Türk Yurdu’ndaki Dil Yazıları-1 (1911-1918)

Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282



        Türk Yurdu dergisinde, ilk sayısından itibaren genel olarak Türkçenin bütün lehçeleriyle özel olarak da Türkiye Türkçesiyle ilgilenilmiş, bu konuda yazılar yayımlanmış; böylece Türk Yurdu’nu çıkarmaya karar veren Türk Yurdu Cemiyetinin aşağıdaki yayın esaslarına uyulmuştur:

         

        1. Risale, Türk ırkının mümkün olduğu kadar ekseriyeti tarafından okunup anlanarak istifade olunacak bir tarzda yazılacaktır. Binaenaleyh dili sade olacaktır; kavmin ekseriyetine faideli mevzular intihap olunacaktır; çetin mevzular bile kolay ifade olunmaya çalışılacaktır. Mamafih efkâr-ı münevvere ashabının zevki, nef’i gözden kaçırılmayacaktır. 2. Risale, umum Türklerce makbul olabilecek bir ideal ibdaına çalışacaktır. (…) 4. Türklerin birbirleriyle tanışmaları için Türk dünyasının her tarafında olup geçen ve hassaten kardeşler arasında sevinç veya kederi mucip olacak olan vak'alar ile Türk dünyasının ötesinde berisinde tekevvün eden fikir cereyanları kayd olunacak ve Türk ırkının muhtelif kavmiyetlerinde doğan edebiyatı ırkın bütün efradına bildirmek için çalışacaktır.[1]

         

        Türk Yurdu’nun yayımlanmaya başlandığı yıllarda; hem Osmanlı Devleti ve civarında hem de Türk dünyasının diğer bölgelerinde büyük savaşların sürdüğü; bu arada dil, edebiyat, sosyal hayat, devlet yönetimi, siyaset vb. alanlarda ciddi tartışmaların yapılıp kararların alındığı, önemli değişimlerin yaşandığı görülmektedir. Türk Yurdu, yukarıda zikredilen “yayın esasları” çerçevesinde, kendisini bu gelişmelerin dışında tutmamış; fikrini söyleme, olaylara müdahale etme duyarlılığını göstermiştir.

         

        Bu yazı dizisinde, Türk Yurdu’nda önemli bir ağırlık oluşturan “dil” konulu yazılar değerlendirilip konularına göre sınıflandırılmaya çalışılmıştır. Bu yazıda ise Türk Yurdu’nun birinci serisi olan 1911-1918 yılları arasındaki 161 sayı incelenmiştir. Bundan sonraki yazılarda, 2011 yılına kadar yayımlanan sayılar değerlendirilecektir.

         

        Bilindiği gibi Türk Yurdu, Şubat 1929’a kadar Arap harfleriyle çıkmıştır. Bu sayılar TUTİBAY Yayınevi tarafından Latin harflerine aktarılıp yayımlanmıştır. Bu çalışmada, adı geçen eserden faydalanılmış; metin içinde Türk Yurdu’na ait sayılar ve ayraç içinde TUTİBAY yayınındaki sayfa sayısı gösterilmiştir. Sayıların tam künyesi yazının sonuna eklenmiştir. 1911-1918 arası sayılardaki konular aşağıdaki gibidir:

         

         

  1. 1.     Dil, Diller, Türk Dili ve Dil Birliği

         

        Türk Yurdu’nda Türkçenin yanında, genel itibarıyla “dil” konusunda da yazılar çıkmıştır. Türkçeyi ilgilendiren ciddi kararların alınıp tartışmaların yapıldığı bir dönemde “dil”in gündeme getirilmesi son derece doğaldır. Necib Asım, 5 (s.79-80) ve 6. (s.94-96) sayılardaki “Lisanlar İlmi: Bir Nazariye-i Lisaniye” başlıklı makalesinde, dillerin köken bakımından sınıflandırılması üzerinde durmuş, Türkçenin içinde yer altığı Altay dilleri ile ve Ural dilleri arasındaki benzerlik ve yakınlıkları göstermiştir. Yazar ayrıca Türkçenin lehçeleri arasındaki benzerliklere “inmek, ben, kızmak” gibi kelimeleri tanık olarak gösterirken Türkiye Türkçesindeki en önemli sorunun, tam bir dil bilgisi kitabının bulunmaması ve dil eğitiminin sağlıklı yürütülememesi olduğunu söylemiştir.

         

        İstanbul Darülfünûnu Lisaniyat Şubesi Ural-Altay Dilleri Mukayeseli Sarf Müderrisi Dr. Frederich Gize, 157. (s.170-176) sayıdaki“Türkçenin Ural-Altay Lisanları Arasındaki Mevkii” başlıklı makalesinde aynı konuya değinmiş, dillerin çeşitli bakımlardan sınıflandırıldığını, bu konuda en fazla çalışıp başarılı olanların Alman bilim adamları olduğunu söylemiştir. Türkçe, bu gruplandırmada Ural Altay Dilleri içinde yer almaktadır ve bunu ilk defa İsveçli P. J. von Strahlenberg ortaya koymuştur. Gize, Ural Altay Dilleri içinde gösterilen Fince, Moğolca, Macarca, Estonca gibi dillerin en eski yazılı belgelerinin 11. yüzyıla kadar geriye gittiğini, Türkçede ise Orhun Yazıtları’nın 8. yüzyıla ait olduğunu, daha önceki dönemlere ait belgelerin de bulunduğunu belirtmiş ve bunlardan örnekler vererek Türkçenin çok eski bir yazı dili olduğunu belirtmiştir.

         

        Dr. Frederich Gize’nin, Turfan yakınlarındaki Kara Hoço’da bulunan eski eserler hakkında, 10 Mart 1917’de verdiği konferansla ilgili bilgi, “Mühim Bir Konferans” adıyla 131 (s.52-54) ve 132. (s.63-65) sayılarda yayımlanmıştır. Ufalı Toktamış’ın değerlendirmesine göre Gize, Turfan bölgesinden başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan geniş coğrafyada Türklerin büyük eserler meydana getirdiğini, burada yaşayan diğer toplumlarla kelime vb. alışverişinde bulunduğunu söylemiştir. Gize’nin kısa aralıklarla İstanbul’un değişik yerlerinde tekrarladığı bu konferans, Avrupa’nın Türklere bakışındaki faklılıkları göstermesi bakımından önemli bulunmuştur.

         

        Türk Yurdu mensupları, Türk milletine hizmet için bilimsel toplantılara da katılmışlardır. 29 Şubat 1327 (13 Mart 1912)’de Atina’da düzenlenen 16. “Beynelmilel Müsteşrikler Kongresi”ne delege olarak katılan Türk Yurdu Yazı Kurulu Üyesi Ahmet Hikmet Bey’in, “İslam Şubesi”ne sunduğu ve Türk Yurdu’nun 10 (s.169-170), 11 (s.185) ve 12. (s.189-192) sayılarında yayımlanan bildiride, yabancıların Türkler ve Türk diline nasıl baktığı, Türklerin nasıl bakması gerektiği yönünde dikkat çekici ve çarpıcı bilgiler verilmiştir. Bildirideki konu başlıkları şunlardır: Türkçeye yabancı kelimelerin girme sebepleri, Türkçenin zenginliği, Arapça ve Farsça kelimelerin istilasından dolayı Türkçenin fakirleşmesi, Enderun Mektebi'nin Türkçeye zararı, Kırım Muharebesi sırasında Türkçenin uyanması, Şinasî, Ziya Paşa ve Namık Kemal devri ve bunlarda Türklük fikri ve hissinin noksanlığı, millî hissin kuvvetlenmesi, Türk Derneği, Genç Kalemler ve Türk Yurdu.

         

        İslam dünyasının 19. yüzyıldaki ileri gelen fikir adamlarından Cemalettin Afgani (1838-1897)’nin “milletlerin birliğinde dilin önemi”, “İslam dünyasının durumu”, “İngilizlerin Hindistan’daki dil politikası” gibi konuları ele aldığı makalesi, M. Emin Resulzade tarafından tercüme edilerek “Vahdet-i Cinsiye (Irkiye) Felsefesi ve İttihad-ı Lisanın Mahiyet-i Hakikiyesi” başlığı ile 26. (s.38-42) sayıda yayımlanmıştır. Türk Yurdu’nun Türk ve İslam dünyasına ilgisinin önemli bir göstergesi olan bu yazı, o dönemdeki “birlik” faaliyetlerine “dil” ve “din” açılarından ışık tutmuştur.

         

        İkinci yılın sonunda, 48. (s.466-470) sayıya ek olarak çıkartılan “Altın Armağan”daki A.Y. imzalı “Türklük” adlı yazıda, Türklük konusu değişik yönleriyle ele alınırken dil konusuna da değinilmiştir. Özellikle İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesindeki yazılarında Türklüğü, bütün lehçelerin üstünde bulunan “Türkçe” ile birleştirme fikrinin gündeme getirilmesi önemlidir, çünkü ona göre “bir din ile mütedeyyin, bir dil ile mütekellim Türkler” vardır. İ. Gaspıralı’nın Türklüğe yaptığı en büyük hizmet, Türkçe ile birliği sağlama faaliyetlerinin yanında, Rusya’daki Türkler arasında millî ilköğretimi yaygınlaştırmasıdır. Bu okullardaki esas, ilk üç dört yıl kendi lehçesinde eğitim, daha sonra da sadeleştirilmiş Osmanlı Türkçesine dayanan  “edebî Türk dili”nde eğitim görmektir.

         

        Türk Yurdu, 2. (s.38) sayıda, hem dilimiz açısından hem de bir duruşu ifade etmesi bakımından önemli sayılacak bir uyarıda bulunmuştur: “Maatteessüf ağzımız pek alışmış olan "kaba Türkçe" kelimesini asla kullanmayalım: Türkçe'nin bozulmuşu, karışmışı, süslüsü, sâdesi olabilir. Ama kabası yoktur.

         

         

  1. 2.     Türk Dünyası

         

        Türk yurdu, Türk dünyasına her şeyden fazla önem vermiş ve onlarla ilgili hemen her konuyu yayımlamaya gayret etmiş; dil, edebiyat ve Türk boyları konuları hep ilk sırayı almıştır. Bunun öncülerinden Ahmet Agayef, ''Türklük Âlemi" başlığı altında, 1 (s.15-17), 2 (s.30-32) ve 14. (s.234-236) sayılarda bir dizi yazı yayımlamış ve Türk dünyasını ilgilendiren, başta din olmak üzere birçok konudaki gelişmeleri, düşüncelerini anlatmıştır. Türklerin bulundukları ortamın şartlarına uymaya çok müsait olduklarını, bundan dolayı “asimilasiyon”a bile uğradıklarını söyleyen yazar, “Türkler İran medeniyetinin âmil ve sâni'i oldukları hâlde âdât-ı kavmiyye ve lisân-ı millîlerini unutarak bütün kalpleri ile Fars âdât ve lisanına kapıldılar.” diyerek doğru bir tespitte bulunmuştur.

         

        Ahmet Agayef’in Darülfünun’da verdiği ders, “Türk Medeniyeti Tarihi” adıyla 40 (s.292-296), 41 (s.303-308) ve 43. (s.340-345) sayılarda yayımlanmıştır. Agayef’in bu yazılarda verdiği Türklükle ilgili bilgiler, o dönemin Türk dünyasının siyasetini belirlemesinde yol gösterici olmuştur.

         

        145. (s.238-240) sayıda, “Türk Âlemi” başlığı altında Rusya Müslümanları hakkında bilgi verilirken Rusya’da Türkler ve Türkçeleri hakkında yapılan tartışmalar üzerinde durulmuştur. O yıllarda, Rusya’daki Türkler zulme uğratılırken dillerinin de farklı olduğu tezleri üzerinde durulmaktadır. Kazan’daki toplantıda, Duma üyesi Aleksiyef’in Türklerin Osmanlı Türkçesini öğrenip kullanmak istedikleri, bunun da birleşmelerini sağlayacağı ve engellenmesi gerektiği yönündeki sözleri üzerine, Kazan Mebusu Sadri Efendi’nin, Türklerin zaten tarih boyunca birlik hâlinde olduğunu, hepsinin “Türk” adını kullandığını, “Tatar” kelimesinin ayrı bir milleti ifade etmediğini söylemesi dikkat çekicidir.

         

        Türk Yurdu, Türklerin yaşadığı bölgelere yapılan seyahatlerle ilgili yazıları diziler hâlinde yayımlamıştır. Bunların birinde,  Hamit Sabit, 12. (s.197-199) sayıdan başlayıp 130. (s.37-38) sayıya kadar aralıklarla süren “Altaylara Doğru” başlıklı yazı dizisinde, Türk dünyasında yaptığı yolculuk sırasında görüp yaşadıklarını anlatmıştır (S.14: 238-240; S.114: 151-152; S.117: 197-198; S.118: 209-211; S.120: 235-236; S.129: 26-27). Türklerin, özellikle Kazak, Nogay gibi Türk boylarının o dönemin şartlarındaki hayatlarını anlatması, Türkçelerinden örnek metinler vermesi, kelimeleri açıklaması bakımından önemli bir seyahat yazısıdır. Bir başka seyahat yazısı 54. (s.110-111) sayıdadır. Türk dünyasından haberler verilirken Mahmud Esad Efendi’nin Kazan Türklerinin yaşadığı bölgelere yaptığı seyahatle ilgili notları yayımlanmış ve artık gençlerin Ankara ve Konya’nın ötesindeki Türklerden haberdar olduklarına şükredilmiştir.  Bu yazıda, istenirse bütün Türklerin tek bir dil, edebiyat ve ülküde birleşebilecekleri belirtilmiştir.

         

        Mehmed Emin Resulzade, “İran Türkleri” başlığı altında, 14 (s.236-238) ile 22. (s.359-362) sayılar arasındaki yazı dizisinde, İran’daki Türkleri her yönüyle tanıtmıştır. 22. sayıda, İran’daki Türk edebiyatı ve Türkçe hakkında bilgi verilmiş ve Türklerin Türkçe konuştukları hâlde okuyup yazamadıkları, Türkler arasındaki yazışmaların Farsça yapıldığı, yazar ve şairlerin de Farsçayı kullandıkları için Fars edebiyatçıları içinde sayıldıkları söylenmiş; Türk şair ve yazarların adları sıralanmıştır. Hüseyin Hüsameddin’in 151. (s.22-29) sayıdaki “İran’da Türkler” adlı yazısında da İran’daki Türklerin dili, tarihi, yönetime katkısı vb. konularda bilgi verilmiştir.

         

        Türk Yurdu’nda, İran Türklüğü gibi Irak Türklüğü de ihmal edilmemiş, Haşim Nahid adlı bir subayın 94 (s.251-252), 95 (s.260-261), 96 (s.271-273), 97 (s.280-281), 98 (s.288-290), 99 (s.298-300) ve 100. (s.308-309) sayılarda yayımlanan “Irak Türkleri” başlıklı seyahat yazısında, o bölgedeki Türklerin yaşayışı, Türkçesi, şiirleri, türküleri hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir.

         

         

        155. (s.119-121) sayıda da “İran Edebiyatına Bir Nazar” başlığı altında, Mecdüssaltana Afşar adlı yazar, Fars dili ve edebiyatı ile Türk dili ve edebiyatı arasındaki yakın ilişkiden, birbirini etkilemesinden bahsetmiştir. Yazara göre, son yıllarda İstanbul’da Farsçayı bilenlerin sayısı azalmıştır ve bu durum iki dile de zarar vermektedir. Mecdüssaltana Afşar, 158. (s.203-206) sayıdaki “İran’da Türk Sanayii Nefisesi-Eş’ar” başlıklı yazısında ise Hint ve İran coğrafyasındaki Türkçe şiir hakkında örneklerle bilgi vermiş, şairlerini de isim isim tanıtmıştır. Bu şairlerin bir kısmının aynı zamanda devlet kademesinde yönetici olmaları dikkat çekicidir.  

         

        Deregezenlioğlu Haşim Ertuğrul, “Unutulmuş Kardeşlerimizden Karacadağ Türkleri” başlığıyla 68. (s.339-341) sayıda yayımlanan yazısında, Karacadağ Türklerinin zamanla dillerini de unutarak Kürtleştiklerini, bu açıdan dilin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması gerektiğini söylemiştir.

         

        Bulgar Türkleri, Türk Yurdu’nda uzun bir yazı dizisiyle, 17 (s.281-284) ile 69. (s.354-356) sayılar arasında yerini almıştır. Manastır Mahkeme-i İstinad Azasından İvan Manulef tarafından yazılan “Bulgarların Türk-Tatar Kavmin'den Neş'etleri” başlıklı makalede, özellikle dil bakımından Bulgarlarla Türkler arasındaki köken birliği oraya konmuş ve şöyle denmiştir: “Bulgarların menşei hakkında toplayabildiğim malûmatı ve yalnız lisan itibarıyla olan delâili velev muhtasaran olsun kari'în-i Osmaniye'ye arzetmeği münasib gördüm. Kolaylık olmak için bu makalede tetkik edeceğim esasları üç kısma ayırıyorum: 1. Bulgarların Menşe'i ve Volga ile Tuna Bulgarlarının Lisanından Me'hûz Emarât, 2. Islav-Bulgar Kilise Asârında Görülen Türk-Bulgar Lügati ve Bunların Ehemmiyeti, 3. Şimdiki Bulgar Lisanında Müstamel Aynı Kelimât.” Yazıda, yukarıdaki maddelerle ilgili olarak Bulgarların eski komutanlarının isimlerinin Türkçe kökenli olmasına şunlar örnek gösterilmiştir: Kubrat (Kubrat), Batbajas (Batbay), Cotragus (Kutrag), Asparuch (Asparuç), Terbelis (Terbel), Bajanus (Bayan), Toktus (Toktus), Böîlus (Boylu), Canartikinus (Kanatikin), Tarkanus (Tarhan) gibi. Bunların dışında Bulgar çarlarının “han” veya “hagan” diye adlandırılırdığı söylenmiş, yer adları için de şu örnekler verilmiştir: Tschelmat (Çelmat), Kasan (Kazan), Brahimow (Brahimof), Bogard (Bogard), Sabakul (Sabakul), Tugtschin (Türkçin).

         

        Türk Yurdu, yurtiçi ve yurtdışındaki konferans ve toplantıları izleyip Türklüğü ilgilendirenlerden uygun olanları yayımlamıştır. Bunlardan biri de Peşte Üniversitesinden Dr. İskender Marki’nin 14. (s.231-234) sayıda yayımlanan “Asya Tarihinde Turani Kavimler” adlı konferansıdır. Dr. Marki’ye göre, Avrupa’nın ve özellikle Asya’nın her türlü gelişme, ilerleme ve dillerinde Turani kavimlerin izini ve etkisini görmek mümkündür. Turani kavimlerin çerçevesine; Türk, Macar, Sümer, Moğol, Japon, Fin, Koreli vb. derinliğine ve genişliğine bir kavimler topluluğu girmektedir. Dr. Marki, bunları örnekleriyle ortaya koyarken özellikle Türk ve Macar tarihi üzerinde durmuştur.

         

        Türkçenin tarihî dönemleriyle ilgili yazıların içinde Köprülüzâde Mehmed Fuad’a ait olanlar dikkat çekicidir. K. Mehmed Fuad’ın 64 (s.275-280), 65 (s.290-293) 66 (s.306-308), 67 (s.325-327), 68 (s.336-339) ve 70. (s.369-372) sayılardaki “Dokuzuncu ve Onuncu Asırlardaki Çağatay Şairleri” başlıklı yazısında, Çağatay Türkçesi dönemi, şairleri, şiirleri, Ali Şir Nevai’nin şiirleri ve Türkçeciliği hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmiştir.

         

        Türk Yurdu, Türk dünyasından haber vermeye özen göstermiştir. 97. (s.282-283) sayıdaki haberlerde, Viyana Üniversitesinde Türkçe, Bulgarca ve Macarca kursu açıldığına dair bir bilgi vardır. Haberde, böylece aynı kökten gelen Türk, Bulgar ve Macarların birbirlerini daha iyi tanıyacakları da vurgulanmıştır.

         

         

  1. 3.     Osmanlı Türkçesi

         

        Türk Yurdu’nun ilk yıllarında Osmanlı Türkçesi, dille ilgili çalışmalarda ön sıradadır; çünkü henüz Latin harflerine geçilmemiş, eğitim yeni şeklini almamıştır ama değişimin sancıları da çekilmektedir. Bu çerçevede, Erdoğan adlı yazarın “Osmanlıcanın Yazısı, Lügati, İmlası, Kavaidi, Edebiyatı” başlıklı yazısı “yazı, imla, edebiyat” gibi bölümlere ayrılmış ve 36 (s.197-200), 38 (s.253-255), 40 (s.296-297), 42 (s.319-321), 47 (s.421-423) ve 58. (s.165-167) sayılarda yayımlanmıştır. Yazara göre, Müslüman milletler aynı yazıyı kendi dillerine göre düzenlemişlerdir ama okuma yazma oranı düşüktür. Bunun sebebi yazı değil, eğitimin yetersizliğidir. Osmanlı Türkçesinin, artık kendisine mahsus özellikler taşıyan bir lehçe hâline geldiğini, buna karşılık Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılmasının,  yeni kelime türetilirken de Türkçe yerine Arapça kelime dil bilgisi kurallarının tercih edilmesinin, yani Arapça kurallara göre kelime uydurulmasının doğru olmadığını söylemiştir. Yazar, 58. sayıda şöyle demektedir: “Veysî, Nergisî gibi zamanımız ediplerinde öyle insafsızları vardır ki yazılarında ‘oldu buldu’ gibi efâl-i muâvene ile ‘dir-den-ise-ben-sen-hep’ gibi edevattan başka Türkçe kelimeler bulunmaz. Onlara sorsan ‘Ne yapayım, benim âlî hissiyatımı yahut tercüme edeceğim büyük sözleri Türk kelimeleri ihataedemiyor yahut pek kaba, pek sönük kalıyor.’ derler. Arapça, Acemce kelimelerin esâs vaz'ını bilmediklerinden, gûnâgûn mecazî manalara nasıl istimal ve nakledildiğine vâkıf olmadıklarından, hâsılı yabancı kelimeler kendilerine karanlık olup ruhuna nüfuz edemediklerinden onların her birinde kendilerince bir hâl görürler.”.

         

        Erdoğan Bey, bu makalelerinde yazıyla da ilgilenmiş, o yıllarda tartışılmaya başlanan yazı sorununun çözümü için de Türkçe kelimelerin Arap harfleriyle yazılmasıyla ilgili tekliflerde bulunmuştur. Yazar, sadece Osmanlı Türkçesinin değil Azeri, Özbek, Tatar, Kırgız, Uygur vb. Türk lehçelerinin dil bilgisinin hazırlanması ve okullarda okutulması gerektiğini özellikle vurgulamıştır.

         

        Yazar ve şairler zaman zaman mektuplaşma yoluyla fikirlerini açıklamışlar, bu mektuplar da dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır. Türk Yurdu 67. (s.330-331) sayıda, Süleyman Paşa ile Ali Ekrem arasında yazılan mektupları yayımlamıştır. Süleyman Paşa mektubunda, dilimizin adının “Türkçe” olduğunu, “Osmanlıca” demenin doğru olmadığını söylemiştir.

         

        Türk diliyle ilgili ilk çalışmaların yabancı Türkologlarca yapılması, onların düşüncelerini de önemli hâle getirmiştir. Macar Türkologu Vambery, kendisine sorulan bir soruya verdiği ve 42. (s.329) sayıda yayımlanan cevabında, Macarlarla Türklerin kardeş olduğunu, Balkan faciasının üzüntüsünü Macarların da yüreklerinde hissettiklerini, Osmanlıların Anadolu’da da üstün bir şekilde yaşamaya devam edeceklerini söylemiştir. Bunun yanında Osmanlıların yaptıkları yanlışları da dile getirmiştir. Ona göre, Osmanlılar ilim ve fenne gereken önemi vermemişler, Türkçeden çok Arapça ve Farsçayı kullanmışlar, Türkçeyi “kaba” olarak nitelendirmişlerdir. Vambery, Kemal Paşazade’nin şu meşhur şiirini de eklemiştir:

         

        Kısmetindir gezdiren yer yer seni

        Göğe çıksan akıbet yer yer seni

        Hem anınçün ana dirler ana yer

        Âdemi ol kendi besler kendi yer

         

        Ali Canib, 44. (s.364-368) sayıdaki Hâmid ve Fikret hakkındaki yazısına, “Bir milletin hayatıyla edebiyatını hemen aynı şey telakki edenlerdenim. Sanatkârlar hangi akideyi esas tanırlarsa tanısınlar; tarih bize ispat ediyor ki, şiir ve sanat itila veya inhitatın eseri olduğu kadar müessiridir de…” sözleriyle başlamış ve buna II. Mahmud zamanının şairleri Keçecizâde İzzet Molla ile Sünbülzâde Vehbî Efendi'yi örnek göstermiş; onların şiirlerini “kelime oyuncakçılığı ve herze-gûluk (gevezelik)” olarak nitelendirmiştir. Ali Canib, yazısının asıl konusu olan Hâmid’in, eserlerinde Türkçeyi yeterince işleyemediğini, Fikret’in ise Türkçenin aruz veznine uygulanmasında başarıya ulaştığını söylemiştir. Burada Ali Canib’in özellikle üzerinde durduğu konu, Türkçenin “yazı dili” olarak kurallarının belirlenmemesi, eğitim ve öğretiminin yapılmamasından dolayı içine düşürüldüğü “zavallı” konumundan kurtarılmasıdır. Ona göre, Fikret burada yanılmış, Türkçenin Arapça ve Farsçaya göre değerlendirilmeye çalışıldığını; sorunun çözümünün sadece kelimeler olmadığını görememiştir; Türkçenin kurtuluşu “yeni lisan” hareketinin başarıya ulaşmasındadır.

         

        Ali Canib; 54 (s.101-103), 55 (s.116-120) ve 57. (s.149-152) sayılardaki “Millî Edebiyat Meselesi” başlıklı yazılarında, Süleyman Nazif’in dil ve edebiyat konularındaki düşüncelerini şiddetle eleştirmiş, Osmanlı aydınları olarak hem ülke sınırları içindeki hem de sınırlar dışındaki Türklerle ilgilenmek ve millî edebiyatı kurmak gerektiğini söylemiştir. Millî edebiyatı kurmada esasın Türkçeyi hâkim kılmak olduğunu da özellikle ve örneklerle belirtmiştir.

         

        Türk Yurdu, Türkiye dışında çıkmış Türk diliyle ilgili yazıları takip ederek uygun olanları yayımlamıştır veya haber olarak vermiştir. Bunlardan birinde, Bakü’de çıkan İkbal adlı dergideki Türkçeyle ilgili yazının bir kısmı, 47. (s.430-431) sayıda “Dilimiz” başlığı altında yayımlanmıştır. Narî Efendi’nin bu yazısında, “Azerbaycan Türkleri” için yazı dili olarak “Azerbaycan dili”nin mi, yoksa “Osmanlıca”nın mı kabul edilmesi gerektiği konusu tartışılmıştır. Azerbaycan dilini savunanlar; ne kadar işlenmiş, incelmiş olsa da Osmanlıcada çok fazla Arapça ve Farsça kelime kullanıldığını, bundan Genç Kalemler dergisinin de şikâyetçi olduğunu, bu Türkçeyi Azerbaycanlıların anlamakta güçlük çektiğini, Osmanlı Devleti’nde dahi okuryazar oranının çok düşük olduğunu söylemişler; “Osmanlıca”nın kabulüyle “tazeden bir karanlığa duçar” olacaklarını belirtmişlerdir. İkbal, ayrıca kendi düşüncesini de eklemiş ve milliyetin esas alınması, dolayısıyla “Türkçe Öz Dili”nin kullanılmasını istemiş; bu konuyla ilgili olarak Süleyman Nazif’in “Sanat ve edebiyatın dili, halkın dilinin seviyesine indirilemez.” sözünü, Ali Canib gibi şiddetle eleştirmiştir. Genç Kalemler’in Türkçesi kullanılırsa bunun Azerbaycan Türkçesinden farklı olmayacağı, dolayısıyla “Ortak Türkçe”nin gerçekleşeceğini özellikle vurgulamıştır.

         

         

  1. 4.     Türkçe Dil Bilgisi

         

        Türkçe dil bilgisi, o dönemin üzerinde çok çalışılan konularından biridir. Bu çalışmalardan biri 24. (s.396-399) sayıda yer almıştır. Kazım Nami “Türkçe Sarfın Mucidi” başlıklı yazısında, Bergamalı Kadri’nin hicrî 937 (1530-1531)’de, Kanuni döneminde, yazıp Veziriazam İbrahim Paşa’ya sunduğu Müyessiret'ül-ulûm adlı Türkçe dil bilgisi kitabı hakkında bilgi vermiştir. Matbu olmayan tek nüshası Bursalı Mehmed Bey’de bulunan bu kitabı ondan alıp okumuştur. B. Kadri aynı zamanda usta bir şairdir; kitabında kasidesi de yer almaktadır ama günümüze, hayatı hakkında sağlıklı bir bilgi ulaşmamıştır. Dil bilgisi kitabının bölümleri hakkında bilgiler veren K. Nami, o dönemle kendi dönemi arasındaki dil bilgisi farklılığını göstermesi bakımından, fiil çekimleri bahsinde “-yor” ekinin yer almadığını söyler ve B. Kadri’den alıntı yapar: “Görülsün ki Türkî dilde ne kadar fesahat ve belagat vardır ki, ekin ekicek verdimeği ekinlik dimekle eda eylerler.”.

         

        Mehmed Necib, 49. (s.24-26) sayıda, Erdoğan isimli yazarın 47. (s.421-423) sayıdaki dil bilgisi konulu yazısına yaptığı “İştikakı Tenkit” adlı eleştiride, köken bilgisine dair değerlendirmelerde daha dikkatli davranmak ve kanaate dayalı sonuçları kesin gibi anlatmamak gerektiğini söylemiştir. M. Necib bu yazısında ve işteşlik eki -ş-, durmak/turmak, geniz n’si, yapım eki, siz/sen özge vb. üzerinde durmuştur.

        Türk dili öğretmenlerinden Andon B. Tangar, 54. (s.106-107) sayıdaki “Türk Dili ve Sarfı” başlıklı makalesinde, Türkçe hakkında hem Avrupa dillerinde hem de Türkçe olarak yayımlanmış yüzlerce kitabı incelediğini ama hiçbirinin Türkçe hakkında yeterli bilgi veremediğini söylemiştir. Son yüzyıldaki eserlerde, Türkçenin ya Fransızca ya Arapça ya da Farsçanın dil bilgisine göre incelenmeye çalışıldığını, hâlbuki Türkçenin kendine mahsus bir yapısının, sözdiziminin olduğunu belirten yazar, başka dillerin kurallarına göre hazırlanmış eserlerle Türkçede kaç sesin bulunduğunun, bunların hangi harflerle karşılanacağının dahi tam olarak öğrenilemeyeceğini iddia etmiştir.

         

        Tevfik Nureddin adlı yazar, 16. (s.269-271) sayıdaki “Eski İstanbul” başlıklı yazısında, Türklerin İstanbul’daki hayatını anlatırken, önemli iki değişimden birincisinin, Avrupa hayranlığıyla Türk zevkinden uzaklaşılan mimaride, ikincisinin ise telaffuzda meydana geldiğini söylemiştir. Yazar, telaffuzdaki değişimi, son yarım asırda savaşlar sonucu Tesalya, Tuna Boyları, Kırım, Kafkasya, Bosna, Sırbistan, Dobruca gibi yerlerden İstanbul'a akın eden muhacirlere bağlamış; ama değişimin neler olduğunu söylememiş, İstanbul’daki mevcut telaffuza, birçoğu tartışılabilecek,  birkaç örnek vermiştir: “Eski İstanbullular ‘geliyorum’ kelimesini ‘gelirim’ gibi söylerler; ‘r’ sesini düşürerek ‘kardeşim’ kelimesini ‘kadeşim’; ‘sütnine’yi ‘sütne’, ‘kâğıthane’yi ‘kâhtane’ şeklinde söylerler.”. Yazar, çocuk oyunlarından ve oyunlarda okunan manilerden de örnekler vermiştir.

         

         

  1. 5.     Yabancı Kelimeler ve Türkçenin Sadeleştirilmesi

         

        Türkçenin gündeminden son yüzyılda hiç düşmeyen “yabancı kelimeler ve Türkçenin sadeleştirilmesi”, Türk Yurdu’nun üzerinde özenle durduğu konulardan biri olmuştur. Tirebolulu Alp Arslan’ın 8. (s.131-132) sayıda yayımlanan “Türkçenin Başına Gelenler – Gelmekte Olanlar” başlıklı yazısında, Türkçenin son beş yüz yıllık süre içinde Arapça ve Farsçadan aşırı derecede etkilendiğinden, bunun sonucunda da bozulmaya uğradığından bahsedilmektedir. Yazar ayrıca yer adlarında, “Karacaova-Karacaâbâd, Açaova-Açaâbâd, Akçaoba-Akçaâbâd, Çubukova-Çubukâbâd, Akova-Akâbâd, Boyova-Boyâbâd, Burunova-Bîrûnâbâd…” gibi Türkçe kelimelerin yerini yabancı dillerden kelimelerin aldığını söylemiş ama bu yer adlarının önceki şekillerinin gerçekten Türkçe olup olmadığının ayrıca araştırılmaya ihtiyacı bulunduğunu da belirtmek gerekir.

         

        Türk Yurdu, ilk sayısından itibaren Türkçeye yeni girmeye başlayan yabancı kelimelere karşı tavrını koymuştur. 48. (s.445-448) sayıdaki A.Y. imzalı yazıda, Mektep Müzesi adlı dergi tanıtılmakta ama “müze” kelimesi hakkında, “Hoşumuza gitmeyen bir şey de mecmuanın ismi oldu: Mektep... Âlâ. Lâkin Müze Türkçenin henüz ısınamadığı, benimsemediği kelimelerdendir. Mektep Müzesi ismiyle nedense o kadar ünsiyet olunamıyor.” denmektedir. Bu tavrın ne kadar doğru olduğu, yabancı kelimelerin yerine aradan geçen yıllar içinde Türkçe kelime kullanılmadığı için müze kelimesine artık “ünsiyet” teşkil etmemizden anlaşılmaktadır.

         

        Celâl Nuri, 9. (s.144-145) sayıdaki “Zengin Olsam yahut Hükûmet Nüfuzunu Haiz Bulunsam” başlıklı yazısında, “Zengin olsam, evvel-be-evvel iâne-i bahriyeden, Hicaz Demiryolu iânesinden mukaddem biraz lisanımıza, lehçemize, Türkçemize iânede bulunurdum.” demektedir. Ona göre medeni milletlerin edebiyatı, edebiyatı olanların ise zengin dilleri olur; Türkçe aslında öyledir. Çünkü Türkçe, Türk milletinin ve dolayısıyla Osmanlıların dilidir; zaten Osmanlı’da resmî dil de Türkçedir.

         

        Türk aydınları kadar yabancılar da zaman zaman Türklerin yabancı kelime kullanmasını dile getirmiş, hatta bundan şikâyet etmişlerdir. Fransız P. Risal’ın 1912’de Fransa’da yayımladığı, tercüme edilerek Türk Yurdu’nun 21-27. sayılarında çıkan “Türkler Bir Ruh-ı Millî Arıyorlar” başlıklı makalede Osmanlı ve Türkler; o dönemdeki iktisat, sosyoloji, eğitim vb. durumları bakımından değerlendirilmektedir. P. Risal, Türkçe konusunda 24. (s.407-409) sayıda şöyle demektedir: “Türk edebiyatı, Arapça ve Acemce doludur. (…) Türkçe kelimeler, edebiyattan merhametsizce çıkarılıp atılıyor. Yalnız cümle terkibi, cümlelerin kalıbı ve bir de sonraki fiil Türkçe kalıyor. (…) Halk okumaktan mahrumdur. (…) En çok okunan bir gazetenin kullandığı kelimelerin bile yüzde yetmişi Arapçadır. (…) Arapça, din, ittikâ, tasavvuf, felsefe ve idare-i lisanı oldu; daha âhenkdar, daha canlı, daha oynak olan Acemce, aşk ve şarabı ve her türlü ihtirasât-ı beşeriyyeyi terennüme pek uygun serbest eş'ârinin cazibeli taninini iare etti.”. P. Risal, 27. (s.54-56) sayıdaki uzun değerlendirmesinde, Türkçenin alfabe sorununu da dile getirmiş, yazının değiştirilmesi veya ıslahı üzerinde durmuştur.

         

        Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” başlığı altında 36 (s.203-204), 46 (s.401-404), 56 (s.136-138) ve 62. (s.238-240) sayılarda yayımlanan yazılarında lisan, mefkûre, millet, Türk milleti, turan vb. konulardaki düşüncelerini anlatmıştır. Gökalp, “lisan” konusunu ele aldığı 36. sayıda, Türkçeye 20. yüzyıla kadar Arapça ve Farsçadan kelimelerin girdiğini, son dönemde ise bu kelimelerin yerine, Batı dillerindeki karşılıklarının kullanılmaya başlandığını söylemiş ve “hurde-bin (microscope), durbin (télescope), şeh-kâr (chef d'oeuvre), mefkûre (idéal)" kelimelerinde olduğu gibi lafzî istinsahlar; "tayyare (aéroplan), tekâmül (évolution), meşrûtiyet (constitution), bediiyat (esthétique)" tabirlerinde olduğu gibi manevî istinsahların meydana geldiğini söylemiştir. Müslüman milletlerin Batı dilleri yerine Arapça ve Farsçadan kelime almayı tercih ettiğini söyleyen Gökalp, Türkçede yabancı dillerden kelime almanın tercih edilmemesini, yabancı tamlamaların ise kesinlikle kullanılmamasını belirtmiş ve şu örnekleri vermiştir: şuarâ-yı cedîde “yeni şairler”, edebiyat-ı Türkiye “Türk edebiyatı”, tabiiyet “tabilik”, serbesti “serbestlik”.

         

        Ziya Gökalp’ın fikirlerinin açıklandığı 160. (s.238-240) sayıdaki “Yeni Hayat ve Ziya Gökalp Bey” adlı, M. Zekeriya imzalı makalede ise; hutbenin Arapça okunmasının, Kur’an-ı Kerim’in Türkçesine başvurulmamasının halkın İslamiyet’i gereği gibi öğrenmesini engellediği gibi, halkın zamanla Arapçaya kutsallık yüklemesine sebep olduğu da belirtilmiştir. Z. Gökalp, bundan dolayı din ile ilgili konuların halka Türkçe anlatılması gerektiğini söylemiştir.

         

        Köprülüzâde Mehmed Fuad, 44. (s.359-364) sayıda yayımlanan “Edebiyatımızda Milliyet Hissi” başlıklı yazısında, Yunan ve Çin milletinin kendi milliyetlerini ifade eden eserler ortaya koyduklarını, Türklerin de Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig gibi eserlerle milliyetlerinin farkında olduklarını gösterdiklerini belirtmiştir. Buna karşılık zaman zaman Türk asıllı bazı hükümdarların ve Türk devletlerinin Türkçe dışındaki dillere yakınlık gösterdiklerini, Gazneli Mahmut’un Firdevsî’ye yazdırdığı Farsça eserde, Selçukluların Farsçayı resmî dil olarak kullanmalarında olduğu gibi Türkçe açısından olumsuz uygulamaların bulunduğunu da vurgulamıştır. Köprülü, Türkçenin Sultan Orhan ve Murad zamanında tıp kitapları yazılabilecek kadar geliştiği hâlde, sonraları cahilce “kaba Türkçe” olarak nitelendirilince Sinan Paşa, Tazarrunâme’yi Türkçe yazdığı için özür dilemek zorunda kalmıştır: “Eğerçi ol nüsha bir Türkî kitap gibidir surette, amma camii enva-ı ulûmdur hakikatte. Her taife haz alsun diye Türkî diline sokuşturdum.".

         

        Ufalı Toktamış, 105. (s.25-26) sayıdaki “Türk Dili Üzerinde Tetebbu ve Tahkikler” başlıklı yazısında, Batı dillerinden giren kelimelere Türkçe karşılıklar bulunmasını istemiş ve bu yoldaki çalışmaların desteklenmesi gerektiğini söylemiştir. Bu yazıda, özellikle A. Agâh Bey’in çalışmasından övgüyle bahsedilmiştir.

         

        Raif Mehmed Fuad, 60 (s.200-202) ve 62. (s.240-242) sayılardaki “Türk Dilini Sadeleştirmek Meselesi” başlıklı yazısında, Osmanlı Türkçesinin yabancı dillerden kelime almakta herhangi bir sakınca görmediğini, benzer dillerde aynı durumun görüldüğünü söylemiştir. R. Mehmed Fuad’a göre, silahla sağlanan üstünlük, yeterli nüfus yoksa zamanla dil, gelenek, görenek gibi etkilenmelerle kaybedilebilir. Bulgarların, Macarların Türklükle aynı kökene dayandığının en önemli göstergesinin dilleri olduğunu söyleyen yazar, Türkçenin geçmişinde Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig gibi eserlerin bulunmasının, günümüzde başka dillere çok fazla ihtiyacının bulunmadığını gösterdiğini de eklemiştir. R. Mehmed Fuad, 62. sayıdaki yazısında ise, Alman dilinde yapılan sadeleştirme faaliyetlerinden bahsetmiştir.

         

        Türk Yurdu’nun Türk dünyasından haberlerin verildiği 63. (s.266) sayısında, Türk gençlerinin spora önem vermeye başladığı, yabancı adlar taşıyanların yerine Türk gücü, Altınordu, Bahriye Gücü, İdman Yurdu, Gürbüzler Ocağı gibi adlarla kulüplerin kurulduğu ama bunun yeterli olmadığı, bütün spor terimlerinin Türkçeleştirilmesi gerektiği söylenmiştir.

         

        Türk dünyasının değişik bölgelerindeki yayın organlarında Türklerin ve Türkçenin birliğini sağlama konusunda çeşitli yazılar çıkmış; Türk Yurdu, uygun olanları iktibas etmiştir. Ahmed Agayef’in Jön Türk gazetesinin 25 Nisan 1330 tarihli sayısında çıkan "Türkler İçinde Millî Hareket" başlıklı makalesi, Türk Yurdu’nun 65. (s.295-297) sayısında aynı adla yayımlanmıştır. Bu makalede, Türk birliğinin sağlanmasında İslamiyet ve Osmanlı’nın oynadığı rol anlatılırken şu sözler, hem o dönem hem de günümüz ile örtüşmektedir: “Türk sözde memleketin sahibi addolunmuş iken vâkide her nokta-i nazardan metruk bırakılmış, ihmâl edilmiştir. Lisanı işletilmedi, ruhunu, vicdanını, ızdıraplarını, saadetlerini izhâr eden millî edebiyatı yapılmadı. (…) Biz Türkçüler istiyoruz ki, bu hâlde kalmaya asla müstahak olmayan ‘zavallı Türk’ün de bir lisanı olsun; bir edebiyatı olsun. (…) Bu memlekette hareket-i milliyetperverâne ilk önce Türkler içinde mi tezahür etmiştir? Yoksa Türkler bu vadide en sona kalanlar mıdır? Başkalarına müsaadeli bir şey neden yalnız Türklere memnu olsun?”. O günlerde Peyam gazetesinin de aynı konuyu gündeme getirdiği ve dil sadeleştirilirken aşırılığa kaçılmamasını yazdığı belirtilmiştir.

         

        Türk Yurdu 66. (s.311-314) sayıda, Peyam gazetesinin görüşlerinin 65. (s.295-296) sayıda özetlendiğini, buna herhangi bir cevap verilmediğini, kendilerinin iddia edildiği gibi dil dâhil her şeyi Türkleştirmek gibi bir iddialarının olmadığını, çünkü Osmanlı’nın böyle bir şey için uygun olmadığını “Matbuat, Peyam’a Cevap” başlığı altında yazmıştır.

         

        Necip Asım, 85. (s.153-154) sayıdaki “Tasfiyecilik” başlıklı yazısında, P. Risal’ın Fransızcadan tercüme edilerek 21. (s.351-353) sayıdan itibaren yayımlanan “Türkler Bir Rûh-ı Millî Arıyorlar” başlıklı makalesinde, Osmanlı Türkçesini savunup “tasfiyecilik”in doğru olmadığını söylediğini belirtir ve kendilerini de “tasfiyecilik” ile suçladığına şaşırdığını söyler. Necip Asım, Türkçenin Arapça ve Farsçadan birçok kelimeyi alıp Türkçeleştirdiğini, dolayısıyla bunların Türkçe sayılması gerektiğini de ayrıca ekler. Ona göre, Arapça ve Farsçadan tamlama almakla yanlış yapılmıştır; Türkçe, kelimeleri kendi kurallarına göre birleştirme gücüne sahiptir. Bunun dışında Türkçenin bütün lehçelerinden kelime alınabilir. Bu aynı zamanda Türkler arasında birliği sağlamada yardımcı olacaktır. Tartışmaya Hüseyin Cahid de katılır ve 116. (s.173-175) sayıdaki “Edebiyatımız” başlıklı yazısında, Edebiyat-ı Cedide yazarlarının “Türklük” ve “İslamlık” konularını eserlerinde ayırmadıklarını ama dillerinden neredeyse bütün Arapça ve Farsça kelimeleri atıp Eski Türkçe kelimeleri, aruz yerine de hece veznini kullandıklarını söyler. Bunun doğru fakat taraftarlarının aşırılığı yüzünden uygulanamaz bir hâl aldığını belirten H. Cahid; Süleyman Nazif ve Cenap Şehabettin’in bu Türkçecilik akımına karşı çıkmakla birlikte kendi eserlerinin sanat değerinin yüksekliğini de vurgular. Yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurumun Edebiyat-ı Cedide’nin gayretleriyle kapanabileceğini de söyleyen H. Cahid, resmî dil ile edebiyat dili arasında da fark olduğunu ama bunun tabii karşılanması gerektiğini belirtir.

         

        117 (s.195-197) ve 121. (s.248-249) sayılardaki “Aruz ve Hece Vezinleri Hakkında” başlıklı ve Y. Z. imzalı yazılarda da vezin konusu ele alınmış ve şairlerimizin Türkçe kelimeleri bile uzatarak okuduklarından şikâyet edilmiş, Türkçe kelimeleri tercih etmek doğru olmakla birlikte dilimizin yüzyıllar içinde Arapça ve Farsçadan alınmış birçok kelimeyi Türkçeleştirdiği, bunları şiirde kullanmanın hem anlam hem de ahenk açısından uygun olacağı söylenmiştir. 121. sayıda yayımlanan, aruz ve hece vezni hakkındaki bir okuyucu mektubunda ise hece vezni ve Türkçe kelime kullanımının desteklenmesi gerektiği ama Arapça ve Farsça kelimelerin kullanıldığı şiirlerin de dilimizin şaheserleri içinde yer aldığı belirtilmiştir. 122. (s.258-260) sayıda da Nüzhet Haşim “Nazmın Ahengi (Rythme)” başlıklı yazısıyla, “şiirde vezin ve ahenk” konusunu ele almış, şairlerimizin ritmi şiirde her şeyin önüne geçirmelerinin doğru olmadığını, dilin zaten şiirde kendi ritmini bulduğunu söylemiştir.

         

        124 (s.284-289) ve 125. (s.301-305) sayılardaki R. A. imzalı “Bir Mübahase” başlıklı, hikâye tarzındaki yazıda, Türkçenin geçmiş yüzyıllarda da o günlerde de yabancı dillerden alınmış kelimeleri, o dillerin kurallarına göre kullanarak dili Türk düşüncesinden uzaklaştırdığı, buna bağlı olarak da millî bir edebiyatın oluşmadığı söylenmiştir. Bundan dolayı dili, yabancı tamlamalardan hızla kurtarmak gerektiği vurgulanmıştır. Bu düşüncenin karşısında yer alanlar ise Arapça ve Farsçadan alınan kelimeleri anlam açısından uygun, ses bakımından ahenkli ve zevkli bulup yeni türetilen kelimeleri ise “zevksiz” olarak nitelendirmektedirler. Bu yazı, henüz Latin harflerine geçilmediği ve sadeleştirme hareketinin ürünü olan kelimelerin yeni kullanılmaya başlandığı yıllarda, bu konunun aydınlar arasında şiddetli bir şekilde tartışıldığını göstermektedir. 136. (s.113-114) sayıdaki Y. Z. imzalı yazıda, gençler arasında Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalara düşkün şairler yanında, Hilâl’in Gölgesinde adıyla şiir kitabı çıkaran Yahya Saim Bey’de olduğu gibi Türkçe kelimeleri tercih edenlerin de bulunduğu belirtilmiştir. Yazar, Yahya Saim Bey’in şiirlerini ise başarılı bulmamış, bazı dizelerde Tevfik Fikret’i taklit ettiğini söylemiştir. Yahya Saim Bey, 140. (s.167-168) sayıda bu yazıya cevap vermiş, bazı dizelerinin taklit olduğuna itiraz etmiştir.

         

        Ufalı Toktamış’ın 133. (s.78-79) sayıdaki “Tekâmül Yolunda” adlı yazısında, Türkçenin bütün kaynakları ortaya çıkarılmadığı, ihtiyaçları yabancı dillerden karşılandığı için “fakir” olarak nitelendirildiği belirtilmiş ve Tasvir-i Efkâr gazetesinin, Süleyman Nazif ve Cenap Şehabettin’in yeni kelimeler karşısındaki acımasız tavırları, yabancı kelime ve tamlamaları savunmaları eleştirilmiştir.

         

        137. (s.129-130) sayıdaki “Türklük Şuûnu” başlığı altında, her hafta Türk Ocağında toplanan A. Seyfi, Hasan Zeki, Hakkı Tahsin, Safi Necib, Salih Zeki, Salahaddin Enis, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Yahya Saim, Yusuf Ziya gibi genç şairlerin kurduğu Şairler Derneğinin aldığı şu kararlar yayımlanmıştır: “1. Türkçe için günümüzdeki dil bilgisi kuralları ve kelimeler geçerlidir. Arapça ve Farsçanın sözlüklerindeki kelimeler ne kadar yabancı ise, Dede Korkut’ta veya Çağatay Türkçesinin tarihî metinlerinde kalmış kelimeler de o kadar yabancıdır. 2. Hece vezni kullanılmalıdır. 3. Şiirde, millî olmak şartıyla her akım serbesttir. 4. Eski Yunan, Arap veya Acem’in değil, Türk’ün destan, efsane ve masallarından faydalanmalıyız.”.

         

        Necib Âsım, 157. (s.179-181) sayıdaki “Dilimiz Musikimiz” başlıklı yazısında, suni olarak “saray dili-halk dili” ayrılığının yaratıldığını; Namık Kemal, Şinasi, Reşid Paşa, Ahmed Midhat gibi şair ve yazarların bu ayrılığı giderecek eserler ortaya koyduklarını söylemiştir. Necib Âsım’a göre Türkçenin söz varlığının bir araya getirilmesi çok önemlidir. Rusya’da Radloff gibi Türkologların bunu yaptıklarını ama sınırlarımız içinde yeterli sözlük çalışmasının bulunmadığını belirten yazar, Ahmed Vefik Paşa’nın “Lehçe-i Osmanî” adlı eserinin yanına yenilerini eklemek gerektiğini, bu sözlüğün Anadolu Türkçesindeki kelimelerin ancak dörtte birini barındırdığını vurgulamıştır. Necib Âsım, bu yazıda dilimizin birçok sorununa değinirken Türkçenin ses özelliklerinin bilimsel yollarla ortaya çıkarılması, buna uygun şiirler yazılması, besteler yapılması gerektiğini de söylemiştir.

         

        161. (s.261-264) sayıda Reşad Nuri, “Lisan Meselesi ve Tiyatro” başlıklı yazısında, Türkçenin yıllardır ihmal edildiğini, artık buna tahammül edemediği için son yıllarda hızlı bir değişime girdiğini, kendini yenilediğini söylemiştir. Özellikle bu yıllardan önceki bazı edebî akımların bundan sorumlu olduğunu belirten R. Nuri, artık Türkçenin kendi özüne döndüğünü, bazı yazar ve şairlerin kısa süre önceki eserlerini tanıyamamalarını da buna bağlamıştır. Yazar, Türkçenin bu yolla sadeleştiğini söylerken ilkeleri şöyle sıralamıştır: “1. Arapça ve Farsça tamlamalar, dil bilgisi kuralları terk edilecek. Edebiyat-ı Cedîde bunu yapmaya çalışıyor. 2. Türkçe dil bilgisi kuralları işletilecek. 3. Eş anlamlı kelimelerde Türkçe kökenliler tercih edilecek.”. Tiyatro dili ile konuşma dili arasındaki yakınlıktan dolayı, sadeleşmeye belki de en çok tiyatro metinlerinde ihtiyaç duyulduğunu belirten R. Nuri, bunun bütün metinlerde gerçekleşeceğini söylemiştir.  

         

         

  1. 6.     Kelimeler

         

        Türk Yurdu’nda, dilin kullanım alanıyla ilgili yazılara pek çok yer verilmiştir. Bunlardan biri de Safvet Bey’in, “Gemilere Verilen Adların Tarihçesi” başlığıyla 12. (s.193-194) sayıda çıkan yazısıdır. Safvet Bey, gemiciliğimizin ilk yıllarında, değil gemilerin, kaptanların bile adlarının olmadığını, fermanlarda da Kara Batak, Deve Hoca gibi lakaplarla anıldıklarını; zamanla gemilere de buna benzer adlar verildiğini söyler: Uzun Bektaş'ın Çektirisi, Karaçalı'nın Fırkatesi, Sarı Kuşak, Yüğrük, Yaldız Baş, Kara Bıyık'ın Aktarması. III. Ahmet dönemiyle birlikte, “şairlerin kuruntuları”ndan çıkmış Simurg-ı Bahrî, Hüma-yı Derya, Nesîm-i Zafer, Fevz-aver, Feyz-i Bari, Nasr-ı Huda, Avnullah gibi adların verildiğini söyleyen yazar, daha sonra padişah adlarının da verilmeye başlandığını belirtir. 

         

        Akçuraoğlu Yusuf Bey’in, Türk Derneğinde verdiği “Müverrih Léon Cahun ve Muallim Barthold'a Göre Cengiz Han” başlıklı konferans, Türk Yurdu’nun 1. sayısından itibaren yayımlanmaya başlanmıştır. 4. (s.70) sayıda ise “Cengiz” kelimesi üzerinde durulmuş ve bir masal anlatılmıştır: “Timuçin kağan ilan edilmeden önceki üç sabah, çalı kuşuna benzer beş renkli bir kuş dört köşeli bir taşa konup aralıksız ‘çin giz’ diye öterdi. Üç gün sonra, kuşun konduğu dört köşeli taş yarılıp içinden ‘Hasbur’ denilen mühür çıktı. Bu mühür bir hurma ağacı kadar uzun ve genişti. Tam yazı yerinde bir kaplumbağa ve etrafında iki ejder resmi bulunuyordu." Bu masala dayanılarak Timuçin, 1189’da Cengiz Kağan unvanını almıştır. Eski Türk imparatorluğunun resmî mührü, iki ejder arasında bir kaplumbağaydı. Bu kelimeye ayrıca “eğilmez, bükülmez” anlamı verilmiştir. 15. (s.253) sayıda yayımlanan bir okuyucu mektubunda ise “çin”in doğru, “giz”in ise ok, ok ucu anlamlarına geldiği belirtilmiştir.

         

        41. (s.313) sayıda, “Türk Adı Araştırmaları” başlığı altında Tirebolulu Alp Arslan’ın “Edebali” kelimesini açıkladığı mektubu yayımlanmıştır. Bu mektuba göre, “Edebali” kelimesi, değişik kaynaklarda “edeb-i Ali, Adanalı, ede bali” kelimelerine dayandırılmaktadır.

         

        Tirebolulu Alp Arslan, Türk Yurdu’nun 81. (s.103-104) sayısında yayımlanan mektubunda, “kayı/kaya” kelimesi üzerinde durmuş ve “kayı” şeklinin doğru olduğunu söyleyip buna benzer kelimeleri örnek olarak göstermiştir. 93. (s.237-239) sayıda, Ahmet Hikmet Bey, Alp Arslan’ın “kayı” kelimesi hakkındaki yazısı üzerine bir yazı yayımlamıştır. Kelimeyi daha önce “kaya” okuyan Ahmet hikmet Bey, “kayı” okunuşunun yanlış olacağını söylemiş ve çeşitli tarihî kaynaklarda geçen Türkçe şahıs adlarından örnekler vermiştir. 94. (s.248-249) sayıda, Ahmet Hikmet Bey konuyu derinleştirerek tekrar ele almıştır.

         

        Ufalı Toktamış, 91. (s.212-213) sayıda yayımlanan “Türkçede Ay ve Gün Adları” başlıklı yazısında, bütün Türk dünyasında ay ve gün adlarının Türkçe, Arapça, Farsça ve Batı dillerinden alınma olduğunu, bunların Türkçeleştirilmesinin iyi olacağını söylemiştir. U. Toktamış, 97 (s.278-279) ve 98. (s.288)  sayılardaki “Bilgi, Bilim, Bilik” başlıklı yazısında ise bu kelimeleri yapı ve anlam bakımından inceleyip benzeri örnekler üzerinde durmuş ve Türkçenin tarihî ve çağdaş lehçelerindeki kelimelerle karşılaştırmıştır.

         

        92. (s.228) sayıda, Kazanlı Altulla Şerefetdin Uli Toktamış’ın gönderdiği, Rus ordusuna katılıp Avusturya –Macaristan ordusuna esir düşen bir Kazan Türküne ait “Kart Eymen” adlı bir şiir yayımlanmış ve bu şiirde geçen kelimeler hakkında yapı ve anlam bakımından açıklamalar yapılmıştır.

         

        118. (s.213) sayıda yayımlanan mektupta, A. Agâh, “buzla” kelimesinin Fransızca “glassier” kelimesine karşılık olarak anlam ve yapı bakımından uygun olduğunu söylemiş, Süleyman Han ise 125. (s.307-308) sayıda yayımlanan mektubunda “yayla, yazla, kışla” gibi kelimeleri örnek göstererek “buzla”nın uygun bir kelime olduğunu belirtmiştir. 130. (s.35-37) sayıda yayımlanan başka bir okuyucu mektubunda ise “buzla”nın yanında Türkçe köklere ekler getirilmek suretiyle türetilecek kelimelere örnekler verilmiş, bu yönde eğitim verilmesi gerektiği söylenmiştir.

         

        145. (s.234-235) sayıda, Besim Atalay “Türk Büyükleri veyahut Türk Adları” başlıklı yazısında, topladığı 500 kadar Türkçe kökenli adla küçük bir sözlük oluşturduğunu, listeye Arapça ve Farsça adları almadığını belirtmiş ve eski Türklerdeki ad verme geleneğinden bahsetmiştir. Türklere göre ad gökten inmiştir ve kutsaldır. Türklerin tarih boyunca kullandığı adlardan örnekler de veren B. Atalay, bir milletin kendini ve büyüklerini tanımadığında “millî vazife”sini yapmamış sayılacağını vurgulamış; yabancı dillere ait adların anlamı tam olarak bilinmeden çocuklara konulmasını uygun bulmamıştır. B. Atalay 146 (s.250-251), 148 (s.275-276), 149 (s.286-290)  ve 152. (s.54-56)  sayılarda adları, açıklamalarıyla birlikte yayımlamıştır.

         

         

  1. 7.     Eğitim

         

        Türk Yurdu’ndaki eğitimle ilgili yazı ve görüşlerde Gaspıralı İsmail (İsmail Gasprinski), merkezde durmaktadır. İ. Gaspıralı’nın yazıları ve hakkında yazılanlar, Türkçe için çok değerlidir. Gaspıralı’nın “Türk Yurducularına” başlıklı yazısı, Türk Yurdu’nun 7 (s.109-111) ve 8. (s.132-134) sayılarında, “Talim ve Terbiye” genel başlığı altında yayımlanmıştır. Ona göre, “çocuğa okumak yazmakla beraber, dînen mükellef olduğu basit şeyleri bildirmek; gündelik hayatına kifayet edecek derecede hesap öğretmek ve azıcık fennî ve edebî malumat verip çocukta dikkat ve mütâlaaya heves uyandırmak” mümkün olacaktır. Bu maksatla 1883’te Bahçesaray'da, Tercüman gazetesi kuruldu. Gaspıralı’nın yazdığı "Hoca-i Sıbyân" adlı Türkçe ders kitabının uygulanmasıyla Türk çocukları, kırk günlük eğitim sonunda okuma yazmayı öğrenmişlerdir. Gaspıralı’nın Bahçesaray’da başlattığı basın ve eğitim faaliyeti, kısa sürede bütün Türk dünyasını etkisi altına almıştır. Gaspıralı, diğer Türk illerinde de bu programı uygulamak amacıyla çıktığı gezilerde Farsçaya daha fazla itibar edildiğini gördüğünü, ama kendilerinin Türkçe “usûl-i savtiyye” programının uygu