Cumhuriyet Döneminde Kışladan İlk Çıkış - 27 Mayıs’ın Anatomisi

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285



                    Mayıs ayının demokrasi tarihimizde özel bir yeri vardır. 14 Mayıs 1950’de Türk ve İslâm dünyasında bir “ilk” gerçekleşti; yapılan seçimler sonucu iktidar el değiştirdi. Aradan on yıl geçtikten sonra halkın oylarıyla iktidara gelen ve sonraki iki seçimi de kazanan Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960’da yapılan askerî darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı.

         

         

                    14 Mayıs seçimleri siyasî sonuçları açısından olduğu kadar, sosyal ve toplumsal anlamları, sebep ve sonuçları bakımından da tarihî bir dönüm noktasıdır. Bu tarihe kadar varlığı hukuken kabul edilen, ama siyasetin öznesi olmasına imkân verilmeyen vatandaş, varlığını ilk defa ortaya koymuş, kullandığı oylarla iktidarı belirlemiştir.

         

         

                    Türkiye’de Demokrat Parti’den önce 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1931’de Serbest Cumhuriyet Fırkası ile çok partili döneme geçiş denemeleri yapılmışsa da başarı sağlanamamıştır. Bunlardan ilki, çoğu mebus sıfatına sahip bulunan millî mücadelenin önde gelen komutanlarıyla yöneticileri tarafından kurulmuştur. Ancak birkaç ay sonra Şeyh Sait ayaklanması sırasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun baskısı altında nizamnamesinde irticaya destek anlamına gelen bir maddenin yer aldığı gerekçesiyle kapatıldı.

         

         

                    SCF ise 1931’in Ağustos ayında Atatürk’ün isteği üzerine onun yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey tarafından kuruldu. Kurucu heyetteki isimleri bizzat Atatürk belirledi. Kuruluşundan bir ay kadar sonra yapılan genel seçimlerde, halkın bu yeni partiye gösterdiği rağbet, hükümeti ürküttü; devamı durumunda CHP’nin iktidarda kalamayacağı görüldüğünden feshine karar verildi; Fethi Bey kararı uyguladı.

         

         

                    İkinci Dünya Savaşı sona ererken, Türkiye yol ayrımına gelmişti. Sovyetler Birliği’nin ülkemize yönelik baskısı gün geçtikçe artıyordu. Stalin aramızdaki güvenlik ve işbirliği anlaşmasını yenilemeye yanaşmadığı gibi, toprak taleplerini dillendiriyor, Montrö Antlaşması’nın gözden geçirilmesini, kendilerine imtiyaz verilmesini istiyordu. Çar Petro’dan beri Rusya’nın boğazlara egemen olarak sıcak denizlere açılma politikası Sovyetler Birliği tarafından da benimsenmiş görünüyordu.

         

         

                    Savaş süresince tarafsızlığını koruyan, savaşa katılmamız yönündeki baskılara direnen Türkiye, San Francisco’da düzenlenen toplantıya katılabilmek için 23 Şubat 1945’de Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti ve Birleşmiş Milletler Beyannamesi’ni imzaladı. Böylelikle San Francisco’da düzenlenen toplantıya davet edildik ve oluşmakta olan iki kutuplu yeni dünya sisteminde demokratik ülkeler safında yer almış olduk. Ancak bu pozisyonun geliştirilmesi ve Sovyetler Birliği’nin resmiyete dönüştürdüğü taleplerine karşı ABD’nin desteğini sağlayabilmemiz için daha ileri adımların atılması gerekiyordu. Diğer yandan savaşa girmemiş olmamıza rağmen olumsuz şartlardan fazlasıyla etkilenmiştik. Yıllarca bir milyon insan silah altında tutulmuş, gereken harcamaların yapılabilmesi için 1939’daki millî savunma bütçesi yüzde 300 artırılmıştı. Çığ gibi büyüyen ihtiyaçlara kaynak sağlamak üzere Yol Vergisi, Tarım Ürünleri Vergisi ile çok tartışılan Varlık Vergisi gibi vergiler konmuş, ödeyemeyenler yol yapımında çalışmaya sevk edilmişlerdi. Üretim düşmüş, yoksulluk daha da artmıştı. Başta verem ve sıtma olmak üzere, salgın hastalıklar ülkeyi kasıp kavuruyordu. Buna karşılık halkın çoğunluğu çok zor şartlarda hayatını sürdürmeye çalışırken, partililerle bürokratlara özel imkânlar sunuluyor, kaynaklar öncelikli olarak bu kesimlere tahsis ediliyor, bu ayrımcılık toplumdaki memnuniyetsizliği öfkeye dönüştürüyordu.

         

         

                    Dalga dalga yayılan huzursuzluğun polis ve jandarma baskısıyla daha uzun süre sürdürülmesi mümkün değildi. Tek partili, otoriter ve tahakkümcü Millî Şeflik yönteminde ısrar etmek gerginliği tırmandırır, karmaşa doğurabilirdi. İsmet İnönü o günün ortamıyla ilgili şunları söylüyor: “1940-46’da demokratik rejimi getirmeseydik, asıl kanlı ihtilal o zaman olacaktı ve o zaman bugünkü pek kıymetli Atatürkçüler ağızlarına geleni söyleyip, memleketi bir büyük harp badiresinden selamete çıkarmış olan idareye karşı memleketi ayaklanmaya, isyana teşvik ediyorlardı.”[1]

         

         

                    Cumhurbaşkanı İnönü 19 Mayıs 1945’de Gençlik ve Spor Bayramı töreninde yaptığı konuşmada “memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensiplerine daha geniş ölçüde yer verilecektir” sözleri demokratik idareye geçileceğinin ilk işaretiydi.

         

         

        18 Temmuz 1945’de Nuri Demirağ’ın başkanlığında “Millî Kalkınma Partisi” kuruldu, ancak gelişme istidadı gösteremedi ve sönük kaldı. Oysa ondan altı ay kadar sonra, 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti, tam tersine ilk günden itibaren büyük bir toplumsal destek buldu; yurdun hemen her yerinde teşkilatlandı.

         

         

                    Partinin kurucuları kısa bir süre önce CHP’den ihraç edilen  Celal Bayar, Adnan Menderes, Prof. Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’dı. Parti programı liberal esaslara göre hazırlanmıştı. Birinci maddesinde “Demokrat Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasinin geniş ve ileri bir anlayışla yer edinmesi ve siyasetin demokratik bir görüş ve zihniyetle yürütülmesine hizmet maksadıyla” kurulduğu belirtiliyor ve özel teşebbüse önem verileceği açıklanıyordu.

         

         

                    DP kuruluşundan itibaren 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar CHP iktidarına karşı çetin bir mücadele verdi. Siyasî partilerin izin verilmekle beraber, seçim kanunu ve mevzuat, iktidardaki CHP’ye çok geniş imkânlar veriyordu. Nitekim DP’nin kurulmasından sonra teşkilatlarını tamamlamasına zaman bırakılmadan, haziran ayında seçimlere gidildi. “Açık oy, gizli tasnif” tarzına göre yapılan oy sayımlarında geniş yolsuzluklar yaşandı. 1946 seçimleri siyasî tarihimizde “şaibeli” olarak tanımlandı. Büyük tartışmalar arasında CHP’nin 397, DP’nin 62 milletvekilliği kazandığı açıklandı.

         

         

                    DP, mevcut seçim kanunu değiştirilmedikçe genel seçimler dahil hiçbir seçime katılmamayı kararlaştırdı ve dört yıl boyunca bu kararını uyguladı. Bu tutumuyla bir taraftan gerekli düzenlemeleri yapmak üzere iktidar üzerinde baskı oluştururken, diğer taraftan gücünü ortaya koymamak suretiyle CHP’nin ürkmemesini, muhtemel bir seçim kaybını engellemek maksadıyla antidemokratik girişimler yapmasını önlemiş oldu.

         

         

                    Seçimler arifesinde, 16 Şubat 1950’de yeni Seçim Kanunu TBMM’den geçti. Yeni Kanun’da DP’nin istekleri doğrultusunda “gizli oy, açık tasnif” tarzı benimseniyor, seçim kurullarına hakimlerin başkanlık etmesi yani “adlî  teminat” kabul ediliyordu. CHP’nin isteği üzerine çoğunluk sistemi benimsenmişti.

         

         

                    İsmet İnönü ve CHP seçim sonuçları hakkında çok iyimser görünüyorlardı. Partinin önde gelen yöneticilerinden Faik Ahmet Barutçu anılarında şunları yazıyor: “Ankara’ya gelirken yol üstünde illerde valiler ile parti yöneticileriyle, milletvekili adaylarıyla ve parti müfettişleriyle konuştum. Hepsi sonuçtan güven duyuyordu, yüzde 60 oranının altına inenini görmedim. Yalnız Yozgat valisi İ. Sabri Çağlayangil “Köylü herkese vaat ediyor. Bakalım hangi yana söylediklerini tutacaklar, hangi yanı aldatacaklar.”[2]

         

         

         

                    Çevrenin Merkeze Mesajı: Yeter Söz Milletindir!

         

         

                    14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlere yüzde 89.3 gibi çok yüksek bir katılım oldu. Oysa 1949 yılında muhalefetin katılmadığı ara seçimlere halk ilgisiz kalmış, İstanbul’da katılım yüzde 19.25’de kalırken, diğer bölgelerde yüzde 50’nin üzerine çıkamamıştı. Yüksek katılımın yanı sıra, seçimler sakin bir ortamda olaysız cereyan etti. Türk halkı iradesini vakarla ve olgunlukla ortaya koyarak, tam manasıyla “demokratik bir devrim”i  gerçekleştirmiş oldu.

         

         

                    DP’yi iktidara taşıyan en önemli faktör iktidarı elinde bulunduran seçkinci “merkez”e karşı köylü ve kasaba ağırlıklı “çevre”nin tepkileridir. CHP’nin temel ilkelerinden biri “halkçılık” olmasına rağmen, içerisini dolduramamış, halka yukarıdan bakmış, değerlerine yabancı kalmış, onu otokratik yöntemlerle modernleşme adına belirlediği bir yaşayış tarzına taşımaya, dönüştürmeye çalışmıştır. DP ise sosyolojik dinamiklerin biçimlendirdiği bir halk hareketi olarak doğdu. Pragmatist bir yaklaşımla iktidara gelmesi durumunda daha adil, daha özgür bir yönetim sunacağını, refahı artıracağını, bürokratik baskıları ortadan kaldıracağını vaat etti. CHP iktidarının dayanağı olan askerî-sivil bürokrasi ile aydınlar bu yeni siyasî hareketi iktidara gelinceye kadar anlamlandırmakta zorlandılar. DP’nin liberal ve demokratik söylemleri bu çevrelerde genellikle sempatiyle karşılanıyor, kabul görüyordu. Ancak DP’yi coşkuyla destekleyen ve on yıl süresince bunu sürdüren esas unsurlar toplumun orta ve alt grupları, köylüler ve eşraftı.

         

         

                    Büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına rağmen sonuçları parti içerisinde ve çevresinde belki de en sakin karşılayan İnönü oldu. Seçim gecesi bazı komutanların kendisine gelerek iktidarı bırakmamasını, bunun için destek vereceklerini söyledikleri rivayet edilmiştir. Ancak şimdiye kadar bunun doğruluğunu gösteren somut bir belge ortaya konulmamıştır. Buna mukabil 1946-50 arasında Silahlı Kuvvetler içerisinde çok yaygın olmamakla beraber bir karmaşanın yaşandığı ve bazı tertipler hazırlandığı biliniyor. Çoğu Albay ve daha alt rütbedeki bazı subaylar, yeni bir l946 seçimleri rezaleti yaşanmasından endişe ediyorlardı. Albay Seyfi Kurtbek’nin başında olduğu grubun DP Genel Başkanı Celal Bayar’la görüştüğü, hukuku çiğnemesi durumunda iktidara karşı tepki göstermeye hazır olduklarını ilettikleri birçok kaynak tarafından doğrulanmıştır. Seçimlerde isimleri bu hareketlerin içerisinde geçen General Fahri Belen’le Albay Seyfi Kurtbek’in DP listesinden önce milletvekili sonra Bakan olmaları rastlantı sayılamaz.

         

         

         

                    DP İktidarının Altın Çağı: 1950 – 1954

         

         

                    Adnan Menderes’in başkanlığında kurulan hükümetin ilk önemli icraatlarından biri Silahlı Kuvvetler’le ilgiliydi. 6 Haziran 1950’de Genel Kurmay Başkanı değiştirildi; İsmet İnönü’nün sınıf arkadaşı olan Org. Abdurrahman Nafiz Gürman’ın yerine Org. Nuri Yamut getirildi. Komuta kademelerinde de önemli değişiklikler yapıldı. Böylelikle yeni iktidar, bazı komutanların İnönü’yle yakın temas halinde olduklarına ilişkin rivayetlere karşı önlem alıyor, gücün ve yetkinin kendisinde olduğunu göstermiş oluyordu.

         

         

                    DP’nin ilk dört yıllık iktidarı döneminde çok önemli iç ve dış gelişmeler yaşandı. Hükümet Birleşmiş Milletler’in yardım çağrısı üzerine 18 Temmuz 1950’de Kore’ye bir tugay gücünde askerî birlik gönderilmesine karar verdi. Bu kararın ardından 01 Ağustos’ta NATO’ya üyelik başvurusu yapıldı. ABD’nin desteğiyle Ottowa’da yapılan NATO toplantısında 20 Eylül 1951’de Yunanistan ile birlikte Türkiye’nin üyeliği oy birliğiyle kabul edildi.

         

         

                    2 Mayıs 1954’de yapılan genel seçimlerde şartlar DP açısından son derece elverişliydi. Ekonomik ve sosyal alanlarda yapılan atılımlarla refahın hissedilir derecede artmış olması sandıklara da yansıdı. Halk iktidarı belirleme imkanına sahip olmaktan duyduğu memnuniyeti yüzde 89.3 gibi çok yüksek oranda katılımla ortaya koydu. İki parti arasındaki oy farkı 600 bin olmasına rağmen, yürürlükteki çoğunluk sistemi nedeniyle DP 501, CHP 31 milletvekili çıkardı.

         

         

                    DP iktidarının “altın çağı” olarak adlandırılabilecek bu yıllar, aynı zamanda ilk ihtilal hazırlıklarının da başladığı bir dönemdir. Seçmenin DP’yi tercih etmesini muhalefet lideri İnönü “iğfal ve kandırılma” olarak nitelendiriyor, sivil ve asker aydınların önemli bir bölümü bu görüşü paylaşıyordu. Meselelere kendi inandığı ve benimsediği değerler açısından bakmayı alışkanlık edinen bu kesimlerin nazarında iktidar irticaya taviz veriyor, rejimin temellerini sarsıyor, yanlış politikalarla ülkeyi felakete sürüklüyordu. Doğruyu bilen, gerçekleri gören ilerici ve yurtseverlerin bu gidişe dur demeleri, ülkenin cahil ve bilgisiz halkın yanlış tercihi sonucunda iktidara gelen yönetimden bir an önce kurtarılması için harekete geçmesi gerekiyordu.

         

         

         

                    Biz Biliriz Biz Biliriz!

         

         

                    27 Mayıs’ta yapılan askerî müdahalenin başlıca mimarlarından Kurmay Albay Dündar Seyhan, bu olaydaki yerini ve rolünü anlattığı “Gölgedeki Adam” isimli kitabında şunları yazıyor.  “…1954 sonbaharının bir Pazar gecesinde uçaksavar okulunun nöbetçi amiri idim. Okulda her nöbetçi kalışımda, Kabibay evi okul lojmanlarında olduğu için akşam yemeğini benimle birlikte yerdi. Sohbet eder, dertleşir, geç vakitlere kadar otururduk.

         

         

                    O akşam yemeğinde beraberce sucuklu yumurta yerken, bir taraftan da her zaman ki gibi, memleketin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çarelerini konuşuyorduk.

         

         

                    …O gece ilk defa Kabibay’la ihtilâl konuştuk. İkimizde akıbetimizi biliyorduk fakat Türkiye için yapacağımız başka hiçbir şey kalmamıştı. Dedim ki: Boşuna çene yürütüyoruz. Türkiye ancak aksiyon ile kurtulur. Bu aksiyonu gösterebilecek yaratılışta insanlar olduğumuzu zannediyorum. Bunun için gizli cemiyet lazımdır. Bir gizli cemiyet en az iki kişiden kurulur. Neden seninle bu cemiyeti teşkil eden iki kişi olmuyoruz.

         

         

                    Kabibay ayağa kalktı… Elimi tuttu, birbirimize sarılarak öpüştük… Orhan Kabibay ile o gece sabahı etmişizdir. İhtilâle karar veren nihayet iki Topçu Yüzbaşısıydı.

         

         

                    Örgütlenip ihtilal yaparak yönetimi değiştirmek isteyen, bu amaçla ilk cuntayı oluşturan bu “kesin inançlı” genç subaylar, tıpkı kısa süre sonra aynı doğrultuda çalışmalar başlatacak olan diğer silah arkadaşları gibi doğruyu sadece kendilerinin bildiğinden, her şeyi görüp anladıklarından kuşku duymuyorlardı: “Biz biliyorduk ki; Türkiye, 1954’de de yarı feodalite bir hayat yaşamaktadır. Derebeyi sisteminin kökü kazınmalıdır.

         

         

                    Biz biliyorduk ki; Türkiye siyasi bir keşmekeş içerisindedir, bu kargaşalığı yaratan politikacıların kılavuzluğu artık sona ermelidir.

         

         

                    Biz biliyorduk ki; Atatürk inkılaplarına rağmen, Türkiye elân Ortaçağ karanlığındadır. Türkiye’nin elinden tutulmalı ve muassır medeniyet seviyesine çıkılmalıdır.

         

         

                    Ve biliyorduk ki; Türkiye’yi içerisinde bulunduğu çıkmazdan köhnemiş bir eski kadro kurtaramaz. Artık Türkiye’ye Atatürk’ün projektör kafasının ışığını almış, Türkiye’yi tanıyan ve Batı görgülü yepyeni bir ekip lazımdır” [3]

         

         

        Oysa rakamlar farklı bir tablonun varlığını ortaya koyuyordu. Türkiye’de 14 Mayıs’tan sonra köklü bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanıyor, bu durum doğrudan toplumun günlük yaşamına yansıyordu.

         

         

         

                    Türkiye Kabuğunu Kırıyor

         

         

                    Halkın çoğunluğunu DP iktidarına büyük bir coşkuyla verdiği desteğin nedeni buydu: “Siyaset ilk defa halka götürülmüştü. Devlet-halk ilişkileri yukarıdan aşağıya inen direktifler, emirler yerine aşağıdan yukarıya ulaştırılan istekler, dilekler şeklinde yürümeye başlamıştır.  İdare, zabıta ve jandarmanın özellikle köylerdeki ağırlığı, baskısı ve kanun dışı şiddet hareketleri birden silinmiştir. Köy kendi içinden lider, söz sahipleri yaratmıştır. Böylece halk, kendini bir nevi siyasî insan olarak hissetmiştir…. Hülasa ülkede halka ve halkın ağırlığına doğru bir siyasî eğilim meydana gelmiştir bu da, halk içinde eğitim ilerledikçe ve okur yazarların sayısı arttıkça Batı anlamında halkçı ve demokrasiye doğru bir yönelimi elbette getirecektir.”[4]

         

         

                    14 Mayıs’tan sonra başlatılan ekonomik atılımlarda, alt yapı yatırımlarında hükümetin uyguladığı liberal politikaların yanı sıra, uluslararası güç dengelerinin ve “soğuk savaş” dönemi olarak adlandırılan iki kutuplu dünya sisteminin önemli payı vardır. Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarından tedirgin olan ABD ve Batı, coğrafyamızın jeostratejik önemini görmüşler, Türkiye’yi yanlarına almaya karar vermişlerdi. 1951’de NATO’ya girmemiz bir yandan Sovyet tehlikesine karşı  bir güvenlik şemsiyesi oluştururken, Silahlı Kuvvetlerimizin ihtiyaçlarının karşılanmasının, modern bir ordu haline gelmesinin lojistik desteğini sağlamıştır.

         

         

                    Savaştan sonra Truman Doktrini ve Marshal Planı  çerçevesinde verilen ekonomik yardımların, özellikle kırsal alanlarda makine, teçhizat, tohumluk ve benzeri tarımsal desteklerde yararı olmuştur. Hava şartlarının da elverişli gitmesi sonucu 1953-1954’de Türkiye dünyanın sayılı hububat üreticisi ülkelerinden biri konumuna gelmiştir.

         

         

                    DP iktidarı alt yapı yatırımlarına ve karayolu ulaşımına büyük önem verdi. 1950’ye kadar yüksek yükleme ve boşaltma kapasitesine sahip modern limanlardan, barajlardan, santrallerden mahrum bulunan, elektrik üretimi son derece düşük düzeyde olan Türkiye, on yıl zarfında büyük atılımlar yaptı. 1950’de devlet bütçesinden yatırımlara sadece 260 milyon TL ayrılabilmiş iken, 1960’da bu miktar 2 milyar 260 milyon TL’yeçıkmıştır. Ayrıca bu dönemde  özel kesim yatırımlarıyla İktisadi Devlet Teşekküllerinin yatırımlarında da büyük artışlar olmuştur.

         

         

                    Yatırım hacmindeki bu artışlar doğal olarak millî gelire doğrudan yansıdı. Gayrî Safî Millî Hasıla 1950 yılında 10 milyon TL iken 1960’da beş misli artarak 50 milyar TL’yeyaklaşmıştır.

         

         

                    1950-1960 yılları arasında Cumhuriyet döneminin en yüksek nüfus artışının gerçekleşmiş olmasına rağmen, fert başına düşen millî gelirin düşmek bir yana, artmış olması ekonomik bir başarıdır. Bunun sonucu köylünün refahı artmış, ürünü para etmiş, yüzü gülmüştür. Kırsalda şehre doğru başlayan akış, şehir nüfuslarını hızla artırmış, iş alanlarının genişlemesiyle  şehirleşme hızlanmıştır.

         

         

                    Bu hareketli dönemde muhalefet tıpkı cuntacı örgütler gibi olaylara dürbünün tersinden bakıyor, durumun ümitsiz olduğunu ilân ediyor, uygulanan politikaları şiddetle eleştiriyordu.

         

         

         

                    Yabancı Sermaye Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1954 ilkbaharında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü iktidarı yabancılara satmakla suçluyordu. Çimento fabrikaları israf sayılıyor, şeker fabrikalarının yapıldığı alanlarda pancar yetiştirilemeyeceği iddia ediliyor, dolayısıyla bu fabrikaların atıl kalacağı söyleniyordu. Barajlar ve elektrik santralleri de bu eleştirilerden nasibini alıyor, muhalefet sözcüleri üretilecek elektriğin kullanım alanının bulunamayacağını ve önemli bölümünün toprağa verileceğini iddia ediyorlardı. Bu görüşün sözcülüğünü yapan ve CHP’nin enerji uzmanı olarak tanınan bir politikacının ileriki yıllarda, 12 Mart döneminde, Nihat Erim kabinesinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yapılmış olması ilginç bir tercihtir.

         

         

                    Menderes’in doğrudan şahsi çabalarıyla İstanbul ve Ankara’da o tarihe kadar görülmeyen geniş imar hamleleri gerçekleştirildi. İstanbul’da açılan Vatan ve Millet caddeleri, sahil yolu şehre adeta nefes aldırdı. Ankara’da Ulus Meydanı ve çevresi Cumhuriyetin başkentine yakışmayan mezbelelik görünümünden kurtarıldı. Başbakan  büyük heyecan duyduğu bu imar çalışmalarını bizzat yönetmiş, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çalışma alanlarını dolaşmayı adet edinmişti.

         

         

         

                    Ekonominin Kurallarına Uyulmayınca

         

         

                    Bütün bu alt yapı ve imar harcamaları için geniş kaynaklar gerekiyordu. Oysa bütçe imkanları sınırlıydı. Mevcut kaynaklar 50-54 arasındaki ilk dönemde harcandıktan sonra, ekonomik sıkıntılar hızla tırmanmaya başladı. Bu arada Kore Savaşı’nın sağladığı elverişli konjonktürün etkisi kayboluyor, iklim şartlarının tersine dönmesiyle tarımsal üretim düşüyor, ihracat ciddi şekilde tıkanıyordu. 53’te 1 milyar 110 milyon olan ihracat, 58’de 628 milyon TL ye düşmüştü. Rezervlerin tükenmesi sonucu ithalata kısıtlamalar getiriliyor, Millî Korunma Kanunu gibi zecri önlemler alınıyordu. Ancak sosyo ekonomik yapı hızlı bir değişim sürecine girmiş, insanlar teşebbüs kavramının anlamını keşfetmiş, yeni iş alanları aramaya yönelmişlerdi. Yükselen talep kapasitesini karşılayacak üretim ve ithalat olmayınca, enflasyon hızlanmaya başladı. Yasal önlemlere rağmen ithal malları sıkıntısının sonucu karaborsa ve kuyruklar oluştu. 1955’den itibaren dış borçlar arttı, ödeme güçlükleri başladı, enflasyon giderek yükseldi.

         

         

                    DP iktidarının bu sıkışık döneminde ABD Türkiye’ye yardıma yanaşmadı. 280 milyon dolarlık acil borç talebimizi geri çevirdi. Bu durumda devalüasyon yapmaktan başka çare kalmamıştı. Hükümet 1 Ağustos 1958’de radikal tedbirlere yöneldi. Türk parasının değeri düşürüldü, dolar 9 Türk Lirasına yükseldi; ana mallara zam yapıldı, ithal kotaları sistemine geçildi ve dış borçlar konsolide edildi.

         

         

                    Alınan bu köklü tedbirler kısa zamanda etkili oldu. Ekonomi tekrar rayına oturmaya başladı. Dolayısıyla mal sıkıntıları azaldı ve kuyruklar son buldu.

         

         

         

         

                    DP İktidarı Muhalefetin Gerilim Stratejisini Algılayamadı

 

 

                    Ekonomiyi rayına oturtmaya yönelik çabalarda olumlu sonuçlar alınırken, iç politikada 55’den sonra başlayan karmaşa anormal şekilde yoğunlaştı. İktidar – muhalefet ilişkileri gerginlik sınırını aştı ve husumete dönüştü. 1957 seçimleri siyasî ve toplumsal bölünmeyi daha da hızlandırdı. DP’den ayrılıp Hürriyet Partisini kuran Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş ve Turan Güneş gibi isimlere bir süre sonra DP kurucularından Prof.Fuat Köprülü de katıldı. Partiden kopan bu grup CHP ile önce seçim işbirliği yolunu denedi. Ancak mevzuat engeli buna imkân vermeyince DP’den ayrılanlar hesaplaşmalarını 57 seçimlerinden sonra doğrudan CHP saflarında sürdürmeyi tercih ettiler.

         

         

                    Menderes-Bayar yönetimindeki DP iktidarı, bir yandan muhalefetle, diğer yandan parti içinde ortaya çıkan problemlerle uğraşıyor, öte yandan ekonomik zorlukların etkisi altında bunalıyordu. Bu ortam başta Menderes olmak üzere, DP yöneticilerinin sinirlerini olumsuz etkiledi. Siyasî tansiyonun yükselmesinin tümüyle kendi aleyhlerine olacağını, CHP’nin strateji olarak ortamın gerilmesini özellikle istediğini fark edemediler. Bu psikolojinin sonucu başta basınla ilgili yasalar olmak üzere demokratik düzenin işlemesini önemli ölçüde engelleyen birçok yasa arka arkaya yürürlüğe girdi.

         

         

                    Bunların uygulamaya konulmasıyla birlikte iktidar-basın ilişkileri olağanüstü gerginleşti, sertleşti. Birçok gazeteci haber ve yazılarından ötürü cezaevine girdi. Bazı günler sakıncalı sayılan haberlerin gazeteden çıkarılması sonucu fiili sansür anlamına gelecek tarzda sütunların boş bırakıldığı görüldü.

         

         

                    Türkiye’nin çok partili siyasî hayata geçmesi, iktidarın serbest seçimlerle ve halkın iradesiyle belirlenmesi demokratik düzen adına kuşkusuz çok önemli bir gelişmeydi. Ancak toplum hayatında, siyasî ve sosyal alanlarda demokrasi kültürü yeterli derecede yerleşmemişti. Tek partili dönemden ani bir kararla demokratik hayata geçiş tercihi yapılırken bu ortamın gereği olan tecrübe ve birikim yeterli olmadığından iktidar karşılaşılan problemlere çözüm bulmakta zorlanıyordu.

         

         

         

                    İhtilal Kazanı Kaynatılıyor

         

         

                    Bu ortam cuntacıları etkiliyor, görüşlerinin haklılığının teyidi şeklinde değerlendiriliyor ve bir an önce harekete geçme eğilimlerini güçlendiriyordu. Seçimleri beklemeyi riskli sayıyorlar, DP’nin kazanması durumunda “bir dört yıl için aynı iktidarın devam etmesi düşüncesi bile sinirlerini rendeliyordu”[5]

         

         

                    Ancak bir problemleri vardı, yönetime el koyduktan sonra ne yapacaklar, ülkeyi hangi kadroyla ve programla yöneteceklerdi.  Bu sorunun cevabını bulmaları zor olmadı. Kısa bir tartışmadan sonra “memleketi idarede ve iktidarda tecrübeli bir  teşkilat olan Halk Partisi ile iş ortaklığı etmek”[6] formülünde birleşildi.

         

         

                    Faik Ahmet Barutçu aracılığıyla ilişki kurdukları İsmet Paşa müdahale yapılmamasını, CHP’nin seçimi mutlaka kazanacağını söyleyerek talebi reddetti. Fakat seçim sonuçları bu tahmini doğrulamadı. DP oy oranının ve milletvekili adedinin azalmasına rağmen 419 milletvekili çıkararak iktidarını sürdürürken CHP 173 milletvekili elde etti.

         

         

                    Seçimlerden hemen sonra yaşanan iki olay, silahlı kuvvetler içerisindeki ihtilal örgütlenmelerini bir anda deşifre olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Cuntanın önemli isimleri Kur. Alb. Faruk Güventürk, Milli Savunma Bakanı Şem’i Ergin ile  özel bir görüşme yapar. Fevri ve aceleci bir yapıya sahip olan Güventürk, kendini kontrol edemez; ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili görüşlerini anlatırken, problemlerden çıkabilmek için girişim başlattıklarını, bir lidere ihtiyaçları olduğunu söyler ve Bakan’a başlarına geçmeyi teklif eder.

         

         

                    Şem’i Ergin basit bir kasaba avukatı olduğunu, bu işin çapını aşacağını söyleyerek teklifi geri çevirir. Böylece iktidarın Milli Savunma Bakanı, hükümeti devirmeyi amaçlayan girişimden haberdar edilmesine rağmen akıl almaz bir  tercihle, herhangi bir işlem yapmak yahut duyurmak ihtiyacı duymadan görevini sürdürür.

         

         

                    Aynı yılın aralık ayında İstanbul’da bir başka önemli olay daha yaşanır. İhtilal örgütüne katılma teklifi yapılan Kur. Binb. Samet Kuşçu, DP milletvekili Cevdet Perin aracılığıyla hükümeti durumdan haberdar eder. Emniyet devreye girer, teklif sahibi Kur. Alb. İlhami Barut’u konuşturmak üzere Kuşçu’nun evinde tertibat alınır. Ancak Alb. Barut tuzağı sezinler, tam tersi ifadelerle Kuşçu’yu müşkül durumda bırakır. Üstünkörü yürütülen tahkikat sonucu inandırıcı belge bulmak bir yana, bulunmamasını sağlayacak mizansen ayarlanır. Kuşçu’nun yanı sıra  9 subayın sanık olarak yer aldıkları mahkemenin başkanlığını, Cemal Tural yapar. Tural Paşa doğrudan örgüte mensup olmamakla beraber sempatizan konumundadır. Sonuçta çizilen senaryo çerçevesinde 9 subay beraat eder ve görevlerine dönerler. Muhbir Bnb. Samet Kuşçu yalancı konumuna girer, mahkum olur ve parlak bir geleceğe aday olduğu silahlı kuvvetlerden tard edilir. “Eğer iktidar biraz daha akıllı, bu işe memur ettiği insanlar biraz daha becerikli olsalar, tutuklamalar birbirini kovalar ve büyük olaylar olabilirdi”[7]

         

         

                    Ardarda atlatılan tehlikeler örgütlenme çalışmalarını bir süre frenler. Ancak iktidar-muhalefet ilişkilerindeki gerilim bütün şiddetiyle devam eder. CHP’nin basın nezdindeki gücü ve hükümet aleyhtarı propaganda kampanyaları DP iktidarını yeni tedbirlere yöneltir. Muhalefetin “güçbirliği” adıyla oluşturduğu ittifaka karşı, Vatan Cephesi adıyla parti çalışmaları paralelinde yeni bir örgütlenme girişimi başlatılır. Her gün radyoların haber bültenlerinde Vatan Cephesi’ne katıldıkları belirtilen isimler listeler halinde yayımlanmaya başlar. Bu sırada Bağdat’ta patlayan askerî ihtilalde, kraliyet ailesiyle birlikte Nuri Sait Paşa hayatlarını kaybederler. Bu olay hükümetin darbe korkusunu artırsa da, somut sonuçlara ulaşılabilecek kapsamlı bir soruşturma yapma yoluna gidilmez.

         

         

         

            Menderes Eller Üzerinde

         

         

                    Bu sıralarda devam eden Kıbrıs ile ilgili görüşmelerde çok önemli bir merhaleye ulaşılır. Bugün bile Türkiye’nin bu konudaki en büyük dayanağı ve Cumhuriyet döneminin başlıca diplomatik başarılarından biri olan Zürih Antlaşması 11 Şubat 1959’da Türk ve Yunan tarafları arasında ön mutabakat anlamında imzalanır. Bir hafta sonra Londra’da esas antlaşma imzalanacaktır. Bu amaçla Başbakan Adnan Menderes’in başkanlığında Türk heyetini Londra’ya götüren uçak, elverişsiz hava şartları nedeniyle inişe hazırlanırken yere çarpar; bir bölümü parçalanır ve yanar. Menderes kurtulanlar arasındadır. Kazanın çapı düşünüldüğünde hayatta kalmış olması adeta mucizedir. Başbakan 28 Şubatta İstanbul üzerinden trenle Ankara’ya gelir. İstasyon ve çevresinde eşi görülmemiş bir halk kitlesi Menderes’i sevgiyle, coşkuyla karşılar. Bu tezahürat sırasında insanlar bindiği otomobili neredeyse havaya kaldıracak derecede Adnan Menderes’e yoğun sevgi gösterileri yaparlar. Karşılayıcılar arasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’de vardır. Ancak bu insani yaklaşım bile iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesini temin edemez. Nitekim aradan bir ay bile geçmeden bu ilişkilerin yeni ve nihai sayfası açılır.

         

         

                    Yasal olarak 1961’de yapılması gereken seçimler yaklaşmaktadır. Bu seçimlere her iki taraf “kader anı” olarak bakmaktadır. CHP yönetimi bir seçim yenilgisine daha tahammüllerinin olmayacağını bilmektedirler. Mutlaka kazanmak kararlılığıyla kapsamlı bir çalışma programı hazırlanır. Genel Merkezden başlayarak, partinin bütün kademelerini içine alan disiplinli, sistemli ve yoğun propaganda ağırlıklı bir faaliyet başlatılır. 9 subay olayında tutuklanıp beraat eden ve emekliliğini isteyen Alb. Cemal Yıldırım, Genel Merkezde kendisine tahsis edilen özel bir odada, “harekât”ın başına getirilir.

         

         

         

            İsmet Paşa’nın “Bahar Taarruzu” ve Kara Propaganda

 

         

                    İlk olarak Menderes’in uçak kazasıyla yükselen itibarını olumsuz etkilemek, partililerin morallerini yükseltmek amacıyla  “Bahar Taarruzu” adı verilen bir programın uygulamasına geçilir. İsmet Paşa’nın 1922 Eylül’ünde Yunan Başkomutanı Trikopis’i teslim aldığı Uşak, bu faaliyete anlamlı bir başlangıç yeri olarak seçilir. Genel Başkan İnönü çok geniş bir heyet ve kalabalık gazeteciler ordusuyla Uşak’a geldiğinde, DP’lilerin tepkisiyle karşılaşır. Bu tarz ziyaret ve toplantılarda olay çıkması propaganda tekniği bakımından CHP’nin işine gelmektedir. Böylece gazetelere yazılacak haber çıkıyor, yapılan konuşmaların bütün yurtta duyulması sağlanmış oluyordu.

         

         

                    Bütün bu beklentiler Uşak’ta fazlasıyla gerçekleşti. Heyet Uşak’tan trenle ayrılırken, pencereden bir gazetecinin, bilahare itiraf ettiği gibi, yaptığı müstehcen el hareketine tepki gösteren DP taraftarlarının attığı taş İnönü’nün alnına değdi ve kanattı. Böylelikle halkın zihninde Batı Cephesi Komutanı imajını uyandırmak isteyen muhalefetin stratejisi amacına ulaşmış oldu.

         

         

                    Olaylar bundan sonraki aylarda da aynı doğrultuda devam etti. İsmet İnönü’nün gittiği Kayseri Yeşilhisar’da, Topkapı’da benzer çatışmalar yaşandı. Sonuçta 1960 yılına ülke genelinde hissedilen kutuplaşma ve çatışma ortamıyla girilirken, DP iktidarı durumu doğru değerlendirme becerisini gösteremedi. Üstelik 1960’ın Nisan ayında TBMM’de  “Tahkikat Komisyonu” adıyla özel bir soruşturma süreci başlatmak suretiyle tarihi bir hata yaptı ve bir bakıma sonunu hazırlamış oldu.

         

         

                    Hükümet Türkiye genelinde yaşanan ortamın giderek şiddetlenen sosyal ve siyasal gerginliğin muhalefetin tanzimiyle oluştuğunu, bunun siyasi bir tertip olduğunu düşündüğünden durumu doğrudan yasama organı kanalıyla denetim altına almaya, Anayasa ve İç Tüzük’teki imkânlar çerçevesinde bir Tahkikat Komisyonu kurmaya karar verdi. CHP örgütü bu sırada bütünüyle ayaktaydı. İktidarla basın arasında silahlı olmayan bir savaş durumu yaşanıyordu. Türkiye genelinde sürdürülen fısıltı kampanyasıyla hükümetle ilgili inanılmaz iddialar ortaya atılıyor, Menderes-Bayar ikilisinin Türkiye’yi sattığı, F. R. Zorlu’nun uluslararası komisyoncu olduğu, iktidar ve çevresinin yolsuzluk ve hırsızlığı organize şekilde yürüttüğüne ilişkin söylentiler yayılıyordu. Silahlı Kuvvetler içerisinde ise Menderes’in “ben orduyu Yedek Subaylarla da idare ederim” dediği, paltosunu generallere tutturduğu ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bütün bu söylentilerin aslı astarı olmayan, propaganda amacıyla üretilen iddialar olduğu daha sonra ortaya çıksa bile, maksat sağlanıyor, iktidara karşı kuşkular artıyor, sivil ve asker aydınlar arasında derin bir güvensizlik ortamı yaygınlaşıyordu.

         

         

         

            Askerî Darbeye Koşar Adım

 

 

                    18 Nisan 1960’da DP grubunda yapılan görüşmelerde, muhalefetin öncülük ettiği öne sürülen gayri meşru faaliyetleri belirlemek ve hazırlanan komploları aydınlatmak amacıyla, “Tahkikat Komisyonu” kurulması kararlaştırıldı. TBMM’ne sunulan önergenin gerekçesinde şu ifadelere yer veriliyordu : “… Yurtta gerçek bir hürriyet düzeninin kurulması, huzur ve sükunun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphesine, tereddüdüne, endişesine, korkusuna ve güvensizliğine en küçük bir imkan bırakmayacak, salim, temiz ve dürüst şartlar içerisinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hadiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgasını önleyecek çareler bulunması buna bağlı görülmektedir.”

         

         

                    Daha sonra maddeler halinde CHP’nin yaptığı öne sürülen yasadışı, yıkıcı hazırlık ve girişim iddiaları sıralandıktan sonra, Komisyona  Meclis İçtüzüğüne dayalı geniş yetkiler verilmesi, soruşturmanın selameti açısından Türkiye’de her türlü siyasi faaliyetin yasaklanması dahil tedbir ve kararlar alabilmesi ve bu çalışmaların üç ay içerisinde tamamlanmasının karara bağlanması isteniyordu.

         

         

                    Önergenin Mecliste müzakeresi sırasında ipler tam olarak koptu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 27 Mayıs’a giden sürecin işaretlerini açıkça ortaya koydu: “…Bu yetkileri istemek hukuk ilkelerine aykırıdır. Baskı idaresine millet bütün namuslu teşkilatıyla, bütün sade vatandaşlarıyla direnecektir. Bu tercih ve bu tedbiri alanlar başarılı olamayacaktır. … Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur… Eğer insan hakları yaşatılmaz, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Biz böyle bir ihtilâl içerisinde bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda bizimle ilgisi olmayanlar tarafından yapılacaktır…. Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz; çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren kâbus hayatı yaşarlar. Onlar başarılı oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredemedikleri için çıkış imkânı bulamazlar. Bulabilenler tarihte nadirdir.”

         

         

                    İnönü bu tarihten itibaren Türkiye’de yaşanacak olayları işaret ediyor ve hatta nasıl sonuçlanacağının tarifini veriyordu. Paşa’nın Silahlı Kuvvetler içindeki hazırlıklardan haberdar olmadığı düşünülemez. Ancak iktidarın silah zoruyla devrilmesinin çok sakıncalı ve riskli olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden 1957’de iletilen teklifi geri çevirmişti. İktidarın meşru zeminde cereyan eden mücadele yoluyla değiştirilmesinden yanaydı. Bunu sağlamak için parti olarak kapsamlı bir kampanya yürütülmesine, iktidara karşı basının, üniversite mensuplarının, gençliğin, meslek kuruluşlarının içinde yer alacağı geniş bir cephe oluşturulmasına çabalamıştı. Her türlü imkânı seferber ederek ülkenin 1960 ın ortası gelmeden seçime gitmesini istiyordu. Oysa iktidar seçimlerin normal zamanında yapılmasından yanaydı. Tahkikat Komisyonunun kurulmasıyla başlayan dönemde CHP Genel Başkanı’nın çevresinden gelen telkinlerin, üniversitelerde yaşanan olayların etkisine girdiği, demokratik mücadele yöntemiyle sonuç almaktan ümidini kestiği, duyumlarını aldığı müdahale hazırlıklarının sonucunu beklemeye başladığı anlaşılıyor.

         

         

                    27 ve 28 Nisan’da İstanbul’da başlayan ve hemen Ankara’ya sıçrayan olaylarda polis ve gençler arasında yaşanan şiddete kan bulaştı. İki öğrenci öldü, bir çokları yaralandı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylar takip eden günlerde Ankara’da Kızılay’da bulvarın bir kaç yüz metrelik belirli bir alanında sistemli bir şekilde sürdürüldü. Bu gösteriler doğal olarak Cumhuriyet Halk Partililerin kontrolünde yapılıyordu. İsmet Paşa’nın haber verdiği tepki ve direnişin ana merkezleri olan İstanbul ve Ankara’da sıkı yönetimin ilan edilmiş olması hiç bir şeyi değiştirmedi. Subaylar, öğrencileri haklı bulduklarından önlemler konusunda fazla bir çaba göstermiyorlardı.

         

         

                    Bu arada fısıltı yoluyla yapılan propagandalar çok yoğun şekilde sürdürülüyordu. Yüzlerce öğrencinin katledildiği, cesetlerinin kıyma makinelerinde doğranıp atıldığı, iktidarın yandaşlarını silahlandırarak başta CHP yöneticileri olmak üzere muhaliflerin evlerinde katliam yapmaya hazırlandığı, Harp Okulu öğrencilerinin bir bahaneyle erken tatile çıkartılıp yolda tümüyle öldürülecekleri yaygın bir söylenti halinde ağızdan ağıza dolaşıyordu. Her şey sis perdesinin arkasında kaldığından insanlar bu iddiaların doğruluğuna inanabiliyorlardı. O kadar ki 27 Mayıs’tan sonra askerî yönetim Et-Balık Kurumu’nda, Konya Yolu’nda olduğundan şüphe etmediği cesetleri aramış, Devlet Başkanı Gürsel bu tarz iddiaların doğruluğundan kuşku duyulmamasını resmen söylerken, Muhafız Alayı Komutanı ve MGK üyesi Albay Osman Köksal’ı “Osman yalan söylemez” cümlesiyle şahit yapmıştı. Ancak bütün bu iddiaların Göbbels’in tekniğine taş çıkartacak bir propaganda yöntemi ve malzemesi olduğunun kısa zamanda anlaşılmış olması bile yanılmış olduklarını itiraf etmelerine yeterli olmadı.

         

         

                    İktidar tehlikenin varlığını yakından hissediyor, büyük tedirginlik duyuyor, bir çok ihbarlar alıyor ancak bir askerî müdahaleye ihtimal vermiyordu. Orduda  yaygın bir huzursuzluk olsa bile, üst düzeydeki komutanların bağlılığından emindi. Bayar’la Menderes, başta Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, Sıkıyönetim Komutanları Özdilek ve Argüç, Muhafız Alayı Komutanı Köksal, Harp Okulu Komutanı Ulay olmak üzere tanıyıp bildikleri subaylar kanalıyla komite kademesinin ve kritik birliklerin kontrolleri altında olduğunu sanıyor, endişe duyacakları bir problem yaşanmayacağına inanıyorlardı.

         

         

                    Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel’in, görevinden izinli olarak ayrılırken Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e sunduğu mektup, Bakan ile Menderes arasında sır olarak saklanıyor, Bayar’a ve hükümet üyelerine duyurulmuyordu. Oysa Gürsel mektubunda ilginç öneriler yapıyor, bütün kötülüklerin Bayar’dan kaynaklandığını ileri sürüyor, onun derhal değiştirilip yerine Menderes’in geçmesi halinde ortamın düzeleceğini söylüyordu.

         

         

                    Bu mektup saklı tutulduğu gibi 21 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencilerinin Kızılay’da yaptıkları yürüyüşün anlamı da doğru algılanmadı.

         

         

                    DP grubunda bazı milletvekilleri durumun ciddiyetinin farkındaydılar, endişeliydiler. Ortamı normalleştirmek, gerilimi düşürmek amacıyla teklifler yapıyorlar, görüşler öne sürüyorlardı. Başbakan Menderes bunları dikkatle dinliyor, gerekirse istifa etmesi dahil yeni düzenlemelere hazır olduğunu söylüyor ancak somut bir adım atmaya cesaret edemiyordu. Çünkü Cumhurbaşkanı Bayar, “kritik durumdayız, bu devrede hükümet değişikliğine gitmek içeride ve dışarıda fena tesir yapar” diyerek bu yöndeki girişimleri frenliyordu.

         

         

                    Menderes 26 Mayıs’ta sinirli ve gergin gittiği Eskişehir’de Tahkikat Komisyonu’nun görevini tamamladığını, sonbaharda seçim yapılacağını açıkladı; ancak artık çok geçti. Askerî müdahalenin çarkları çoktan dönmeye başlamıştı. 27 Mayıs sabaha karşı Ankara’da harekete geçirilen birkaç birlik ile Harp Okulu Öğrenci Alayı belirlenen stratejik yerleri süratle kontrol altına aldı.  İstanbul’da da buna paralel operasyonlar yapıldı. Gün ışırken Ankara ve İstanbul Radyolarından okunan ihtilal bildirileri on yıllık DP iktidarının devrildiğini, silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu, Türkiye’ye ve dünyaya ilân ediyordu.

         

         

                    Cemal Gürsel’e harekât İzmir’deki evinde 27 Mayıs sabahı duyuruldu. Buraya emekli olma kararıyla gelmiş olan Gürsel, Millî Birlik Komitesi adı verilen ihtilal yönetiminin başına geçmek üzere, özel bir uçakla Ankara’ya getirildi.

         

         

         

            Ulema Darbeyi Yönlendiriyor

         

         

                    MBK yönetime el koymuş, ancak nasıl bir yol izleyeceğini belirlememişti. Bu hususta üniversite hocalarına çok güveniyorlardı. Yıllardır sürüp gelen rejim tartışmaları ve son gelişmeler bağlamında, demokratik hak ve özgürlükleri güvenceye alacak sağlıklı bir anayasanın yapılması için hocaların gerekli hazırlıkları bulunduğundan emindiler. Bu güven içinde Ankara’ya çağırdıkları profesörlerle yani  Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ragıp Sarıca gibi çok değer verdikleri “ulema” ve “uzman”larla toplantılar yapıldı.

         

         

                    Şöhretli isimlerden oluşan ve askerler nezdinde  bilirkişi konumunda bulunan alimler heyeti devrilen iktidar mensuplarının mutlaka Türk Ceza Kanunu’nun 146-1.maddesi uyarınca yargılanmalarının gerektiğini öncelikle tavsiye etti. Çünkü, hocalara göre iktidar Anayasa’yı çiğnemiş, suç işlemişti. Bu kapsamda yargılanmamaları durumunda, ihtilali yapanlar Anayasa’yı ihlal etmiş olacaklar ve suçlu duruma düşeceklerdi.

                      

         

                    Oysa MBK içindeki hakim eğilim, farklıydı. DP’nin önde gelen ve olayların sorumlusu sayılan belirli sayıdaki yöneticilerini yurt dışına çıkarmak, kalanlarla ilgili yasal bir işlem başlatmamak ve hayatı bir an önce normalleştirmek istiyorlardı. Üniversite hocalarının tavsiye olmanın ötesinde ileriye dönük bir nevi tehdit taşıyan telkinleri sonucu, “topyekün suçlu” sayılan DP’lileri yargılamak üzere “Yüksek Adalet Divanı” adı verilen özel bir mahkeme ile ön soruşturma yapmak, belgeler toplamak, ifadeler almak, mahkemeye sunulacak hazırlık dosyalarını hazırlamak amacıyla “Yüksek Soruşturma Kurulu” kuruldu.

         

         

         

            Millî Birlik Komitesine İç Darbe

 

         

                    Bu sırada komite içinde nasıl hareket edeceklerine ilişkin tartışmalar çıkıyor, iç huzursuzluk artıyordu. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü DP iktidarının devrilmesiyle hareketin amacına ulaştığına inanıyor ve yönetimin bir an önce sivillere devredilmesini istiyordu. Devrilen iktidar mensupları için başlatılan yargı süreci kendi yönünde sürdürülürken, siyasî hayat normalleştirilmeli, seçimlere gidilmeliydi. CHP Genel Merkezi ile 27 Mayıs’tan önce de yakın temas halinde oldukları bir süre sonra açığa çıkacak olan MBK’nın bazı üyeleri, yapılan tartışmaları, ileriye dönük kararları, tasarımları İsmet Paşa’ya anı anına aktarıyorlar, onun komite içinde sözcülüğünü yapıyorlardı. Orgeneral Gürsel İnönü ile Haziran ayında yaptığı görüşmeyi arkadaşlarına anlatırken şöyle diyordu: “İhtiyar lider, gerdeğe girmeye hazırlanan bir delikanlı kadar iktidar için arzulu ve telaşlı görünüyor.”

         

         

                    Aynı görüşmeden İsmet Paşa’nın izlenimi farklıydı: “Bunlar kolay kolay seçim yapmaya niyetli değiller.  Çetin bir mücadeleye hazırlanmalıyız.” İsmet Paşa’nın “çetin mücadele”ye karar verdiğinde nasıl sonuç aldığı 27 Mayıs sabahı görülmüştü. Benzer bir süreç MBK için de yaşandı. CHP yönetimiyle yakın ilişki içerisinde olan bir kısım komite üyeleri, 13 Kasım’da “iç darbe” yaptılar. MBK’nın yönetimi CHP’ye teslim etmesine rıza göstermeyen taraflı ve ayrımcı uygulamaların toplumsal barışı engellediğini, partizanlıktan kaçınılmasını isteyen 14 üyesi bir gece oper