Parvus Efendi

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281



        Parvus, bugün Ukrayna sınırları içindeki Minsk vilayetine bağlı küçük bir kasaba olan Berezino’da 26 Ağustos 1876’da kapalı bir Yahudi cemaati arasında doğmuştur. Düşük gelirli orta sınıf bir aileden gelen Parvus ve ailesi, evlerinin yanmasının ardından Odessa’ya taşınır. Odessa, aynı zamanda babasının da doğum yeridir. Parvus’un kişiliği ve fikirleriyle ilgili herhangi bir çalışmanın bu kent ve özelliklerini ihmal etmesi asla düşünülemez. Daha sonraki yıllara ait ticari faaliyetlerinin türü ve biçimi bile Odessa kenti düşünülmeden anlaşılmaz[1]. Bu kentin yapısı sadece imparatorluğun en büyük ticaret merkezlerinden biri olmasıyla değil, aynı zamanda sokak ve caddelerinin her türden tüccar ve zanaatkâra ev sahipliği yaptığı renkli kalabalıklarıyla da ilginç bir özellik taşır. Bu kent Parvus’a sadece belirsizliklerle dolu bir ortamın büyük ticari kârlar sağlayan şartlarının girişimcilik özelliklerini vermekle değil, aynı zamanda Rusların klasik disiplinini veren gramer okulu gymnasium’dan, daha üniversiteye başlamadan beşeri bilimlerde ilk bilgileri edinmesini sağlamış ve dahası, entelektüel gelişmesinde daha da fazlasını veren sosyal bir çevre de sunmuştu (Zeman, 1965: 8–12).

         

        Erken denebilecek bir yaşta sosyalizme yönelen bu ilginç şahsiyetin fikri yönelişlerinin arkasındaki en önemli etkenlerden biri de, hiç şüphesiz Yahudi kimliğinden kaynaklanan hatıralar olmalıdır. Kiev ve Odessa’da Yahudilere karşı girişilen planlı katliamlara tanıklık etmiş birinin, en azından kişisel problemlerini çözmek için bile olsa, farklı arayışlara girme ihtimali oldukça yüksek bir seçenek olarak görünüyor. Bir Yahudi olarak, Rusya’daki yapı gereği ikinci sınıf bir vatandaşlıktan, birinci sınıf vatandaşlığa yükselme ihtimali olmadığına göre fazla da bir seçeneği olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir.

         

        Yirminci yüzyılın en sıra dışı politik ve entelektüel figürlerinden biri olarak Parvus, özellikle Rusya, Almanya ve Türkiye’nin politik ve entelektüel hayatı üzerinde etkili bir rol oynayan (Karaömerlioğlu, 145), doğduğu yer gibi kendisi de kozmopolit bir kişilik olarak arkasında sırlarla dolu bir geçmiş bırakmıştır. Burada bir meseleyi özellikle vurgulamak gerekiyor; o da Parvus’un da aralarında bulunduğu ve hepsinin de Rus Yahudi’si olduğu Angelica Balabanoff, Rosa Luxenburg ve Troçki’den oluşan dörtlü gruptan hepsinin, diğer bütün Rus mültecilerinden farklı olarak, daha az Ruslaşmış veya Polonyalılaşmış; fakat daha fazla Avrupalılaşmış, çok daha radikalce enternasyonalcileşmiş[2] bir pozisyonda bulunmaları gerçeğidir. Ne var ki, bunun yegâne sebebi Yahudi olmalarından kaynaklanmıyordu[3]. Zira Axelrod Martov, Zinoviev, Kamanevler de Yahudi oldukları halde, bulundukları yabancı ülkelerin sosyalist partileriyle aynı derecede yakınlık kurmayı başaramamışlardır. Hâlbuki Parvus Alman demokrasisinde bir lider; Rosa Luxenburg, Rus, Polonya ve Alman partilerinde görev almış biri; Angelica Balabanoff ise kendi öz yurdundaki işçi hareketinden çok, İtalya’daki hareketle yakınlık kurmuş biriydi (Wolfe, 1989-II: 197–198).

         

        Kendisinin Marksizm’le ilişkisi çok eski yıllara, gençlik yıllarına dayanır. On dokuzuna basarken gittiği Zürih’te(1891) felsefe doktorasını verdikten hemen sonra,  sıkı bir Marksist olarak Almanya’da yakın ilişkiler kurduğu Rosa Luxemburg, Karl Kautsky, Clara Zetkin ve Karl Radek gibi isimlerle tanışarak Alman Sosyal Demokrat Partisine katılır[4]. 1900 yılında Almanya’nın Münih kentinde, daha sonra birbirlerinin çalışmalarına hayranlık duyacak kadar dost olacağı Lenin’le ilk kez tanışan Parvus, O’na, “Iskra” adlı devrimci gazeteyi çıkarmaya başlaması teklifini götürür. Zaten o yıllarda Parvus’un evi, Lenin de dâhil olmak üzere, çok sayıda Marksist önderin kullandığı bir karargâh görünümündedir. Bununla birlikte daha sonraki yıllarda, Parvus ve Lenin arasında derin fikrî ayrılıklar ortaya çıkacaktır[5]. Helphand, Lenin tarafından kurgulanan öncü partinin tarihi rolüne hiçbir zaman inanmadığı için, Menşeviklere daha yakın olmasına rağmen, Rus Sosyal Demokrasi hareketinin dâhilî mücadeleleriyle doğrudan doğruya ilgilenmeyi asla düşünmemiştir (Karaömerlioğlu, 2004).

         

        Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde Parvus takma adıyla ün kazanan Helphand, kendisi gibi bir Rus Yahudi’si olan Rosa Luxenburg’la birleşerek, parti içinde büyümekte olan bürokratik merkezîleşmeye ve Alman resmî liderliğinin eyyamcılığına karşı bir sol kanat devrimci yolu izlemeyi tercih etmiştir (Wolfe, 1989-I: 332). O yıllarda sadece Parvus değil, Eugune Levine, Wilhelm İsches, Alexander Stein, Rosa Luxemburg gibi sürgündeki Rus kökenli Yahudi entelektüellerin neredeyse tamamı, revizyonizm karşıtı radikal bir çizgiyi takip etmişlerdir. Oysa Habsburg monarşisinden gelen Yahudi Marksistler, önderliğini Berlin doğumlu bir Alman Yahudi’si olan ünlü Eduarad Bernstein’in temsil ettiği revizyonist görüşleri savunuyorlardı. Parvus ve Rosa Luxenburg da, asıl şöhretlerini bunlara olan muhalif ve düşmanca davranışlarından kazanmışlardı. Sosyal Demokrat Partinin (SDP) bazı gazete ve dergileri, özellikle Parvus ve Luxenburg’un editör ve gazeteci olarak yaptığı katkılara bağımlıydı. Parvus Almanya yıllarında sadece Almanya’da dağıtılan SDP’ye ait gazetelerin editörlüğünü yapmakla kalmadı, aynı zamanda Lenin tarafından çıkarılan Iskra’nın yayın faaliyetlerine aktif biçimde katılarak, iki kıta arasındaki devrimciler arasındaki ilişkilerin pekişmesine de yardım etti[6].

         

        Bu yıllar Parvus’un sadece SDP içinde değil, aynı zamanda Siyonist toplantı ve mitinglerinde yaptığı konuşmalarla, enternasyonalizmi savunan ateşli nutuklarına sahne olmakla kalmaz, aynı zamanda muhalifleriyle giriştiği sıkı polemiklere de tanıklık eder. Avrupa’daki üniversite öğrencisi genç Yahudi göçmenler, hem siyonist hem de sosyalist Yahudilerin üzerinde etkinlik kurmaya çalıştığı önemli bir hedef kitleydi. Bu sebeple her iki grup, Yahudilerin tertip ettiği bu tür toplantılara çok özel bir önem veriyordu. Bu toplantılardan birinde Parvus, o ölümsüz konuşmalarından birini daha yapmakta ve adeta kükremekteydi. Zaten o günlerde bile Marksist bir teorisyen olarak haklı bir şöhrete sahip olmuştu (Jack, 1991: 112).

         

        “Milliyetçiliğin anlamsızlığı aleyhine konuşan Parvus, bir ara ceketini tuttu ve; “Bu ceketin yünü Angora’da otlayan koyunlardan alınmış, İngiltere’de eğirilmiş, Lodz’ta dokunmuş, düğmeleri Almanya’dan, ipliği ise Avusturya’dan getirilmiştir. Sizce bu, bu dünyanın enternasyonal olması için açık bir kanıt değil midir? Ve bu ceket gibi zavallı bir şey bile dokuz ayrı ırka ait emekten yapılmıştır.” dedi. Kullandığı argüman gerçekten etkileyiciydi. İnsanlar kendilerini Parvus’un yönlendirmesi altında, entelektüel bir rüyanın içinde hissediyor, alkışlamak için ellerini havaya kaldırıyorlardı. Tam o esnada, beklenmedik bir şey oldu. Parvus’un kendisi için yeterince küçük olan ceketi, konuşma esnasında argümanını örneklendirmek için şuraya buraya çekmek ve yaptığı el kol hareketlerinin şiddetinden dolayı, beyaz gömleğinin yamasını gösteren sağ dirseğinden sökülmüştü. Sağ muhalif Parvus, gözleri kin ve nefretten parlamış Nachman Syrkin’in yanında oturuyordu. Tam da Parvus’un argümanını tamamladığı esnada, Syrkin ayakları üzerine doğruldu ve “Kolunuzun yeninde bulunan yırtık Kiev’deki pogromdan[7] geliyor.” diye haykırdı. Bu nidanın etkisi inanılır gibi değildi. Parvus enternasyonal ceketinin zirvesine ulaşmak için bir saat çalışmıştı ama, Syrkin’in bir cümlesi onu mahvetmeye yetmişti.”

         

        Kesintisiz bir dünya devrimini savunan bu olağandışı enternasyonalist, sadece Rus, Alman ve Fransız sosyal demokratları arasında değil, bizzat içinden geldiği Yahudi toplumu arasında bile, çok yakın dostluklar kurduğu gibi, keskin muhalifler de edinmiş görünüyor. Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşına karşı keskin bir şekilde muhalefet eden Kautsky ve Bernstein de, tutarlı biçimde Parvus karşıtı bir çizgiyi temsil eden düşünürlerdendir.

         

        Bu yıllarda Parvus, Saechsische Arbeiterzeitung’u derlemiş, Neue Zeit’e makaleler yazmış, Aus der Veltpolitik diye bilinen kendi gazetesini kurmuştur. Aynı yıllarda en büyük ideallerinden biri de, ekonomi ve dünya olayları hakkındaki bilgilerini kullanarak, spekülasyonlarla borsacılıktan büyük vurgunlar vurmak ve bu şekilde elde ettiği paralarla üç dilde yayınlanan günlük bir Marksist gazete kurmaktı. Fakat tam da bu yıllarda (1904) ilginç bir gelişme, Parvus’la ilişki halinde bulunduğu sosyal demokrat çevreler arasındaki ilişkilerin iyiden iyiye bozulmasına sebep olmuştur. Maxim Gorki’nin Aşığın Borcu oyununun temsili için idarecilikle görevlendirildiğinde, Almanya’da, hareket için 60.000 Mark toplamış olmasına rağmen bundan tek bir kuruş bile ödemede bulunmamıştır. Babel ve Kautsky skandalı örtbas etmeye çalışmışlarsa da, bu durum, zaten konformist olmakla suçlanan Parvus’un bozulan imajını tekrar kendisine iade etmeye yetmemiştir (Wolfe, 1989: 332) [8].

         

        1905 yılı, Parvus’un Rusya’yla yeniden ilgilenmesine yol açan gelişmelere sahne oldu. Rusya’ya gitmek ve Troçki’yle buluşmak istedi. Rusya’da Menşeviklerin yasal organı olan Nachalo’yu yayınladılar ve gazeteyi kendi görüşlerine doğru kaydırdılar. Parvus küçücük bir gazete olan Russkaya Gazeta’yı aldı ve bunu 500.000 satan bir gazete haline getirdi. Parvus ve Troçki’nin çıkardığı gazetelerin her ikisi de, Bolşeviklerin kanunî organı Novea Zhizn’den çok daha fazla satıyordu. Parvus ve Troçki ikilisinin radikal bir kışkırtma organı olarak kullandıkları gazete, kahrolsun çarlık, yaşasın işçi devleti gibi aşırı ifadelerle gün geçtikçe etkisini daha da artırdı[9].

         

        Rusya’da 1905 devrimi patlak verdiğinde ülkesine geri dönen Parvus, aktif biçimde devrime katıldı ve Troçki’yle birlikte Sen Petersburg Sovyet’inin en önemli politik figürlerinden biri hâline geldi. Onun Troçki üzerindeki politik ve entelektüel etkisi, özellikle 1904 ve 1905 yılları arasında oldukça belirgindir. Nitekim daha sonraki yıllarda Troçki, kişisel gelişimi üzerindeki Parvus’un kalıcı etkisini açıkça belirtmek ihtiyacını hissetmiştir (Karaömerlioğlu, 2004: 146–147).

         

        Avusturya-Macaristan sahte evraklarıyla gittiği Sen Petersburg’un bu devrim yıllarında, Rus ekonomisinin çökmenin eşiğinde olduğunu tasvir ettiği, Sen Petersburg Sovyet’inin ise “Finansal Manifesto” olarak adlandırdığı belge lehine kışkırtıcı bir makale yazdı. Öngörüsü haklı çıkmasa bile, kaleme aldığı bu yazı yüzünden başka bir Yahudi Marksist’i olan Leon Detsch’la beraber Rus polisi tarafından tutuklandı. Hapishanedeyken diğer devrimcilerle kurduğu ilişkileri daha da pekiştiren Parvus, orada Rosa Luxenburg tarafından ziyaret edildi. Sibirya’da üç yıl kaldıktan sonra, Troçki gibi kendisi de oradan kaçtı ve Almanya’ya geçti. Almanya’da “Devrim Sırasında Rus Bastil’nde” şeklinde adlandırılan tecrübelerini bir kitap halinde yayımladı[10].

         

        Alman Sosyal Demokratlarıyla ilişkilerinin bozulmasını izleyen yıllarda, kendine daha farklı bir saha seçen Parvus, Alman Sosyalist basının muhabiri olarak Balkanlara gitti. Beklediği büyük dünya savaşının barut fıçısının burada hazırlandığını gördü. Bazı iddialara göre, bu sürecin hızlanması ve bir dünya devrimine zemin hazırlanması için, barut fıçısının ateşlenmesinde birinci dereceden rol aldı. Tam da bu yıllarda, Jön Türk hareketiyle temasa geçti ve ilişkilerini yayın organlarında yazılar yazacak derecede geliştirdi. Kendisinin Jön Türk ve İttihat Terakki hareketiyle ilişkilerini kuran kişinin, daha sonra ticarî ortaklık da kurduğu Yahudi Emmanuel Carasso[11] olması ihtimal dâhilinde olsa bile, çok karmaşık bir ilişkiler ağına sahip böylesi bir şahsiyetin, eşzamanlı olarak başka kişi ve gruplarla kurduğu ilişkilerden de yararlanması ihtimal dâhilindedir[12].

         

        Berkes’in(2003: 472),  dedektif romanlarını andıran bir hayat hikâyesi olarak nitelendirdiği, bu olağandışı şahsiyetin Türkiye’de yaşadığı yıllarla ilgili malumat, maalesef çok kısa ve yetersiz bilgi kırıntılarından ibarettir. Bu dönemin aydınlatılması, hem Parvus’un hayat ve faaliyetleri, hem de bir dönemin perde arkasının açıklığa kavuşması için son derece önemlidir. Bunu başarmak ise, sadece Osmanlı Devlet Arşivlerinin taranmasını değil, aynı zamanda Alman[13], İngiliz Rus ve hatta Avusturya-Macaristan ve bazı Balkan devletlerinin de arşiv ve gizli belgelerine ulaşmakla ancak başarılabilecek zor bir uğraşı göze almak anlamına geliyor.

         

        Alexander Helphand Parvus, Türkiye’de bulunduğu yıllarda Parvus Efendi nâmıyla İttihat Terakki’nin öncü kadrosu ve Türkçü çevrelerle yakın ilişkiler kurdu. Zamanın en etkin mecmualarından biri olan Türkçü yayın organı Türk Yurdu’nda, memleketin ahval-i mâliyye ve iktisâdiyyesiyle ilgili olarak yazdığı yazılar geniş yankılar buldu. Ülkeyi Muharrem Kararnamesi gibi malî bir kıskaca mahkûm eden Balta Limanı Ticaret Sözleşmesi ve Tanzimat Fermanı süreçlerine duyulan tepkinin had safhaya ulaştığı bir ekonomik buhran dönemi, Parvus’un ileri sürdüğü görüşlere uygun bir zemini zaten hazırlamıştı. Aynı yıllarda bir teorisyen ve eylem adamı olarak yıllarca sürdürdüğü çizginin tam zıddı bir görünüşle; sadece milliyetçi bir söylemle değil, kapitalist dünyanın en önemli güçlerinden biri olan Almanya yanlısı tutumuyla arz-ı endâm etmesi, Marksist çevrelerdeki arkadaşları tarafından oldukça yadırganmış görünüyor.

         

        Balkan Savaşı başta olmak üzere, bu yıllarda iktidar çevreleri ve özellikle Emmanuel Carasso ile kurduğu yakın ilişkiler ve engin ekonomi bilgisi sayesinde, olağanüstü paralar kazandı. Bu yıllarda gıda spekülasyonu ve silah kaçakçılığı dâhil bir yığın işle meşgul olduğu, kendisiyle ilgili bütün kaynakların hemfikir olduğu bir konudur. Özellikle Balkan Savaşı yıllarında Emmanuel Carasso ile kurduğu ticari ortaklık sayesinde silah kaçakçılığı dâhil her türlü gıda maddeleri ticaretinden büyük paralar kazanmıştır[14]. Aynı yıllarda, Türkiye’nin Almanya yanında savaşa katılması için yönetici elitleri teşvik etmiş, bu konuda yazılar yazmıştır. Kendisi, Çarlık Rusya’sının çökmesi veya bütün Avrupa’yı içine alacak umumî bir devrime neden olabilecek bir savaşı desteklemek ve milliyetçi duyguları kışkırtmanın hiçbir şekilde Marksist ideolojiyle çatışmadığı düşüncesindeydi. Gerek Çarlık Rusya’sının çökmesi, gerekse “Avrupa’nın ekonomik kaynaklarını çökertecek ölçekte”[15] büyük bir savaşın ortaya çıkması halindeki bütün durumlar, olası ve kesintisiz bir devrimin şartlarını hazırlayacaktı. Şayet Çarlık Rusya’sı savaşı kazanırsa, bundan hem îtilaf devletlerindeki, hem de İttifak devletlerindeki politik rejimlerin demokratik yapısı son derece zarar görecekti. Bu durumdan Almanya’nın fayda görüp görmemesi, kritik bir mesele olarak değerlendirilemezdi[16].  Aslında Rusya’nın kuvveti kırılmadan, Batı Avrupa’da yapılacak hiçbir devrimin başarı şansı olmadığı düşüncesi, Marx ve Engels’in de daha önce üzerinde ısrarla durdukları ve hemfikir oldukları bir meseleydi (Wolfe,1989- I: 288).

         

        Türkiye’de bulunduğu yılların sonuna doğru, Alman büyükelçisi Wangenheim’le temasa geçerek, kendisine hâlen savaşta bulunan Rusya’yı çökertmek için etkileyici bir plan sundu. Aslında Almanlarla Rus devrimciler arasındaki ilişkileri ilk başlatan tarafın kim olduğu tam olarak açık olmasa da, 1915 yılının 14 Ağustosunda Alman hükümet müsteşarı Brockdorff-Rantzau, Helphand’la yaptığı bir konuşmayı merkeze yazarak, Helphand’ı istihdam etmek için güçlü bir tavsiyede bulundu. Aslında Brockdorff-Rantzau’nın devrimcileri kontrol etme ve yönetme düşüncesi, Wall Street finansörlerinin düşünceleriyle aynı paraleldeydi. Bu durum, J.P.Morgan ve Amerikan Uluslar arası Korporasyonunun, kendi amaçları için, hem yerli, hem de ABD’deki yabancı devrimcileri kullanma teşebbüsleriyle kesişiyordu [17].Büyükelçi Berlin’e gönderdiği mesajda, biraz da tedirginlik içinde şunları yazmıştı[18].

         

        “Anladığıma göre, sıra dışı güçleri olan son derece olağanüstü bir adamı, savaş süresince kullanabiliriz. Raporda bir de uyarı bulunuyordu. Helphand’ın arkasında bulunan güçleri kullanmayı istemek, ihtimal, riskli de olabilir; fakat onları yönetemeyeceğimiz korkusundan dolayı hizmetlerini reddetmemiz, bir anlamda kendi zayıflığımızın da itirafı olacaktır.”

         

        Görüldüğü gibi, Alman istihbarat servisinin bile ilişkiye girme konusunda tereddüt yaşadığı ve belli endişelerden kurtulamadığı bu esrarengiz kişilik hakkında Wangenheim merkeze aynen şunları yazdı (Karaömerlioğlu; 2004: 149–150):

         

        “Son Rus devriminin en önemli liderlerinden biri olan ve çeşitli sebeplerle Almanya’dan da çıkarılmış meşhur Rusyalı sosyalist yazar Dr. Helphand, belli bir süredir Türkiye’nin ekonomik sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak burada aktif bir durumda bulunmaktadır. Savaşın başından beri Parvus’un tavrı hiç kuşkusuz Alman tarafında olmuştur. O Ukrayna Hareketi’nin desteklenmesinde Zimmerman’a yardım etmekte ve Bükreş’teki Baserabyalılara ait gazetenin kurulmasında da faydalı hizmetlerde bulunmaktadır. Benimle yaptığı bir sohbette, Parvus, Rusyalı demokratların sadece Çarlığın tamamen yıkılması ve Rusya’nın küçük devletlere parçalanmasıyla amaçlarını başaramayacaklarını söyledi.  Başka bir ifadeyle, Almanya Rusya’da ana bir devrimi tutuşturamadıkça, bunlar tam olarak başarıya asla ulaşamazlar. Bununla birlikte, eğer Rus İmparatorluğu birçok parçaya bölünmezse; savaştan sonra bile olsa, Rusya’dan Almanya’ya gelebilecek bir tehlike hâlâ var olmaya devam edecektir. Almanya hükümetinin çıkarları, bundan dolayı henüz faaliyete geçmeyen Rusya’daki devrimcilerle aynıdır. Fakat oradaki çeşitli hizipler arasında henüz yeterince bağlantı bulunmuyor. Menşevikler daha şimdilerde eyleme başlamış olan Bolşevik güçlere henüz katılmış değillerdir. Parvus, geniş bir taban üzerinde inşa olmayı organize etmek ve bir birlik yaratmak için görevli olabileceğini düşünmektedir. Bunu başarmak için muhtemelen Cenevre’de bütün liderlerin katılması gereken bir konferansa ihtiyaç duyulabilir. Kendisi bu amaca ulaşmak için gerekli ilk adımı atmaya hazırlandı, ancak bu amaç için, hatırı sayılır miktarda paraya ihtiyaç duyulabilir. Kendisi bu sebeple Berlin’e planını takdim etmek için bir ricada bulundu. O, Alman sosyal demokratlarına, vatanperver davranışlarının bir mükâfatı olarak, ilkokullar ve ortalama iş saatlerinde acil bir iyileştirme ümidi vadeden bir imparatorluk genelgesinin, sadece orduya hizmet veren Alman sosyal demokratları üzerinde değil, aynı zamanda aynı politik düşünceleri paylaşan Ruslar üzerinde de olağanüstü bir etkide bulunacağından mahrem olarak bahsetti. Parvus bugün Sofya ve Viyana’ya, oradaki Rus devrimcilerle tartışmak için gidecek. Dr. Zimmerman da Parvus gibi aynı zamanda Berlin’e ulaşacak ve Parvus’la birlikte toplantılara katılacak. Parvus’a göre eylem, henüz Rus acemi askerleri cepheye sürülmeden, süratle yapılmalıdır.”               

          

İmza

Wanhenheim.

 

 

        Daha sonraki gelişmelerden anlaşıldığına göre, Parvus, bu görüşmeden hemen sonra Berlin’e çağrılmış ve Almanlarla sıkı bir işbirliğine girmişti. Almanya’da bulunduğu yıllar, aşağıda da görüleceği üzere, sadece Almanlar hesabına çalışan bir ajan provokatör rolü değil, aynı zamanda savaş hengâmesinden büyük paralar kazanan bir savaş spekülatörü olarak faaliyetlerini sürdürmek şeklinde cereyan etmiştir.

         

        1915’te İstanbul’dan Stokholm’e geçen Parvus, burada demir çelik ve kömür işlerine yatırım yaparak, savaş yıllarında Almanların demir ve çeliğe olan ihtiyaçlarından yararlanmak suretiyle büyük paralar kazanmıştır. Bu yıllarda Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg’la yeniden ilişki kurmak istemişse de, onlardan yüz bulamamıştır. Kurduğu gazete olan Die Glocke, reformistlik ve hatta eyyamcılıkla suçlanmıştır. Parvus, bu tutumunu haklı kılmak için, silahlanmış bir Almanya’nın Çarlık Rusya’sını devireceğini, bundan sonra Rusya’da devrim olacağını, devrimin dışarıya sıçraması dolayısıyla Almanya’da başka bir devrimin tetikleneceğini, en nihayet Almanya’da demokratik sosyalist bir düzen kurulacağını söylemiştir. Böylece Parvus, sol kanat devrimciliğinden başlayan yolculuğu sonunda, savaşı destekleyen sağ kanat Alman Sosyal Demokratları için en güzel mazereti hazırlamıştı (Wolfe,1989-I: 333).

         

        Parvus’un izleri takip edilirken, onun sadece Almanya’da değil, Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde, ekonomik olduğu kadar siyasi ve popülist faaliyetlerde bulunduğu anlaşılıyor. Bu yıllarda aynen diğer sosyalist çevrelerle olduğu gibi, Fransız sosyal demokratlarıyla da ilişkiye geçmek istemişse de, bunda da başarılı olamamıştır. Bu yıllarda bir Fransız sosyal vatanperver yayını olan L’Humanité, Troçki’yle, yayınladığı bir mektuptan dolayı çatışmaya girmişti.Troçki karşıtı Aleksinskii, L’Humanité adlı bir Fransız mecmuasına gönderdiği mektupta, Parvus’u bir ajan provokatör olarak tasvir etmişti. Nashe Slovo da Parvus’la hiçbir iş yapmamaları konusunda diğerlerini uyarmıştı. Fransa’daki bu Marksist çevreler, Parvus’u sadece Alman ajanı olmakla değil, aynı zamanda Türk hükümetlerinin de ajanı olarak suçluyorlardı. Nashe Slavo, kesintisiz devrim kavramını politik açıdan ölü bir teori olarak tasvir etmiş ve savaş yıllarındaki duruşundan dolayı Parvus’a açıktan açığa muhalefet etmişti. Slavo’ya göre Parvus, sosyalizmi sınıf devleti ve militarizmin arkasına atıyor, ona daha az önem veriyordu[19]. Bu yıllar, Almanya’nın Fransa’yı işgal ettiği ve bütün bir Kıta Avrupa’sı da dâhil olmak üzere, dünyanın her tarafında enternasyonalist duyguların değil, milliyetçilik dalgasının bütün dünyayı sarstığı bir ulus devletler çağıydı. Kaldı ki, Parvus ve Troçki ikilisinin savunduğu fikirler, Slavo’nun haklı olarak işaret ettiği gibi, sadece sosyalizmin değerlerini değil, dünya devrimine giden yolda bütün insani ve ulusal değerleri hiç yerine koyan büyük bir trajediye âdeta davetiye çıkarıyordu.

         

        Parvus, eşzamanlı olarak yürüttüğü ve görünürde birbiriyle çelişkili görünen eylemlerini yürüttüğü bu yıllarda, Alman gizli servisiyle yakın bir ilişki içine girmişti. İşin aslına bakılacak olursa, Almanların Rus devrimcilerle teması, 1917 devriminin çok öncesine dayanıyordu. En azından Rusya’da istikrarsızlık çıkarabilmek amacıyla bile olsa, kendi ülkelerindeki Rus devrimcilerine destek veriyor, hatta Lenin örneğinde olduğu gibi, bunların Rusya’ya girmesine yardımcı oluyorlardı. Bu arada birçok devrimci de, Almanlar tarafında önerilen herhangi bir yardımı akıbetlerini de düşünerek, kabul etmeye istekli görünüyor ve Almanları kullanmaya çalışıyorlardı. Almanlar, bu davranışı fark ettiler ve kendi savaş kabiliyetlerini güçlendirmek için, sadece onların bu duygularını teşvik etmekle kalmadılar, kendileriyle ittifak yapacak gerçekçi ve acımasız kişiliğe sahip arabulucu veya irtibat ajanları seçmek için son derece titiz bir çalışma başlattılar. Bu planların uygulanmasında temel aracı, Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde uluslar arası silah ticaretinde yardımcılık yaparak şansını artırmış görünen ve daima Marksist bir Rus devrimcisi ve teorisyeni olan Parvus adıyla meşhur, Alexander Helphand’dı. Possony’ye göre o, gerçekten de insanların iyiliğine inanmayan acımasız bir kişilikti. Nihayet kendisi uzun bir süreden beri Marksist olmasına rağmen, bir İngiliz ajanı olabileceği gibi, bir Alman ajanı olmakta da hiçbir sakınca görmeyen bir kişiliğe sahip olabilirdi. Ona göre Helphand, Rusya’da bir devrimi ister görünüyordu, ama, Alman efendileri gibi; ve daima seçeneklerini açık tutuyordu. Helphand Alman paralarını savaşta sadece Ukraynalı ayrılıkçı hareketlere değil, aynı zamanda Lenin ve Bolşeviklere de erkenden aktardı. Aynı zamanda Almanya’nın en tanınmış bankacılarından Max Werburg, Lenin’in devrimci çalışmaları için yardım etti[20].

         

        Lenin ve arkadaşlarının ülkeye girmelerinden, gerekli finansal desteğin sağlanmasına kadar, bir yığın karmaşık organizasyonların arkasındaki gerçek aktörün, Dr. Helphand Parvus olduğunda bütün kaynaklar hemfikirdir. Kendisi Lenin’in kaçırılma olayından hemen önce, Berlin’den Zimmermann ve Bethmann-Holweg, Kopenhag’taki Alman Bakanı Brockdorff-Rantzau ile zaten temas halindeydi. Brockdorff-Rantzau, kendi müttefikleri tarafından yaygın adıyla Parvus olarak bilinen ve Kopenhag’ta bulunan Alexander Israel Helphand’la, o da, zengin bir aileden gelen Jacob Furstenberg’le -yandaşları tarafından daha ziyade Ganetsky olarak bilinir- temas kurdu. Ve nihayet Jacob Furstenberg, Lenin’le acil bir hat oluşturdu. Şansölye Bethmann-Holweg, Lenin’in transferinde nihai otorite olmasına ve Lenin de muhtemelen yardımcısının Alman orijinli olduğunu bilmesine rağmen, Lenin’in Almanlar hesabına çalıştığı söylemek mümkün değildir[21].

         

        Lenin’in mühürlü bir tren ve sahte evraklarla Rusya’ya girişinin sağlanması operasyonunda, Lenin, kendisine yardım edenlerin Alman istihbaratı için çalışan kimseler olduğunu pekâlâ biliyordu. Bu işbirliğinde her iki taraf da gerçekleri gizliyor ve taktik anlamda bir işbirliği yapıyorlardı. Almanların amacı Çarlık Rusya’sını dağıtmak ve savaş sonrasında Rus piyasasına girmek; Lenin’in amacıysa Marksist bir diktatörlük kurmaktı[22]. Parvus ise, çok muhtemelen bir dünya devriminin fitilini ateşlemek veya başka hesapların peşinde koşuyor olabilirdi. Bununla birlikte, dünyanın her tarafına dal budak salmış, ve ne olduğu tam olarak kestirilemeyen, manipülatif etki ve stratejileri çok güçlü oligarşilerin bu işe müdahil olma ihtimali ve Parvus’un bunlarla işbirliği halinde olduğuna dair kuvvetli belirtiler, bunun sadece belirli bir ırk ya da inanç, veyahut finansör grubu tarafından başarılamayacak kadar karmaşık bir iş olduğu düşüncesine kuvvet kazandırmaktadır[23]. Nitekim, o dönemde Almanya’nın en etkili bankerlerinden biri olan Max Warburg da, Lenin’in devrim faaliyetleri için para yardımında bulunmuştu. (Tooley, 2005: 71).

         

        1917 yılında sadece Rus devriminin değil, tarihin de kaderini etkileyecek ölçekteki bu büyük operasyonundan sonra Parvus yine boş durmadı. Almanya’da iktidara gelen sosyal demokratlar ile, Rusya’yı yöneten komünistler arasında ittifak kurulması için arabuluculuk yapmaya kalkışan bu savaş spekülatörü, bu girişiminde başarılı olamamıştır. Daha sonra ise Sovyet hükümetine başvurarak tekrar Rus vatandaşlığına girmek istemişse de, öz oğlunun vatandaşlığını kabul eden Lenin, Parvus’un müracaatını reddetmiştir[24]. Vatandaşlığa kabul edilirse, hayatının hesabını vermek için yargılanmaya hazır olduğunu (Zeman, 1965; 239), kendisine verilecek her görevi yapacağını söylediği halde reddedilen Parvus[25], bu durum karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Oysa Lenin için, sadece politik planları değil, Helpand da dâhil olmak üzere, feda edilemeyecek hiçbir şey yoktu(Zeman, 1965: 247).

         

        İsveç’ten Türkiye’ye kadar bütün Avrupa ülkelerinde yatırımları bulunan bu olağandışı adamın, 1919 ve 1920’li yıllarda İsviçre bankalarında 2.222.000 Frankı bulunuyordu. Bu paranın sadede yıllık faizi 123.000 franktı. Bu olağanüstü serveti ve ilişkileri yüzünden hakkında çıkan söylentiler Zürih’te tutuklanmasına bile sebep olmuştur. Bundan sonra kendisini tekrar işlerine vermiş, Alman Weimar Cumhuriyeti’nin başkanı olan Sosyal demokrat Ebert’e danışmanlık yapmış ve Alman sosyal demokrat basınına çok cömert bağışlarda bulunmuştur. Lenin’in ölüm yılı olan 1924 yılının 17 Aralığında, tıpkı Lenin gibi beyin kanamasından ölmüştür (Wolfe,1989-I: 334).

         

         

        Parvus’un Marksist Teoriye Katkıları

         

        Parvus’un Marksist teoriye yaptığı en önemli katkılardan biri, daha sonra Lenin tarafından biraz değiştirilerek “sürekli devrim” şekline dönüştürülmüş olan “kesintisiz devrim” kavramıdır. Aslında bu değişiklik, Einstein’ın Newton’la yakınlığını gizlemek isteyen mütercimin, “yoğunluğun kuvveti” teknik tabiri yerine, “ağırlığın kuvveti” demesinden farksızdır(Wolfe, 1989-I: 329). Bu teori 1905 devrim yılları sırasında geliştirilmişti. Geliştirilen kavram, dünya piyasasının Marksist bir teorisi, proleteryanın dünya ölçeğindeki görece ağırlığı ve emeğin dünyadaki paylaşımını somutlaştıran ve ruhunda gerçekten de enternasyonalist olan bir teoriydi[26]. Parvus ve Troçki’ye göre Rus devrimi, artık olgunlaşmış hale gelen batıya da sıçrayabilirdi. Çünkü, diyorlardı, proleterya bir kere iktidara geldikten hemen sonra, hem iktidarı elinde bulundurabilecek, hem de dar amaçlarla ortaya çıkan devrim “kesintisizliğini” koruyarak, proleteryanın güdümünde tek ve devamlı bir süreç halinde proleter ve burjuva devrimlerini bütünleyen bir devrim aşamasına ulaşacaktır (Wolfe, 1989-I, 325–6). Lenin’in daha sonraları savunduğu ve Marksizm’e getirdiği en özgün katkılardan biri olarak gösterilen “emperyalizm” kurgusunun özü de, aslında Parvus-Troçki ikilisinin geliştirdiği tezin devamından başka bir şey değildir[27]. Daha çok Troçki’ye atfedilen kesintisiz devrim teorisi orijinal biçimiyle Parvus tarafından formüle edilmiştir[28].

         

        Helphand, ekonomik büyümedeki uzun dalgalanmaları en kapsamlı şekilde araştıran ilk Marksist teorisyen olarak bilinir. 1901’de Almanca olarak yazılan Die Handelskrisis und die Gewewrkschaften isimli çalışması piyasa sürüldüğünde, bu çalışma, en fazla erken dönem Sovyet Cumhuriyetinde, kendisinin de yakın arkadaşı olan ve o dönemde Rusya’nın en önemli politik teorisyeni sayılan Troçki’nin çalışmaları üzerinde hatırı sayılır bir etki bıraktı[29]. Kapitalist ekonominin teknoloji, malî piyasalar, ticaret ve sömürgeler gibi bütün alanlarında meydana gelen gelişmeler; dünya piyasalarının olağanüstü bir genişlemeyi ortaya çıkaracağı zaman dilimleridir. Bu aşamada “bir bütün olarak dünya üretimi” çok daha kapsayıcı bir seviyeye çıkar ve sermaye fırtınalı bir gelişme dönemine girer[30]. Hobsbawm, Kondratiev’in analizini nitelendirirken, “üretim alanında kesintisiz devrim” tabirini kullanarak, bu dinamizmin arkasında, büyüyen dünya endüstri sektörü ile, esas olarak yeni coğrafi üretim kuşaklarının, ya da ihracata yönelik üretimde yeni uzmanlaşan alanların fasılalı olarak devreye girmesiyle büyüyen dünya tarım üretimi arasındaki ilişkiye vurgu yapar(Hobsbawm, 1999: 59). Dikkat edilirse Helphand’ın burada yaptığı analizin temelinde de, kendisinden sonra Immanuel Wallerstain tarafından “dünya-ekonomi” olarak teorik bir temele oturtulmaya çalışılan enternasyonalist bakış açısının etkileri açıkça görülebilir.

         

        Ekonomik büyümedeki uzun dönemli dalgalanmalar teorisinin zorunlu bir devamı olarak algılanabilecek “emperyalizm” kavramının mûcidi de hiç şüphesiz Lenin değil, Parvus’tur. Parvus, o günün Marksist teorisyenlerinin aksine, kapitalizmin yeni bir aşamaya, emperyalist bir devreye girdiğini gördüğü için, bu trendin emperyalist devletlerarasında çıkacak bir savaşla ancak bir dünya devrimine yol açabileceği tezini ileri sürüyordu. Gerçekten de o dönemin gelişmelerine bakıldığı zaman, kapitalist dünyanın emperyalist çizgisini daha da pekiştirdiği gözlenmektedir. Parvus sadece keskin bir gözlemde bulunmuş ve o istikâmette kehânet derecesinde öngörü ve analizlerde bulunmuştu[31].

         

        Parvus, Almanya’da bulunduğu yıllarda, Rus-Japon savaşının, Rusların mağlubiyeti üzerine sonuçlanması halinde, bunun sosyalist bir devrimle sonuçlanabileceği tezini ileri sürerek; bir ülke içinde çıkabilecek iç kargaşa ve huzursuzluğun olası bir devrime imkân sağlayacağını, dolayısıyla devrimleri gerçekleştirmek için ülkeler arasındaki savaşları kullanmak gerektiği tezini geliştirdi. Almanya’da bulunduğu yıllarda geliştirdiği bu tez, Parvus’un daha sonraki yıllarda gerçekleştirdiği hareket ve eylemlerinin anlaşılmasında son derece önemli bir anahtar olarak kilit bir rol oynayacaktır[32]. Parvus aynı zamanda, koloni ülkelerindeki emperyalizmin bir ekonomik gelişme, ya da kapitalizme yol açmayacağı tezini, Lenin’den uzun süre önce vurgulamıştır. Emperyalizmin[33] Avrupa merkezli teorilerinden kendisini uzak tutan Parvus, kolonilerde kapitalizmin gelişmesine benzer engeller olduğunu savunmuştur. Buna benzer bir tez, özellikle Latin Amerika’da 1960 ve 1970’li yıllarda geniş ölçüde revaç kazanmıştır (Karaömerlioğlu, 2004: 148).

         

        Parvus 19. yüzyılın, gerek köyden kente, gerekse Avrupa’dan okyanus ötesine[34] doğru başlayan emek hareketleri üzerinde, enternasyonalist fikir ve yaklaşımlarda bulunmuştur. Kendisi, daha 1911’lerde sendika mücadelesinin otomatik olarak ortaya çıkardığı “enternasyonal işçi dayanışmasının”; kartellerin yaratılması, para piyasasının uluslar arası hale gelmesi ve küresel bir temel üzerinde üretim ve dünya piyasasının artan iltisakının tabii bir sonucu olarak, başarılı sendikal faaliyetler için temel bir önşart olacağı tezini ileri sürebiliyordu. Böylece,  enternasyonalizmi besleyen sendikacılık alanı, tam da bu anda, sadece teorik bir prensip olmaktan çıkacak, aksine mücadele için zorunlu ve güncel bir ihtiyaç halini alacaktır”[35]. Ancak Parvus’un ileri sürdüğü bu öngörüler ne o zaman, ne de daha sonraki yıllarda, dünya gerçekleriyle örtüşmediği için ideolojik bir yaklaşım olmanın ötesine gidememiştir[36]. Bir kere ulus devlet, ulusal biçimde örgütlenmiş emek hareketleri üzerine ulusal engeller koyuyordu. Elbette ulus devlet içinde de sınıf ihtilaflarını yansıtan veya gizleyebilen şeyler vardı. Bununla birlikte ulusal engeller dil ve kültür farklılıkları, davranış kalıplarındaki farklılıklar, yasalar ve endüstriyel yapılardaki (teşebbüs hacmi gibi) farklılıklar gibi ideolojik ilan ve afişler vasıtasıyla üstesinden gelinemeyecek türden zorluklar içeriyordu. Ayrıca hiç de azımsanamayacak bir zanaatkârlar zümresi bulunuyordu. Daha da önemlisi, 1914 yılına kıyaslanamayacak oranda uluslar arası emek akışkanlığının görece olarak azalmasıydı. Bununla birlikte Parvus’un bu yaklaşımları, sadece Marksist hareketin ulusal sosyalist partileri arasındaki beynelmilel işbirliği ve desteği pekiştirmek amacıyla genel bir çatıya teorik altyapı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda halklar arasındaki barışçı ilişkileri ilerletmek ve uluslar arası sosyalist bir topluluğun Marksist bir ülküsünü yeniden yaratma teşebbüsüne de yardımcı olmuştur (Callesen, 2002: p.11). 

         

         

        Parvus’un Türk Siyasî ve Fikir Hayatı Üzerindeki Etkisi

         

        Müstear adıyla Parvus olarak bilinen Helphand’ın Türkiye’ye geldiği yıllar, İslamcı, Türkçü ve liberal görüşlü aydınların, ülkenin ekonomik ve siyasi problemlerine hal çareleri aradığı ve biraz da hayalî denilebilecek çözüm önerileri getirdiği yıllardı[37]. Zaten Türk Yurdu’nda ilk defa Parvus’un yazılarının yayımlanmaya başlayacağını duyuran Yusuf Akçura’nın tanıtım yazısında da bunun izlerini görebiliriz. Akçura biraz içeriden gelebilecek bazı eleştirileri göğüslemek, biraz da temsil ettiği çizgiden dolayı, Parvus’la ilgili tanıtım yazısında, Türk Yurdu’nun iktisadî sahalarda yazılar yazdırmak için kime müracaat ettiyse cevap alamadığını; “Çünkü bizde muharrirler, nâtıka perdazlar nadiren bu vadide sözler söylüyorlar.” şeklinde Cavit Bey (Berkes, 2003: 466) gibi iktisatçılar üzerinden bütün bir münevver kitleye sitemde bulunuyor gibidir. Bu arada Akçura, “vakıa Parvus Efendi’nin iktisadî ve içtimaî mesleklerinin bazı mühim noktalarına Türk Yurdu iştirak edemezse de halkı sevmek, elden geldiği kadar fakir halka yardım etmek gibi en mühim bir esasta mumaileyhle ihtilafımız yoktur.” deme gereği duymayı da ihmal etmez[38].

         

        Türkiye’de daha çok Parvus Efendi olarak tanınan Helphand’ın Türkçü muhitlerle kesin olarak nasıl ve ne zaman ilişki kurduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, kesin olan şudur ki; Türkiye’de de, Almanya’da olduğu gibi, kendi memleketindeymiş gibi rahatlıkla faaliyetlerini sürdürebilmesidir. Kendisi Türk Bilgi Derneği gibi milliyetçi Türkçü derneklerin şeref üyeliğini yaptığı gibi, devamlı olarak Bilgi Mecmuası, Jeuné Turk, Türk Yurdu, Azadamard, İçtihad ve Tasvîr-i Efkâr gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Hatta Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Osmaniye’nin Borçları ve Islahı adı altında müstakil bir kitap bile yazmıştır (Karaömerlioğlu, 2004: 151).

         

        Parvus Efendi’nin Türkiye’de bulunduğu yıllarda, ülkenin genel meseleleri ve imparatorluğun zayıflamasıyla ilgili olarak üzerine asıl vurgu yaptığı konu, siyasi, kültürel ve dini olmaktan ziyade, ekonomik ve ondan da ötede mali ağırlıklıydı. Türkiye–Avrupa ilişkilerini analiz ederken, Avrupa’da “icrây-ı hüküm etmekte bulunan sunûf-u hâkimeyi murad eylemekte” bulunduğunun bilhassa altını çizer. Devamla, aynı sınıfların sadece kendi sermayesiyle ilişki hâlinde bulunan memleketleri değil, kendi halkını da sömürdüğünü belirterek, asıl hedefinin “sanayi-i cesime” sahibi sermayedar ‘Avrupa kapitalistleriyle diplomatları’ olduğunu belirtir. Aynı makalesinde Parvus, Avrupa’nın sermaye ve bilgi bakımından üstünlüğünün doğal bir sonucu olarak karşı karşıya kalınan “esaret-i iktisadiye” ile, Osmanlı Devleti’ni bilerek bu esarete sokma girişimindeki spekülatif amaçlı finans kapitalin ülkeyi sömürmesi arasındaki farka dikkatleri çeker[39]. Parvus’a göre Türkiye’nin mali boyunduruk altına alınmasında temel işlev, “devlet içinde devlet haline gelen ve beynelmilel bir müessese” halindeki duyun-u umumiye[40] idaresine tevdi edilmiştir. Duyûn-u Umumiye İdaresi ise, borçların bir an önce tasfiye edilmesi suretiyle devleti mali esaretten kurtarmak yerine, borcu borçla ödettirme sürecini kalıcı hâle getirmek için Avrupalı muhtekirlerin istediği gibi davranmaktadır. Borçlanma karşılığında ihraç edilen Osmanlı tahvillerinin derhal piyasaya sürülmek yerine, el altında bekletilmesi zorunluluğunun mali krizi artırmak amacıyla bilerek yapılan bir operasyon olduğunu belirtir[41]. Şu halde mali krizden çıkılması için yapılması gereken yegâne çare, borçlanmak değil “kâime” çıkartmaktır. Oysa yeni düzenlemelerle birlikte para basma tekelini de eline alan Duyûn-u Umumiye İdaresi, bunun tam tersi bir yolu tercih ederek, kâime basmak değil, devlet adına borçlanma yapmayı tercih etmektedir (Türk Yurdu-S. 16: 265).

         

        Parvus, muhtemelen hem söylediklerinin daha iyi anlaşılması, hem de ekonominin politik etki ve şahsî ihtiraslardan arındırılmış profesyonel bir hâle sokulabilmesi ve Avrupa’nın mali boyunduruğundan kurtulabilmek için,

         

         “Türkiye’de de bir ilmî cemiyet-i iktisadiye teşkil edilmelidir. Bu cemiyet siyasetten uzak bulunmalıdır. Cemiyetin vazifesi memleketin ahvali hakkında tetebbuat-ı iktisadiyede bulunmak ve ahalide mesâil-i iktisadiye hakkında merak uyandırmaktır.”[42]

         

        şeklinde bir öneride bulunur. Türk Yurdu’nun ilerleyen sayılarında[43], “tahvil ve tevhid-i duyun” yapılması tavsiyesini ortaya atar. Parvus, bir yandan bu tavsiyeleri yaparken, diğer yandan da, sadece Avrupa’nın kendi iç çatışmalarına dikkatleri çekmekle kalmaz, Devlet-i Osmaniye’nin hem “vesâit-i diplomasiyyeye mâlik bulunan düvel-i muazzamanın” diplomatlarıyla kasten zaaf ve izmihlale uğratıldığını, hem de Avrupa Maliyyûnu tarafından soyulduğunu belirterek, ‘Diğer Avrupa’yla temasa geçilmesi gerektiğini belirtir. Bu minvalde söylediklerini

         

         

         “Türkiye için bir tarik-i necat varsa o da demokrasi tarikidir. Bu yolu size gösterecek olan yine Avrupa’dır. Fakat diplomatlar, bankerler ve fabrikacılar Avrupa’sı değil, kendi muhtekir ve müstebitleriyle mücadele etmekte bulunan demokrat Avrupa’dır.”[44]

         

        şeklinde ifade ederek, sorunu, bir doğu-batı sorunundan, sınıflar arasındaki küresel boyutlu ekonomik bir soruna indirir. Ona göre (Türk Yurdu, S. 16: 262–263) Avrupa ile şark arasındaki mücadele, birinden birinin hâkimiyetiyle değil,

         

        “…bu iki medeniyetin âsâr-ı tevfik ve tevhid edilerek yeni bir medeniyet vücuda getirilmesiyle nihayet bulacaktır. Garbın kuvay-ı müterâkiyesinden bi’l-istifade bütün dünya medeniyetine yeni gaye, yeni renk ve yeni kuvvetler bahşedecektir. Ben bu sözlerimin ileride bir hakikat-ı tarihe olacakları fikriyle iftihar etmekteyim.” 

         

        şeklinde özetleyerek, meseleyi, Marksist bir temele, sadece ekonomiden kaynaklanan sınıf çelişkisi üzerine oturtur. Bu çözümlemede Braudel’in[45] bahsettiği ‘kültürel sınırlar’ ve ‘politik etkiler’ tamamen göz ardı edilmiş gibi değil, edilmiştir de.

         

        Köylülerle ilgili tespit ve çözüm önerilerinin özünde de, enternasyonalist ve sosyalist bakış açısının açık kanıtlarına rastlanabilir. Makedonya ve Ermeni köylüleriyle Türk köylüsünün durumunu karşılaştırdığı bir yazısında, köylülük meselesinin bir “mesele-i ziraiye” olmaktan ziyade, “bir mesele-i milliye” şeklinde ele alınmasını açıkça eleştirir. Parvus’a göre[46] bu mesele de aynen diğer meseleler gibi millî bir mesele olmaktan ziyade, “milel-i muhtelifenin kâffesini alakadar eden içtimaî bir meseledir.” Zaten medeni âlem nazarında Osmanlı Hıristiyanlarının Türk hâkimiyeti altında boğuşmakta oldukları fikrini uyaran da, meseleyi ekonomik bir mesele olarak takdim edebilecek bir “efkâr-ı münevvere ashabı” olmayışından kaynaklanmaktadır. Meselenin beynelmilel bir hadise olmaktan ziyade, tabakât-ı beşer hadisesi şeklinde anlaşılması gerektiğinin altını çizen Parvus, devamla:

         

        “Türk meselesi yani Türk milliyeti ve Türklerin millî terakkileri meselesi de, Bulgar