daha önemlisi onlar bu dönemde Abbasî Devletini iç ve dış tehlikelere karşı başarıyla savunmuşlar ve korumuşlardır.

         

        Hâkimiyet dönemi: Türklerin Orta ve Yakın Doğu İslâm dünyasındaki hâkimiyetleri Selçuklularla başlamış ve Osmanlılarla devam ederek, aşağı yukarı dokuz asır sürmüştür (1040-1918). Bu uzun dönemde, Türkler, İslâm’ın gaza ve cihat ilkesini yeniden canlandırarak, İslâm dinine ve medeniyetine başta Anadolu olmak üzere yeni ülkeler kazandırmışlar, Hindistan’dan Orta Avrupa’ya kadar İslâm dininin yerleşmesinde ve kökleşmesinde başlıca rol oynamışlardır.

         

        Biz bu yazımızda, Türk başkomutanlarının ve komutanlarının, özellikle Selçuklu döneminde nasıl bir imaj ortaya koyduklarını ele alıp, bu hususta kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz.

         

        Türklerin İslâm dünyasındaki rolleri, onların sadece İslâm devletine hizmet etmelerinden ibaret değildir. Türkler, hem İslâm tarihinde hem de dünya tarihinde asıl rolü, İslâm dünyasındaki kendi hâkimiyetleri döneminde oynamışlardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türklerin İslâm dünyasındaki hâkimiyetleri de, Büyük Selçuklu Devleti’yle başlamış (1040), Osmanlı Devleti’nin çöküşüne kadar (1918), yani dokuz asır gibi uzun bir süre devam etmiştir. Bu uzun dönemde, tarihe yön veren ve tarihinin akışını değiştiren tek güç, Türk devletlerinin orduları ve onların başında bulunan Türk başkomutanlarıdır. Onlar bununla da kalmamışlar, Türk askerî kültürünü şahıslarında en iyi temsil ettikleri gibi bu kültürü dünyaya en iyi şekilde tanıtmışlardır.

         

        Bilindiği gibi, bütün tarih boyunca Türk devletleri ordularının başkomutanları, Türk hükümdarları idi. Türk hükümdarları da, hem bütün devlet teşkilâtının başı hem de idare ettikleri toplumun lideri durumundaydılar. Dolayısıyla onların görev ve sorumlulukları çok ağırdı. Türk devlet geleneklerine göre, onların daha işbaşına gelmeden ve sorumluluk yüklenmeden önce çok iyi bir şekilde yetişmeleri gerekmekteydi. Bunun için Türk devletlerinin başına geçecek olan şehzadeler, gençlik yıllarını sarayın rahat ortamında, hayatın her türlü meşakkatinden ve sıkıntısından uzak, hizmetçiler ve dalkavuklar arasında, lüks ve eğlence içinde, tahtı ve tacı bekleme havasında ve âvâre bir şekilde geçirmemekteydiler. Daha babalarının sağlıklarında, her birinin idaresine bir vilâyet veya eyâlet, emirlerine de küçük bir ordu verilmekteydi. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, babaları oğullarını, daha çocukluktan kurtulur kurtulmaz devletin önemli bir eyâletinin veya vilâyetinin başına koyarak, onları iktidarın, yönetimin ve savaşın bütün zorluklarıyla baş başa bırakmaktaydılar. Onlar da burada, tecrübeli devlet adamları ve komutanların (atabey) gözetiminde, idarî, askerî ve siyasî sahalarda bol bol uygulama (pratik) yapmak ve özellikle hem savaş hem de komutanlık sanatının bütün inceliklerini öğrenmek suretiyle kendilerini yetiştirme ve kadrolarını kurma imkânı bulmaktaydılar. Böylece onlar, işbaşına geldikleri zaman idarî, askerî ve siyasî faaliyetlerde pek fazla acemilik ve güçlük çekmemekteydiler.

         

         

        Türk Siyasî Birliği Politikasından Cihân Hâkimiyeti Politikasına

         

        Türk ordularının başkomutanı olan hükümdarların en önemli görevleri, Türk topluluklarını bir devlet çatısı altında toplamak, isyan eden toplulukları itaat altına almak, düzeni ve iç barışı sağlamak, doğru kanunlar (köni törü) koymak ve bu kanunları adâletle uygulamak, halkı bütünüyle refaha kavuşturmak ve refah içinde yaşatmak, akınları ve savaşları zafere ulaştırmak, istiklâli korumak ve devam ettirmekti. Özellikle Türk siyasî birliğini kurmak, yani Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan toplulukları bir devlet çatısı altında toplamak, onların gayelerinin ve görevlerinin başında gelmekteydi. Fakat özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına çok düşkün olan Türk topluluklarını ve boylarını itaat altına almak pek kolay olmuyordu. Bu faaliyet, barış yoluyla değil, ancak kuvvet, yani silâh gücü ile gerçekleştirilebilmekteydi. Bu durumu Göktürk beyleri, yine kendilerinin diktikleri yazıtlarda “Devleti olanı (illi) devletsizleştirdik; kağanı olanı kağansızlaştırdık; dizliye diz çöktürdük; başlıya baş eğdirdik” şeklinde bir ifade ile ortaya koymuşlardır.

         

        Türk ordularının başkomutanı olan Türk hükümdarları, sadece Türk topluluklarını değil, başka soydan, başka dinden ve başka kültürden olan toplulukları da bir devlet çatısı altında toplamayı kendilerine gaye edinmişlerdir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, daima dünya hâkimiyeti davası gütmüşlerdir. Çünkü Türk hükümdarları, dünya hâkimiyetinin Tanrı tarafından bir görev olarak kendilerine verildiğine inanıyorlardı. Türk dilinin ve kültürünün büyük bilgini Kaşgarlı Mahmûd, gözlemlerine ve Türk kültüründeki engin bilgilerine dayanarak bu hususta şöyle demiştir: “Tanrının devlet güneşini (kut=siyasî iktidar) Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı, onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hükümdar yaptı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerinin idare dizginlerini onların eline verdi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi”. Görüldüğü gibi, Kaşgarlı Mahmûd, bu sözleri Türklerin İslâm dünyasının tek hâkimi oldukları bir dönemi göz önüne alarak söylemiştir. Fakat dünya hâkimiyeti düşüncesi, Kaşgarlı Mahmûd’un yaşadığı dönemde ortaya çıkmış bir düşünce değildir. Türklerde dünya hâkimiyeti düşüncesi ve bu düşünceye dayanan temel faaliyetler, Oğuz Kağan Destanı’nın da gösterdiği gibi Milâttan önceki çağlara kadar çok gerilere gitmektedir. Oğuz Kağan Destanı’na göre, dünya hâkimiyetini ilk gerçekleştiren Türk hükümdarı da Oğuz Kağandır. Hemen hemen her büyük Türk hükümdarı da, kendisini dünya hâkimiyeti davasının en büyük temsilcisi olarak görmüş ve daima öyle davranmıştır. Meselâ Göktürk Kağanı Tardu, 598 yılında Bizans imparatoruna yazdığı mektupta kendisini “Yedi iklimin ve yedi ırkın büyük hükümdarı”, yani dünya hükümdarı olarak tanıtmıştır[2]. Aynı şekilde Bilge Kağan da, Kaşgarlı Mahmûd’dan aşağı yukarı üç asır önce Göktürk Yazıtlarında, “Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar (bütün ülkeleri ve) onun içindeki bütün milletleri (kendime) tâbi kıldım. Bunca milleti hep düzene soktum”[3] şeklindeki sözleriyle âdeta dünya hâkimiyetini gerçekleştirmiş bir hükümdar gibi konuşmuştur.

         

        Bilge Kağan’ın ortaya koymuş olduğu düşünce ve faaliyet gayet açık olmasına rağmen, bu düşünceye ve faaliyete temel olan anlayışın biraz daha açıklanması gerekmektedir: Türkler, dünyayı dört köşe olarak görmekte ve kabul etmekteydiler. Dolayısıyla Türk kağanları için dört tarafa (tört bulung) ordu sevk edip, dört taraftaki milletleri tâbi kılmak ve onları düzene sokmak, dünya hâkimiyetini gerçekleştirme anlamına gelmekteydi.

         

        Ünlü Alman edibi Goethe bir defasında şöyle demiştir: “Her millet ve fert, çağına uygun âlet ve vasıtalara sahip olduğu ve ona uygun şekilde düşündüğü oranda çağına etki edebilir”. Büyük Fransız düşünürü André Maurios da “İnsan bütün varlığını vermedikçe, ne zafer kazanabilir ve ne de şaheser yaratabilir” demiştir. Bu sözlerin tarihî temeli şudur: Dünya tarihinde, sadece “dünya hâkimiyeti politikası” güdebilen ve kendisini böyle büyük bir davaya adayabilen milletler, devletler ve liderler büyük rol oynayabilmişlerdir. Bu politikanın temelini oluşturan fikir ve aksiyon da ancak askerî gücü artan ve büyüyen milletlerde, devletlerde ve liderlerde görülmüştür. Başka bir deyişle siyasî ve askerî bakımdan büyük bir güce ulaşmak, Türk hükümdarlarında daima kendi sınırlarının dışına taşma, yeni ülkeler fethetme ve dünya hükümdarı olma düşüncesi ve arzusu uyandırmıştır. Fakat dünya hâkimiyeti politikası ve bu politikanın vasıtaları, çağın ve zamanın şartlarına göre devamlı değişmiştir. Meselâ, İlk Çağ’dan itibaren hemen hemen Yeni Çağ’ın sonlarına kadar, kuvvetli bir kara ordusu meydana getirebilmiş ve onu çağın şartlarına uygun silâhlarla donatıp eğitebilmiş milletler, devletler ve liderler, dünya hâkimiyetinde söz sahibi olmuşlardır. Bu milletlerin başında hiç kuşkusuz Türkler gelmekteydi[4]. Nitekim Türkler, tarihin bu uzun döneminde çağın gerektirdiği vasıtalara sahip olmakla kalmamışlar, dünya tarihinde başlıca rol oynayan millet de olmuşlardır. Yakın Çağ’dan itibaren ise, kuvvetli bir deniz gücüne sahip olan milletler ve devletler, dünya hâkimiyetinde etkili rol oynayabilmişlerdir. Bu milletlerin en büyük temsilcisi de İngilizlerdi. Dünya hâkimiyeti, XX. yüzyılın başlarından itibaren de denizden havaya sıçramıştır[5]. Bu hususta üstünlüğü de Amerikalılar ele geçirmişlerdir. Günümüzde dünya hâkimiyeti havadan da uzaya çıkmıştır. Yine bu hususta da üstünlüğü hâlâ Amerikalılar ellerinde tutmaktadırlar[6]. Artık bundan böyle uzay teknolojisine sahip olan milletler ve devletler, rakiplerinin ve düşmanlarının faaliyetlerini uzaydan takip edebilmekte ve silâhlarını da buradan yönlendirebilmektedirler.

         

        Görüldüğü gibi, çağın ve zamanın şartlarına kendilerini uydurabilen, yani çağın ve zamanın şartlarına uygun vasıtalara sahip olabilen milletler ve devletler, ancak dünya hâkimiyeti politikası güdebilmişler ve bu politikalarında da büyük ölçüde başarı sağlayabilmişlerdir. Bugün, çağın gerektirdiği uzay teknolojisine sahip olamayan milletler ve devletler, dünya hâkimiyeti politikası gütmek şöyle dursun, istiklâllerini ve varlıklarını korumakta ve devam ettirmekte bile çok büyük güçlük ve sıkıntı çekmektedirler.

         

        Burada özellikle sorulması ve cevap verilmesi gereken bir soru da şudur: Milletlerin ve devletlerin dünya hâkimiyeti politikası gütmekten maksatları neydi? Bu hususta uzun uzun düşünmeye ve bir araştırma yapmaya hiç ihtiyaç yoktur. Açıkça görülmektedir ki, Türklerin bu davayı gütmekten maksatları, dünyaya hak, adâlet, düzen, güvenlik, barış, huzur ve hizmet getirmekti. Çünkü Türklerden başka hiçbir millet “veli-yi küllü müzlimîn” (bütün haksızlığa ve zulme uğrayanların babası) olmak gibi kendisini yüce bir davaya adamamıştır. İlk Müslümanlar istisna edilirse, Türklerden başka hiçbir Müslüman millet de, “ilâ-yı kelimetullâh” (Allâh adını yüceltme) davâsı gütmemiştir. Bu davanın en büyük temsilcisi Osmanlı Türkleridir. İngilizlerin dünya hâkimiyetinden güttükleri gaye ise, açıkça dünyayı sömürmekti. Bu hususta Amerikalıların da gayesi aynıdır. Buna ancak “demokrasi getirme perdesi altında yeni sömürgecilik” diyebiliriz.

         

         

        Türk Başkomutanları ve Tarihin Akışını Değiştiren Zaferler

         

        Dünya hâkimiyeti politikası hakkında yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra tekrar Türk hükümdarlarına dönüyoruz. Türk hükümdarları, başkomutan olarak, başından sonuna kadar bütün askerî faaliyetleri plânlama, yürütme ve sonuçlandırma görev ve sorumluluğunu üzerinde taşıyan en büyük yetkiliydiler. Zira Türk hükümdarları, devletin merkezinde oturan ve sadece emir veren kişi değillerdi. Onlar, her türlü askerî faaliyette ordularının başında bulunurlar, askerlerinin gayretlerini artırırlar, cesaretlerini kamçılarlar ve umutlarını daima canlı tutmaya çalışırlardı. Çarpışmalarda da, daima merkez (kalp) kuvvetlerinin başında ve en ön saflarda yer alırlardı. Verdikleri emirleri de önce bizzat kendileri icra ederlerdi. Çünkü onlar, giriştikleri her türlü mücadelede başarının her şeyden önce kendi cesaretlerine ve gösterecekleri kahramanlığa bağlı olduğunun bilincindeydiler[7]. Ünlü siyaset kitabı Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hâcibin de belirttiği gibi, Türk devletlerinin başkomutan ve komutanları cesaret ve kahramanlıkta daima ordularına örnek ve model olurlardı. Bu örnek ve modelle de, arkalarındaki birlikleri olumlu bir şekilde etkilerlerdi[8]. Ayrıca onlar, kolaycılığı ve rahatı tercih eden, hazıra konan komutan hiç değillerdi. Özellikle savaşın ve mücadelenin her türlü meşakkatini, acısını, sıkıntısını, tehlikesini ve felâketini askerleriyle birlikte paylaştıkları gibi başarısını da yine onlarla birlikte paylaşırlar veya onların kahramanlıklarına ve fedakârlıklarına atfederlerdi.

         

        Tarihin en eski dönemlerinden beri sürekli batıya akış içinde olan Türk topluluklarının kaderi, Türk başkomutanlarının savaş meydanlarında kazanacakları başarıya bağlı olmuştur. Daima görevinin ve sorumluluğunun bilincinde olan Türk başkomutanları da, tarihin akışını değiştiren ve Türklüğün kaderini tayin eden büyük zaferler kazanmışlardır. Bunların en önemlileri, hiç şüphesiz, Dandanakan (1040), Malazgirt (1071), Miryokefalon (1176), İstanbul’un fethi (1453) ve Dumlupınar (30 Ağustos Başkumandanlık, 1922) zaferleridir. Bilindiği gibi, Dandanakan zaferi, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlamış ve Türklüğün önüne İslâm dünyasının hâkimiyetini açmıştır. Malazgirt zaferi ise, Anadolu’nun fethi ve Türk vatanı haline gelmesi sonucunu doğurmuştur. Miryokefalon zaferi de, kurulan yeni vatanı (Anadolu) ve devleti (Türkiye Selçuklu Devleti) koruyarak, Türklerin bu ülkede kalıcı olmalarını sağlamıştır. Dolayısıyla bu zafer, hem Türkler hem de Bizans için bir bakıma Malazgirt zaferinin tasdiki ve tescili olmuştur. İstanbul’un fethi ile de iki parça halinde olan Türk yurdu, yani Anadolu ve Rumeli birleştirilmiş ve bir bütün haline getirilmiştir. Dumlupınar zaferi ise, istilâya ve işgale uğramış olan “Türk ata yurdu” Anadolu’yu kurtarmış ve burada yeni bir Türk devletinin (Türkiye Cumhuriyeti) kurulmasını sağlamıştır.

         

        Türk başkomutanlarının bu büyük başarılarında hiç kuşkusuz onların bazı davranışları ve yetenekleri başlıca rol oynamıştır. Meselâ Türk başkomutanları, karşılarındaki ordunun kuvvetini öğrenmeden ve ölçmeden, onu manen ve maddeten yıldırıp yıpratmadan genellikle büyük çaplı bir askerî faaliyete girişmemekteydiler. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, rakip bir güçle meydan savaşına girmeden önce, uzun bir süre bu güce karşı yıpratma ve yıldırma savaşları vermekte, keşif ve yoklama faaliyetlerinde bulunmaktaydılar: Özellikle yıpratma ve yıldırma savaşlarında, küçük akıncı birlikleri, düşmanın yığınak merkezlerine, irtibat noktalarına, ileri karakollarına, keşif kollarına, önemli yol kavşaklarına, askerî garnizonlarına, malzeme ve yiyecek depolarına yüzlerce defa sürpriz baskın[9] ve akın düzenlemekteydiler. Bu baskınlar ve akınlar, özellikle düşman takatten düşünceye kadar devam etmekteydi[10]. Bu arada rakip gücün zayıf ve kuvvetli tarafları öğrenilmekte ve ona göre önlemler alınıp uygulanmaktaydı. Meselâ Selçuklu beylerinin, 1035-1040 yılları arasında, yani Dandanakan meydan savaşına kadar Gaznelilerle olan bütün çarpışmaları, bu gücü yıpratmaya ve yıldırmaya yönelik olmuştur. Aynı şekilde Selçuklu sultanları, Selçuklu hanedan üyeleri, Selçuklu komutanları ve Türkmen beyleri de Malazgirt meydan savaşından önce Bizans’ın askerî gücünü kırmak ve maneviyâtını çökertmek için Anadolu üzerine yüzlerce defa sefer ve akın düzenlemişlerdir. Bu seferler ve akınlar sonucunda da, büyük şehirler yağmalanmış, direniş merkezleri çökertilmiş, Anadolu’yu Türklüğe açacak Ani ve Malazgirt gibi müstahkem yerler alınmış, Bizans’ın doğudaki birlikleri imha edilmiş, büyük Bizans ordusu sarsılmış ve daha da önemlisi Bizans’ın itibarı ve maneviyâtı kırılmıştır. Fakat Sultan Alp Arslan, bütün bu faaliyetleri yeterli görmemiştir. Malazgirt savaşından önce Bizans ordusunun son durumunu öğrenebilmek için 1071 yılı başlarında Selçuklu akıncı komutanlarından Afşin’i Anadolu’ya bir kere daha göndermiştir. Son derece kuvvetli ve hareketli bir akıncı birliğinin başında Anadolu’ya giren Afşin, Denizli dolaylarında geniş bir akın hareketinde bulunduktan sonra Marmara sahillerine ulaşmış ve buradan da Bizans imparatorunu kendi başkentinde (İstanbul) tehdit etmiştir. Bizans imparatoru, Afşin’in yaptığı bu yağmalı akına karşı en ufak bir müdahalede bile bulunamamıştır. Bundan sonra Azerbaycan’a dönen Afşin, Bizans’ın savaş kabiliyetinin olmadığını ve kendisini savunmaktan aciz olduğunu Sultan Alp Arslan’a bildirmek suretiyle onu cesaretlendirmiş ve teşvik etmiştir[11].

         

         

        Türk Ordularının En Önemli Özelliği: Başkomutan-Ordu Bütünleşmesi

         

        Bir başkomutanın amacına ulaşabilmek için onun her şeyden önce kendisi ile ordusunu aynı düşünce ve idealde bütünleştirmesi gerekmekteydi. Bu düşünceyle hareket eden Türk hükümdarları, harekâttan önce ordularına hitap ederek, onları, kendi amaçları ve idealleri doğrultusunda fikren hazırlamaya çalışırlardı. Bu anlayışın ve geleneğin ilk örneğini, Oğuz Kağanda görmekteyiz[12]. İyi bir başkomutan olan Sultan Alp Arslan da etkili nutuk söyleme yeteneğine fazlasıyla sahipti. O, Malazgirt savaşından az önce ordusuna şöyle hitap etmiştir: “Şehit düşersem, vurulduğum yere gömün. Geri kalanlar da oğlum Melikşâh’a tâbi olsun. Bugün burada, bir hükümdar (sultan) gibi değil, bir er gibi din ve devlet uğrunda savaşacağım. Savaştan korkanlar çekip gitmekte serbesttir. Şehit olanlar cennete girecekler, kalanlarda dünya nimetine gark olacaklar. Savaştan kaçanları ise, öteki dünyada ateş, bu dünyada da alçaklık beklemektedir”[13].

         

        Sultan Alp Arslan’ın bu kısa, fakat son derece etkili olan sözlerini bir daha gözden geçirecek olursak, bu nutukta özellikle şu noktalar dikkati çekmektedir:Görüldüğü gibi, Sultan Alp Arslan’ın nutkundaki ilk sözü, şehit olma ihtimali halinde “siyasî vasiyetnâmesi” ile ilgilidir[14]. Sultanın böyle bir vasiyette bulunmaktan maksadı, hiç şüphesiz, kendisinden sonra devletin dağılmasını ve yıkılmasını önlemekti.

         

        Sultan Alp Arslan, nutkunun ikinci cümlesinde, kendisi için iki önemli hususu ortaya koymuştur. Bunlardan biri, emrindekilerle kendisinin eşit olduğunu ilân etmiş olması; ikincisi ise, din ve devlet gibi yüce iki değer uğrunda savaşacağını belirtmesidir. Burada özellikle belirtelim ki, bu iki husus sadece Alp Arslan için değil, bütün Türk başkomutanları ve komutanları için de önemli di.

         

        Sultan Alp Arslan, “Artık burada sultan yoktur” derken, kendisini askerlerinin seviyesine indirmiş ve onlarla eşit hale getirmiştir. Ayrıca o, bu davranışıyla emrindekilere ne kadar değer ve önem verdiğini göstermiştir. Hiç kuşkusuz Alp Arslan’ın bu davranışı, Selçuklu erlerinin psikolojisini son derece olumlu etkilemiştir.

         

        Maddî güçleri ne olursa olsun, iki ordu arasında cereyan eden mücadelede sonucu belirleyen en önemli unsur, tarafların taşıdıkları gayelerin niteliğidir. Eğer verilen mücadele müspet bir sonuca ulaştırılmak isteniyorsa, her şeyden önce güdülen gayenin haklı, meşru, geçerli ve hayatî bir sebebe dayanması gerekir. Aksi takdirde olumlu bir sonuca ulaşmak mümkün olmayabilir. İşte Alp Arslan, Malazgirt savaşına dini ve devleti korumak gibi yüce bir gaye ile girmiştir. Hâlbuki Bizans İmparatoru, Büyük Selçuklu Devleti’ni yıkmak ve Türkleri geldikleri yere atmak gibi tecavüzî bir gayenin peşindeydi. Şurasını unutmamak gerekir ki, tecavüzî gaye güdenlerle dini ve devleti savunmak gibi yüce gaye güdenler hiçbir zaman aynı psikolojide olamazlar. Görüldüğü gibi, Sultan Alp Arslan bu sözüyle, kendi gayesini ordusuna aşılayarak, askerlerinin ruhunda derin bir umut ve heyecan uyandırmıştır.

         

        Sultan Alp Arslan, nutkunun üçüncü cümlesinde “Korkanlar çekip gitmekte serbesttir” derken, deyim yerindeyse, âdeta askerlerinin damarlarına basarak, onları cesaretlendirmek istemiştir. Çünkü Alp Arslan’ın anlayışına göre, ordunun birlikleri arasında zayıf iradelilere, yetersizlere, yeteneksizlere ve korkaklara asla yer olmamalıdır.

         

        Sultan Alp Arslan’ın nutkunun dördüncü cümlesi ise, mücadelenin ödülü ile ilgilidir. Alp Arslan’a göre, bu öyle bir mücadeledir ki, sonucunda kendi tarafından kaybeden hiç kimse olmayacaktır. Eğer şehit olunursa “cennet”e, hayatta kalınırsa da “dünya nimetleri”ne kavuşulacaktır. Sultan Alp Arslan’ın, daha mücadeleye girmeden böyle bir ödül göstermesi sebepsiz değildir. Çünkü bu ödüller, hem Türk gelenekleri hem de inancı için çok önemli ve değerlidir. Nitekim bu önemli ve değerli ödüller, Türk ordusunun motivasyonunu son derece artırmıştır.

         

        Sultan Alp Arslan, nutkunun son cümlesinde, savaştan korkup kaçmayı düşünenlerin başına gelebilecek felâketleri hatırlatarak, ordusunun tutumunu daha da kuvvetlendirmiştir. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, Sultan, savaştan kaçma ihtimalini düşünerek, bu yolu iki ağır ceza göstermek suretiyle kapatmak istemiştir. Bu cezalardan biri bu dünyada “zillet”, diğeri öteki dünyada “cehennem ateşi”dir. Zaten, “hastalıktan ölmeyi utanç verici sayan, savaşta ölmeyi de onur verici bulan”[15] her Türk’ün, savaştan kaçmak gibi ağır bir zilleti kolay kolay göze alması mümkün değildi.

         

        Burada şu sonuca varıyoruz: Bu nutuk, hem Sultan Alp Arslan’ın hem de Türk ordusunun inancına ve sosyal psikolojisine tamamen uygundur. Zira bu nutuktan sonra Türk ordusu birden coşmuştur. Daha doğrusu Türk ordusu savaş naralarıyla Malazgirt ovasını inletmiştir. Daha da önemlisi, ant içme anlamına gelen bu toplu onaylama, Sultan Alp Arslan’ın ordusuna olan güvenini daha da kuvvetlendirmiş ve ordusu ile başkomutanını aynı duygu ve gayede birleştirmiştir.

         

        Gerçekten de Sultan Alp Arslan’ın bu nutku az sözle çok önemli anlamlar ifade eden bir güce sahipti. Şurası bir gerçektir ki, Sultan Alp Arslan, bu duygu ve düşüncelerle dolup taşmasaydı, bu sözleri söyleyemezdi. Türk ordusu da, aynı duygu ve düşünceleri benimseyip paylaşmamış olsaydı, coşamazdı. Sultan Alp Arslan’ın anlayışına göre, ancak benzer duygu ve düşünceler taşıyanlar, aynı gayede birleşebilirler ve benzer davranışlar gösterebilirlerdi. Şüphesiz, Sultan Alp Arslan, bu nutuk vasıtasıyla kendi fikirlerini ordusuna aşılamaya ve onu kendi kutsal amaçları doğrultusunda fikren hazırlamaya çalışmış ve bu teşebbüsünde de tam başarıya ulaşmıştır[16].

         

        Türk başkomutanlarının bir diğer özellikleri şu idi: Türk başkomutanları, amaçlarına ulaşma hususunda son derece kararlı idiler. Onlar, daima ölçülü ve ılımlı, fakat sağlam ve sarsılmaz bir inançla imkânlarının sınırlarını hiç gözden kaçırmadan ısrarla hedeflerine yürürlerdi. Tehlike ve güçlükler ne kadar büyük olursa olsun yılmazlar, engeller onların cesaretini kıramazdı. Bir meseleyi çözüme kavuşturmadan başka bir meseleyi ele almazlardı. Bütün akıl ve enerjilerini ele aldığı meseleler üzerinde toplarlardı. Herhangi bir askerî faaliyette başarısızlığa uğramak, Türk başkomutanlarının gözünü asla yıldıramazdı. Onlar, bir teşebbüste başarısızlığa uğramışlarsa, bunu her şeyin sonu olarak görmezlerdi. Hiçbir şey olmamış gibi teşebbüslerine büyük bir gayretle devam ederlerdi. Tâ ki, başarıya ulaşıncaya kadar[17].. Bu hususta bir örnek vermek gerekirse, Türkiye Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı I. Kılıç Arslan, Haçlı ordularına karşı İznik, Eskişehir ve Konya Ereğlisi olmak üzere üç yerde meydan savaşı verdiyse de, bu orduları ne imha edebilmiş, ne de durdurabilmiştir (1097). Daha doğrusu Kılıç Arslan, her üç çarpışma sonucunda da Haçlı ordularının önünden çekilmek zorunda kalmıştır. Fakat amacına ulaşmak hususunda son derece kararlı bir komutan olan Kılıç Arslan, 1100 ve 1101 yıllarında arka arkaya gelen Haçlı ordularını Amasya ve Konya Ereğlisi’nde büyük ölçüde imha ederek, önceki başarısızlıklarını sildiği gibi, Anadolu’nun öyle kolayca geçilebilecek ve işgal edilebilecek bir ülke olmadığını bütün Batı dünyasına açık bir şekilde göstermiştir[18].

         

        Türk başkomutanları, kendilerine özgü savaş taktiklerini uygulamakta da son derece başarılıydılar. Onlar, taktiklerini duruma, zemine ve şartlara göre değiştirmekte ve uydurmakta fevkalâde yetenek sahibi idiler. Biraz yukarıda belirtildiği gibi, Türkiye Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı I. Kılıç Arslan, Haçlı ordularına karşı verdiği meydan savaşlarında başarı sağlayamayınca, hemen düzenli ordu savaşını bırakıp, başka bir savaş türü olan gerillâ savaşına yönelmiştir. Böylece, Kılıç Arslan, kendi savaş gücünü koruduğu gibi, Haçlılara da maddeten ve manen çok büyük zararlar verdirmiştir[19]. Zira Haçlı ordusu Filistin’e ulaştığında, bu silâhlı kuvvetin yarıdan fazlası Anadolu’da imha edilmiş bulunuyordu.

         

         

        Galip Türk Başkomutanlarının Mağlup Başkomutanlara Karşı Tutumları

         

        İyi bir başkomutanda bulunması gereken daha başka özellikler de vardır. Meselâ iyi bir başkomutan, hem komuta ettiği ordunun hem de rakip ordunun psikolojisini çok iyi bilmesi gerekir. O, ancak bu sayede neleri yapabileceğini, ne kadar ileri gidebileceğini ve nerede duracağını bilebilir[20]. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, iyi bir başkomutan, daima dikkat ve ihtiyatla hareket etmelidir. Kendisini ve ordusunu tehlikeye atmamalıdır. Gerek kendisi için gerekse rakibi için imkân dâhilinde olanlar ile imkânsız olanları iyi ayırt etmelidir. Büyük Hun hükümdarı Mete Hanın, Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Alp Arslan’ın, Türkiye Selçuklu hükümdarı Sultan II. Kılıç Arslan’ın ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu hususta gösterdikleri ölçülü davranışlar, her türlü takdirin üzerindedir:

         

         

        Tarihî kayıtlara göre, Çin imparatoru Kao, Hun Türklerini Kuzey Çin’den tamamen söküp atabilmek için M.Ö. 203 yılında atlı ve yayalardan oluşan 320 bin kişilik ordusunu harekete geçirmiştir. Mete Han, dünya strateji tarihinde görülmemiş bir taktikle bu orduyu Pe-teng yaylasında dört taraftan, yani 100 bin yağız (kara) atlı ile kuzeyden, 100 bin demir kırı (göğümsü) atlı ile doğudan, 100 bin doru (al) atlı ile güneyden ve 100 bin ak atlı ile de batıdan aynı anda kuşatmıştır. Tabiri caizse onu tam bir kapanın içine almıştır. İmparator ve komutanları, bu akıllara durgunluk veren kuşatmayı büyük bir korku ve şaşkınlık içinde seyretmekten başka bir şey yapamamışlardır. Kuşatma yedi gün sürmüştür. Bu arada Çin ordusunda ne ekmek ve ne de başka bir yiyecek kalmıştır. Başta imparator olmak üzere bütün Çin ordusunu imha edilme korkusu ve endişesi sarmıştır. Bu yüzden hiç kimse yerinden kımıldayamamıştır. Özellikle imparator, ümitsizlikten çıldıracak duruma gelmiştir. Burada açık olan bir gerçek vardı. O da Çin ordusunun bu kuşatma sonucunda tamamen imha edileceği gerçeği idi. Fakat gelişme böyle olmadı. Mete Han, kuşatmanın yedinci günü kapanın bir köşesini açarak, imparatoru ve ordusunu imha edilmekten kurtarmış ve barışa yönelmiştir[21]. Hâlbuki Mete Han, bu sırada Çin ordusunu bütünüyle imha edebilecek, imparatoru teslim alabilecek, Çin ülkesini de tamamen ele geçirebilecek durumdaydı.

         

        Büyük Türkolog Kaşgarlı Mahmûd’un dediği gibi Türk kahramanları, zekâları, cesaretleri ve maddî kuvvetleriyle “Ya yavuz düşmanı geri döndürürler, ya da ona boyun eğdirirlerdi”. Direnmedikleri müddetçe, onları imha etme ve ortadan kaldırma gibi bir yola hiçbir zaman başvurmazlardı. Görüldüğü gibi Mete Han da, her Türk kahramanı gibi rakibini ve düşmanını imha etmeyi düşünmemiştir. Rakibinin ve düşmanının manevî gücünü ve iradesini kırmak, onu barışa ve dostluğa zorlamak, Mete Han için yeterli ve önemli olmuştur.

         

        Mete’nin bu ölçülü ve erdemli davranışı, İslâmî dönem Türk başkomutanlarında da devam etmiştir: Bilindiği gibi, Malazgirt savaşından sonra Sultan Alp Arslan’ın karşısında da, ordusu ve teşkilâtı tamamen çökertilmiş, başkomutanı tutsak alınmış bir Bizans Devleti bulunmaktaydı. Bu durumda Alp Arslan’ın Anadolu’yu ele geçirmesi ve Bizans Devletini yıkması, hiç şüphesiz pek kolay bir iş olurdu. Fakat o, mütevazılıktan ayrılmamış, tutsak aldığı Bizans imparatoru Romanos Diogenes ile bir barış antlaşması yaparak, onu sadece vassal (tâbi) bir hükümdar haline getirmekle yetinmiştir. Ayrıca, imparatorun ne şerefine ve ne de hayatına dokunmuştur. Onu, bir süre değerli bir misafir gibi ağırlamıştır. Savaş meydanından ayrılmadan önce de özgürlüğünü geri vererek onu serbest bırakmıştır. Bu ölçülü ve erdemli davranış karşısında imparator da Sultan Alp Arslan’ın huzurundan minnet ve şükran duyguları altında ezilerek ayrılmıştır. Burada hemen belirtelim ki, Sultan Alp Arslan’ın bu yüksek insanî davranışının bir benzerini ve örneğini, başka milletten başkomutanlar arasında aramak ve bulmak mümkün değildir. Bu davranış, sadece Türk başkomutanlarına özgü bir davranış gibi gözükmektedir. Sultan Alp Arslan bu davranışıyla bütün dünyaya örnek olma onurunu kazanmıştır.

         

        Fransız bilim adamı Claude Cahen’in de belirttiği gibi, “Sultan II. Kılıç Arslan’ın Miryokefalon’dan sonraki ölçülülüğü ise, en az Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’ten sonraki ölçülülüğü kadar hayranlık uyandıracak nitelikteydi”[22]: Sultan II. Kılıç Arslan da, Miryokefalon savaşında (1176) Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğratıp, geriye kalan kısmını da tamamen kuşatmış olduğu halde, bu orduyu imha etmemiş, tıpkı Mete Han ve Sultan Alp Arslan gibi barışa yönelmiştir[23]. Hâlbuki o da, tıpkı Sultan Alp Arslan gibi, o zaman Bizans ordusunu tamamen imha edebilecek ve Bizans İmparatorluğunu da yıkabilecek bir durumda idi.

         

         

        Türk orduları başkomutanı Mustafa Kemal Paşanın Dumlupınar zaferi de (30 Ağustos 1922 zaferi), her başkomutanın başını döndürecek ve ayaklarını yerden kesecek nitelikte parlak bir zaferdi. Üstelik, tıpkı Malazgirt savaşında olduğu gibi çarpışma sırasında Yunan orduları başkomutanı Trikopis ve kurmay heyeti de teslim alınmıştı. Mustafa Kemal de, tıpkı Mete Han, Tuğrul Bey[24], Sultan Alp Arslan, Sultan II. Kılıç Arslan ve Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un yaptığı gibi[25] büyük zaferden sonra barışa yönelmiş, tutsaklarını da bir süre kıymetli bir misafir gibi ağırlayıp ülkelerine iade etmiştir.

         

        Türk başkomutanlarının büyük zaferlerden sonra barışa yönelmelerinin sebebi, Türk insanlık anlayışı, daha doğrusu Türk karakteri ile ilgilidir: Batılı insan rakibini yenmişse veya zayıf görmüşse, ona hiçbir hayat hakkı tanımaz; üstelik onu daha da ezer. Hâlbuki yenilmiş düşmanı daha fazla ezmek, Türklerin egemenlik (hükümranlık) ve insanlık anlayışı ile bağdaşmaz. Türk insanı, ancak rakibi güçlü olursa veya saldırırsa, onunla savaşır. Rakibi yenilmişse, zayıf duruma düşmüşse, pes etmiş veya aman dilemişse, onu ezmek şöyle dursun, himaye eder; ona merhamet ve şefkat gösterir. Türk insanının bu karakter özelliğine dair Mete Han, Sultan Alp Arslan, Sultan II. Kılıç Arslan ve Gazi Mustafa Kemal örneğinden başka ikinci Haçlı seferi sırasında (1148) yaşanmış ve dünya tarihinde başka bir benzeri gösterilemeyen güzel bir örnek daha bulunmaktadır: Selçuklu ordusu, Fransız Haçlı ordusunu, Denizli’den itibaren vurduğu darbelerle yıprata yıprata Antalya’ya kadar takip etmiştir. Burada son darbeyi vurmak üzere harekete geçtiğinde korkunç bir manzara ile karşılaşmıştır: Haçlı askerleri, artık savaşamayacak kadar aç, hasta, yorgun, bitkin ve perişan bir vaziyetteydi. Haçlı ordusunun bu durumunu gören Türkler, merhamete gelerek, çarpışmaya birden son verdiler. Onlar bununla da kalmadılar; açları doyurdular; hastaları tedavi ettirdiler. Onlara para dağıtarak, insanî görevlerini yerine getirdiler[26]. Bu durumdan son derece etkilenmiş olan üç bin Fransız genci, Rumların tecavüzünden kaçarak, Selçukluların himayesine sığındı ve hepsi birden Müslüman oldu. Sefere kralın papazı olarak katılmış olan Odo de Deuil, bu duruma âdeta isyan etmiştir. O, Türklerin bu yüksek insanî erdemleri karşısında duyduğu manevî ezikliği eserinde şu acı sözlerle dile getirmiştir: “Ey hainlikten daha zalim olan merhamet! Müslümanlar, Hristiyanlara ekmek vererek, onlardan dinlerini satın aldılar. Bununla birlikte Türkler, onları Müslüman yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadılar”[27]. Bu sözler, hiç şüphesiz zayıfı ve muhtacı koruyan, merhamet ve şefkat duygusu çok yüksek olan Türk insanındaki karakter ve ruh yapısının en güzel tasviridir.

         

        Türk fetih anlayışına göre, kuşatılan şehirlerin ve kalelerin halkına teslim olma çağrısında bulunmak, Türk başkomutanlarının hiçbir zaman ihmal etmedikleri bir davranış idi. Kuşatılanlar, bu öneriyi kabul etsinler veya etmesinler, fetihten sonra hayatları bağışlanır, malları ellerinden alınmaz, şehirlerinde kalmalarına veya istedikleri yerlere gitmelerine izin verilir, kültürlerine ve inançlarına dokunulmazdı. Onlara asla esir ve köle muamelesi yapılmazdı. Hürriyetleri ve faaliyetleri kısıtlanmazdı. Kendileri ve malları, zimmet altına alınmış gibi korunurdu. Şehirde, sadece fethin sembolü olarak bir kilise camiye çevrilirdi. Teslim olma şartları arasında ise, din değiştirme, yani İslâm dinini kabul etme gibi bir hüküm hiçbir zaman yer almazdı. Bu sadece Türklere özgü bir davranış idi. Başka milletlerde bu davranışın bir benzerini görmek ve aramak boşunadır.

         

        Görüldüğü gibi, Türk hükümdarları, genellikle barışsever başkomutanlar idiler. Daha doğrusu onlar, barışı onurla koruyabildikleri müddetçe, savaştan daima kaçınmışlardır. Başka bir deyişle onlar, siyaset yoluyla elde edebilecekleri başarı için hiçbir zaman kuvvet yoluna başvurmamışlardır. Fakat, devletin ve milletin varlığı ve istiklâli tehlikeye düştüğü, milletin ve devletin çıkarları söz konusu olduğu zaman da savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Kazandıkları büyük zaferlerden sonra da mütevazı ve ölçülü olmaktan ayrılmamışlar, daima barışa yönelmişlerdir. Savaştan önce kendi idareleri ile rakip idareler arasında olan düşmanlığı dostluğa, rekabeti de ustalıkla işbirliğine ve iyi ilişkilere çevirmeyi başarmışlardır.

         

         

        Türk Başkomutanlarının Sivil Halka Karşı Tutumları

         

        Türk başkomutanları, gerek savaştan önce, gerek savaş sırasında, gerekse savaştan sonra daima sivil halkı koruyucu bir tutum içinde olmuşlardır. Hatta onlar, halkın malını ve canını korumak için hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. İşte bu hususta somut bir örnek: Selçuklu beyleri Tuğrul ve Çağrı kardeşler, Gaznelilere karşı kazandıkları Serahs savaşından sonra ordularıyla Nişâbûr şehrine girmişlerdi (1038). Çağrı Bey, kılıçlarının hakkı olarak şehri yağmalatmak istedi. Devlet adamlığı anlayışı ve sorumluluğu ile hareket eden Tuğrul Bey, kardeşinin bu davranışına şiddetle karşı koydu ise de, onu ikna edemedi. Bu defa Tuğrul Bey, bıçağını çekip, kardeşine “Nişâbûr’u yağma edersen, kendimi öldürürüm” dedi[28]. Bunun üzerine Çağrı Bey kararından vazgeçti ve böylece Nişâbûr şehri yağma edilmekten kurtulmuş oldu.

         

        Tuğrul Bey, Büyük Selçuklu Devleti’ni kurduktan sonra da bu tutumunu ve anlayışını devam ettirmiştir. Tuğrul Bey’in özellikle Dandanakan zaferinden sonra devlet başkanı olarak aldığı ilk karar, onun halkı koruyucu tutumu ile ilgilidir. Bu karara göre, Tuğrul Bey, savaşlar yüzünden çok büyük darlık ve sıkıntı içine düşmüş olan Horasan halkını bir yıl vergiden muaf tutmuştur[29]. Vergisini ödeyemeyecek durumda olan halk, Tuğrul Bey’in bu kararından dolayı son derece memnun kalmıştır.

         

        Tuğrul Bey’in Isfahan’ı düşürdükten sonra şehre ve şehir halkına karşı tutumu ise, daha büyük takdire lâyıktır: Tuğrul Bey, 1050 yılında bir sene gibi uzun bir süre Isfahan’ı kuşatmıştı. Bu arada yiyeceğini ve yakıtını temin edememiş olan Isfahan halkı, çok büyük bir sıkıntıya düşmüştü. Halk, açlıktan âdeta kırılacak duruma gelmişti. Tuğrul Bey, şehri teslim aldıktan sonra halkı rahatlatacak ve onu eski mutlu günlerine döndürecek bazı önlemler aldı. Bunların başında iktisadî önlemler gelmekteydi. O, Horasan halkına yaptığı gibi, kendisini toparlayabilmesi ve tekrar üretici olabilmesi için Isfahan halkını üç yıl gibi uzun bir süre vergiden muaf tuttu. Daha da önemlisi o, bir defada 500 bin dinar gibi büyük bir para harcayarak, Isfahan’ı yüksek hükümet binaları, evler, köşkler, mescitler ve zaviyelerle donatarak, şehri yeniden imar etti. Tuğrul Bey’in bütün bu imar faaliyetleri, şehrin çehresini birden değiştirmiştir. Isfahan’ın düşürülmesinden iki yıl sonra bir ticaret kervanı ile şehre uğrayan ve şehrin eski halini bilen Bâtınî propagandacısı Nâsır-ı Hüsrev, inanç farklılığından dolayı Selçuklu iktidarına ve düzenine karşı düşmanca duygular içinde olmasına rağmen, gördüğü manzara karşısında Tuğrul Bey’i takdir etmekten kendisini alamamıştır. Gerçekten de Nâsır-ı Hüsrev ile Isfahan’a giren 1500 kişilik kervan, şehrin büyüklüğü içinde âdeta kaybolup gitmiştir. Şehirde ne yiyecek ne yem ve ne de yer sıkıntısı çekilmiştir[30]. Burada şu hükme varmak mümkündür: İslâm dünyasında yerli halk, Selçuklu devrinde olduğu kadar hiçbir devirde böylesine büyük muafiyetlere ve koruyuculuğa mahzar olmamıştır. Bu durum, Türklerin taşıdıkları inancın, güttükleri siyasetin ve kültürlerinin doğal bir sonucu idi.

         

        Sivil halkı, savaşın kırımından (katliam), yıkımından (tahribat) ve yağmasından koruma anlayışı, sadece Tuğrul Bey’e mahsus bir anlayış değildi. Bu hususta Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman-şâh, daha dikkatli ve etkili bir davranış ortaya koymuştur. O, Antakya’yı kuşatmadan önce ordusuna “halkın malına ve canına dokunulmayacak, evlerine girilmeyecek” şeklinde kesin ve sert bir emir vermiş ve bu emrini de tam bir disiplin ve kontrol altında uygulatmıştır (1086). Antakya halkı da daha önce görmediği ve alışmadığı bu erdemli davranış karşısında çok etkilenmiş, Süleyman-şâh’a ve idaresine sevgi ve samimiyetle bağlanmıştır[31]. Hâlbuki Batı dünyası, I. Haçlı seferi sırasında (1098) Türklerin elinden aldıkları Antakya’da kimseye ne merhamet etmiş ve ne de yaptığı katliamda sivil-asker ayrımı yapmıştır. Sadece Müslüman halk değil, şehrin yerli halkından çok miktarda Hristiyan ve Yahudi de aynı vahşetin kurbanı olmuştur. Haçlılar, yerli halkın elinde neyi varsa hepsini almıştır. Halkı da tamamen kılıçtan geçirmiştir. Daha önce canlı, parlak, hayat dolu olan şehirden geriye, tam bir harabe kalmıştır[32]. Burada, Süleyman-şâh’ın Antakya’yı fethederken yerli halka göstermiş olduğu davranış ile Haçlı liderlerinin aynı şehri alırlarken Müslümanlara, Yahudilere ve kendi dindaşları olan Hristiyanlara göstermiş oldukları davranış karşılaştırılacak olunursa, Türk karakter ve ruh yapısının ne kadar yüce değerlere sahip olduğu kendiliğinden anlaşılmış olur.

         

        Türk başkomutanlarının savaştan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra sivil halkı koruma ve savaşın yaralarını sarma faaliyetleri, birkaç nadir örnekle sınırlı değildir. Onlar, her türlü şart altında bu erdemli davranışlarını göstermişler ve göstermeye devam etmişlerdir. Hiçbir zaman da kızgınlıklarını ve öfkelerini masum halka yöneltmemişlerdir. İşte Türkiye Selçuklu devrinde yaşanan bir olay, bize, bu durumu açıkça göstermektedir: Bizans imparatorları, zaman zaman devlet adamı sorumluluğu ile hareket etmemekteydiler. Onların bu tür hareketlerinden biri de, Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev zamanında (1192-1196) görülmüştür: Zamanın Bizans imparatoru, devletlerarası hukuka aykırı olarak, Konya’dan İstanbul’a mal götüren Müslüman tüccarları tutuklatıp, mallarına el koymak suretiyle Selçuklu ticaretine ağır bir darbe vurmuştu. Keyhüsrev de, Eyyûbî hükümdarı tarafından Bizans İmparatoruna gönderilen hediyelere, ulaklar Selçuklu ülkesinden geçerken el koyup, Bizans’a misillemede bulunmuştu. Onun bundan amacı, tutuklanan tüccarların serbest bırakılmasını, mallarının da geri verilmesini ve kapatılmış olan ticaret yollarının açılmasını sağlamaktı. Fakat imparator, Keyhüsrev ile anlaşmaya yanaşmadı. Bunun üzerine Keyhüsrev, ordusu ile Batı Anadolu’ya girdi; Menderes havzası boyunca geniş bir akın hareketinde bulundu; çok miktarda esir ve ganimetle geri döndü.

         

        Gıyâseddîn Keyhüsrev’in asıl bundan sonraki davranışı daha önemlidir: Keyhüsrev, imparatora duyduğu kızgınlığın siyasetini etkilemesine izin vermedi. Bizans ülkesinden toplayıp getirdiği köylüleri beşer bin kişilik gruplara ayırarak, her bir grubu Akşehir ve çevresindeki köylere yerleştirdi. Hiç birine esir ve köle muamelesi yapmadı. Özgürlüklerini kısıtlamadı. Aksine her aileye konut, arazi, tarım âleti ve tohumluk buğday dağıttı. Kendilerini toparlayabilmeleri ve tekrar üretici olabilmeleri için de bu çiftçileri beş yıl vergiden muaf tuttu[33]. Hâlbuki zamanın anlayışı, bu esirlere, ya kurtuluş akçesi karşılığında özgürlüklerinin geri verilmesini ya da hepsinin esir pazarlarında satılmasını gerektirmekteydi. Görüldüğü gibi Keyhüsrev, bunlardan hiçbirini yapmamıştır.

         

        Bundan sonraki gelişme ise şöyle olmuştur: Gıyâseddîn Keyhüsrev’in çok miktarda esir ve ganimetle sonuçlanan bu geniş akın hareketi, Bizans imparatorunun gözünü korkutmuştur. İmparator, hemen Keyhüsrev ile bir barış antlaşması yapmak zorunda kalmıştır. Keyhüsrev de, antlaşmadan sonra Akşehir ve çevresine yerleştirmiş olduğu âilelerin eski yurtlarına dönmelerine izin vermiştir. Fakat, bunlardan hiçbiri memleketine geri dönmediği gibi, onlara sağlanan imkânları duyan yerli halktan daha birçok âile kendiliğinde Selçuklu ülkesine göç etmiştir. Çünkü yerli halk, kendilerini ağır vergiler altında ezen ve karın tokluğuna çalıştıran Bizans yönetiminden hiç memnun değildi. Buna karşılık Selçuklu yönetimi, kendilerine karşılıksız olarak konut, arazi, tarım âleti ve tohumluk buğday vermiştir. Üstelik uzun bir süre kendilerini vergiden de muaf tutmuştur. Hâlbuki yerli halk, Bizans idaresinden böylesine bir himaye ve ilgi hiçbir zaman görmemiştir.

         

         

        Bedeli Ağır Olan Zaaflar

         

        Türk başkomutanlarının tarih boyunca hiç mi hataları ve kusurları olmamıştır? Elbette olmuştur. Hatta onlar, şahsî hata ve kusurlarının bedelini çok ağır bir şekilde ödemişlerdir. Bu hususta birkaç örnek vermek, gelecekteki hatalardan kaçınmak bakımından hiç de faydasız olmayacaktır: Türk ordularının başkomutanları savaşın her türlü sıkıntı ve meşakkatini ordularıyla paylaşmış olduklarını daha önce belirtmiştik. Fakat nadir de olsa bazı başkomutanların bu anlayışa aykırı hareket ettikleri de görülmüştür. Meselâ Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev, Kösedağ savaşında (1243) ordusuna kötü bir örnek ve rehber olmuştur. O, bu savaşta tehlikeyi ordusu ile paylaşacağı yerde kaçmayı tercih etm