Hamdullah Suphi Tanrıöver

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281



                    Türk milliyetçiliğinin önemli isimlerinden olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ismi Türk Ocağı ile özdeşleşmiştir. Türk Ocağı denince ilk önce onun ismi akla gelmektedir.

         

         

                    Doğum Yeri ve Yılı

         

                    Hamdullah Suphi, İstanbul Aksaray’da Horhor’daki Abdüllatif Suphi Paşa Konağı’nda doğmuştur. Bu konak onun ölümünden sonra İstanbul Üniversitesi tarafından satın alınarak, muhafaza altına alınmıştır. Doğum tarihi ile ilgili olarak muhtelif tarihler 1884,1885 ve 1886 yılları verilmektedir. Bu tarihleri ileri sürenlerin, iddialarını destekleyecek delilleri bulunmamaktadır. Babasının 1886 tarihinde öldüğü bilindiğine göre bu tarihte ve 1884’te doğması söz konusu olamayacaktır. Yakın akrabalarından Seniha Moralı, özel kâtibi Mustafa Baydar ve Dr. Fethi Tevetoğlu’nun da belirttikleri gibi doğum tarihi 1885 olmalıdır.[1]

         

                    Baba tarafından mensup olduğu aile Kastamonu’dan Mora’ya göç etmiş oldukları ileri sürülen Kocamemioğulları’dır. Aileye ismini veren Koca Memi Bey, III. Mehmet zamanının tanınmış şahsiyetlerindendir. Mora yarımadasının eyalet merkezi Trapoliçe’ye yerleşen aile bölgede nüfuz sahibi olmuştur. Dedesi Abdurrahman Sami Paşa 1792’de Mora’nın Trapoliçe şehrinde doğmuştur. Yunan isyanında babasının şehit edilmesi üzerine genç yaşta ailenin reisliğini üzerine almış, bütün aile ile birlikte bir müddet esir kaldıktan sonra Mısır’a göç etmişlerdir. Bir müddet kaldığı Mısır’da devlet hizmetine girmiş, 1843’te Ferik rütbesini almıştır. 1844’de Mısır’dan Avrupa’ya gönderilerek üç yıl önemli şehirleri gezmiştir. Mısır’a döndükten sonra Mısır valisi olan Abbas Paşa babasının yakın çevresindeki kişileri, bu arada A.Sami Paşa’yı da Mısır’dan çıkarmıştır. Padişahın emri ile Tırhala mutasarrıflığına tayin edilmiştir. Değişik görevlerde ve valiliklerde bulunduktan sonra 1856’da ilk defa kurulan Maarif Nezareti’ne nazır olarak tayin edilmiştir.1881 yılında vefat etmiştir. Hamdullah Suphi’nin babası Abdüllatif Paşa Trapoliçe şehrinde doğmuş, Mısır’da iyi bir öğrenim görmüştür.1849’da babası ile birlikte Mısır’dan çıkarıldıklarından sonra Osmanlı devletinde önemli görevlerde bulunmuştur. Ticaret, maarif, maliye ve evkaf nazırlıklarında bulunmuş, 1886’da vefat etmiştir. Görevlerinde doğruluktan ayrılmamaya özen göstermiştir. Namık Kemal’in muhakeme eden mahkemenin reisliğinde bulunmuş, bütün baskılara rağmen suçsuz görülerek beraat etmesi kararı verilmiştir. Annesi Ülfet Hanım, Kafkasya’dan esir olarak getirilmiştir. Oğluna çok bağlı olduğu için milli mücadele katılmak üzere Ankara’ya gelen Hamdullah Suphi’nin arkasından gelmiştir. Bu sebeple oğlu da annesine sıkı bağlılık göstermiştir. Annesi 1938’de İstanbul’da vefat ettiğinde Bükreş’te bulunduğu için cenazesine katılamamış, dönemin Milli Eğitim Bakanı Merkez Efendi’ye götürülen tabutun geçtiği güzergâha öğrencilerin dizilmesi emrini vermiştir.

         

                    Tanrıöver, Türk kültürünün dışlanmadığı şeklen batılı konaklarda kültür seviyesi oldukça yüksek bir ortamda yetişmiştir. Ailenin sahip olduğu konaklar dönemin edebiyat ve siyasetçilerinin sohbet vesilesiyle toplandıkları mekânlardır. Bu ortamda çocukları Batı ve Doğu dilleri birlikte öğretilmiştir.

         

         

         

                                 Eğitimi

         

                    İlköğrenimini Kısıklı, Altunizade, Nümune-i Terakki adlı üç ayrı okulda tamamlamıştır. İlköğrenimini tamamladıktan sonra Galatasaray Sultanisi’nde öğrenimine devam etmiştir. Küçük Said Paşa’nın aracılığıyla II. Abdülhamit, Abdüllatif Suphi Paşa’nın çocuklarının bu okulda parasız yatılı okumaları hususunda bir irade vermiştir.1895-1904 yılları arasında ki tahsil döneminde Türkçeden bitirme imtihanına girerek başarılı olmuş ve ehliyetname verilmiştir. Galatasaray Lisesi’nde 1923-1924 öğretim yılına kadar biri Türkçe diğeri Fransızca olmak üzere iki ayrı bölüm vardır. Bir öğrencinin buradan mezun olması için her iki sınıfın derslerini alması hem Türkçe hem de Fransızcadan son sınıf bitirme imtihanlarını vermesi şarttır.[2]Fransızca bölümü imtihanlarına girmemesine rağmen bu dili iyi bildiği bilinmektedir. Berlin’de bulunduğu dönem içinde de Almancayı öğrenmiştir. Öğrencilik dönemi II. Abdülhamit’e karşı olan muhalefetin geliştiği yıllardır.

         

         

                               Memuriyeti

         

                    1905 yılında Tütün İnhisarı Merkez İdaresi Tercüme Kalemi’nde aday memur olarak çalışmaya başlamıştır. Bu işe yerleşmesinde Abdurrahman Şeref ile Halit Ziya Uşaklıgil’in yardımları olmuştur. Reji idaresi Osmanlının borçlarını ödeyebilmek için yabancılara verdiği imtiyazlar çerçevesinde kurulan bir teşkilat olduğundan olumsuz çalışma şartlarına dayanamamış ve 1907 yılında Defter-i Hakani Nezareti Mektubi Kalemi Mülazimliği’ne geçmiştir. Bu memuriyetinde kısa bir süre kaldıktan sonra kendisine esas meslek olarak öğretmenliği seçmiştir.

         

         

                           Öğretmenliği

         

                    Öğretmenliğe 1908’de Ayasofya Rüşdiyesi’nde başlamıştır. Okulda Kitabet, Malumat-ı Medeniye ve Fransızca dersleri okutmuştur. Bu okuldan sonra Darülmuallimin, Bahriye Mektebi, Darülbedayi ve Darülfünun’da öğretmenlik yapmıştır. Halit Ziya’nın saraya başkâtip olması üzerine Darülfünun’da okutmakta olduğu Hikmet-i Bedayi derslerinin Tanrıöver’e verilmesini tavsiye etmiştir. Bu dersi okuturken muhtevasını değiştirerek Türk-İslam çerçevesine sokarak adını da değiştirmiştir.[3]İstanbul dışındaki tarihi eserleri görmek üzere Anadolu, Rumeli, Romanya’da seyahat etmiş, Konya’ya giderek Selçuklu dönemi eserlerini incelemiştir. 1915 yılında cemal paşa Suriye valisi olduğu zaman onu bölgedeki İslam eserlerini incelemek üzere davet etmiştir. Bu geziye bölgede eğitim hizmetleri hususunda yapılacak çalışmaları tespit etmek üzere davet edilen Halide Edip, Muazzez Tahsin Berkant’ta katılmışlardır. Sonraki yıllarda Türk Ocağı ile meşguliyeti ve siyasi hayatı öğretmenlik mesleğine zaman ayırmasına imkân vermemiştir.

         

                    I.Balkan Savaşı’nın sonunda imzalanan anlaşma ile Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının ötesinde kalan yerleri kaybetmiştir. Galip devletlerin aralarındaki tartışmalardan istifade ederek Edirne ile Meriç’e kadar olan yerleri geri almıştır. Edirne’nin Bulgar işgali sırasında yapılan mezalimi anlatmak üzere farklı millet ve dinlerden teşkil edilen heyette görev almıştır. Heyette Reşit Saffet Atabinen, Mahmud Nedim, Kalbiyos, Muallim Karabet, Avukat Abraham Papasyan, Agop Şerbetçiyan ve Hayim Bahares ile birlikte Avrupa ülkelerini dolaşmıştır.

         

         

         

                         Evliliği

         

                    Düzgün bir fizik yapısına sahip olan Tanrıöver, hanımlar tarafından çok beğenilir ve enteresan bulunurdu. Buna rağmen evliliği gecikmiştir. 1915 yılında Türk Ocağı’nda gönüllü olarak Çanakkale’ye giden üniversite öğrencileri için bir müsamere tertip edilmiştir. Bu gecede on beş yaşlarında genç ve güzel bir kız onun dikkatini çekmiştir. Bu genç kız Mehmet Emin’in ‘Ey İğnem dik’ isimli şiirini okuyan Ayşe Saide Hanım’dır. Samet Ağaoğlu, Tanrıöver’i, ‘Türk Ocağı sahnesinde Mehmet Emin Yurdakul’un Musa Süreyya tarafından bestelenmiş ‘Ey İğnem Dik !’ isimli şiirini okuyacak Saide Hanım’ı dinleyicilerine tanıtan silik bir iz olarak’ hatırlamaktadır.[4]Tanışmalarından iki yıl sonra 1917’de evlenmişlerdir. Evliliğinden 1920 doğumlu ve makine mühendisliği tahsili yapan Aldemir ile Özkul doğmuştur. Özkul babasının sağlığında 1961’de vefat etmiştir.

         

         

                     Hamdullah Suphi ve Türk Ocağı

         

                     II. Meşrutiyetin ilanından sonra gelişen siyasi olaylar devleti büyük toprak kayıplarına uğratmıştır. Balkanlarda elden çıkan topraklarda yaşayan binlerce Türk ata yurtlarını mülklerini geride bırakarak canlarını kurtarmak için kitleler halinde yollara düşerek zor şartlar altında Anadolu’da kendilerine yeni mekânlar bulmak mecburiyetinde kalmıştı. Devlet bünyesinde yaşayan milletler ayrılarak devletlerini kurma yolunda gayret göstermekte idiler. Devletin ana unsuru olan Türkler ihmal edilmiş ve kimliklerini göstermek imkânından mahrum bırakılmışlardı. Osmanlıcılık akımının başarılı olamaması sonucu din birliği bulunan etnik grupların bile devletten ayrılma teşebbüsünde bulunmaları, Türk unsurun köklü bir milli değişim göstermesinin ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Türk Ocağı milli varlığı tehlikede görerek, Türkleri kurtarmak gerektiğine inananların kurdukları bir dernek olarak ortaya çıkmıştır. Türk olmayan milletlere mensup gençlerin faaliyetlerinden endişe duyan askeri tıbbiye öğrencileri tarafından kurulmuştur.

         

                    Askeri Tıbbiye’de okuyan öğrenciler arasında bulunan Hüseyin Baydur ile Haşim Çinilili Türk aydın ve gençlerini toplayacak bir derneğin kurulması fikrini ortaya atmışlardır.[5]Bu görüşün ortaya atılmasından sonra öğrenciler okullarının üst katında boş bulunan bir odada geceleri gizli toplantılar yaparak fikirlerini geliştirmişlerdir. Okulun emniyetli olmaması üzerine toplantılarına Karacaahmet mezarlığında devam ederek sivil tıbbiye ve diğer yüksek okul öğrencilerini Mülkiyelileri davet etmişler ve milliyet esasına dayanan bir cemiyet kurulması kararlaştırılmıştır. Hazırlanan beyanname 11 Nisan 1911 tarihinden itibaren ilgililere sunulmuştur. Yapılan ziyaretlerde yardım vaadi alınmış Hüseyin Cahit Yalçın 50 altın vermiştir. Ahmet Ferit Tek’in evinde Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik ve Yusuf Akçura’nın iştiraki ile yapılan toplantıda dernek kurulması fikri olgunlaştırılmıştır. 20 Haziran 1911 tarihinde Ağaoğlu Ahmet’in evinde yapılan toplantıya tıbbiyeli 231 öğrenci adına Hüseyin Fikret ve Remzi Osman’ın yanı sıra M. Emin Yurdakul, A.Ferit Tek, Yusuf Akçura, Mehmet Ali Tevfik, Fuat Sabit, Emin Bülent Serdaroğlu katılmış ve görüşmenin başkanlığını İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul milletvekili Ahmet Nesimi Bey yapmıştır. Toplantıda kurulacak cemiyetin adının Fuat Sabit’in teklifi üzerine Türk Ocağı olması kararlaştırılmıştır. Öğrenci temsilcilerinin yanında Mehmet Emin, Ahmet Ferit, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Fuat Sabit kurucular olarak belirlenmiştir. Geçici idare heyetine Mehmet Emin (Başkan),Yusuf Akçura (II. Başkan),Mehmet Ali Tevfik (Kâtip),Dr. Fuat Sabit(Veznedar) olarak seçilmişlerdir. Fiili kuruluşu 20 Haziran 1911 günü gerçekleştirilen Türk Ocağı İttihat ve Terakki merkezinde Ziya Gökalp’inde katıldığı bir toplantıdan sonra 25 Mart 1912’de resmen kurulmuştur. İlk yönetim kurulu Ahmet Ferit Tek(Başkan),Yusuf Akçura(II. Başkan), Mehmet Ali Tevfik(Umumi Kâtip), Dr. Fuat Sabit(Veznedar) olarak belirlenmiştir.

         

                     İlk toplantılarını Akbıyık’ta bulunan Türk Yurdu idaresinde yaptıktan sonra Divanyolu’nda üç odalı bir binada faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Balkan Savaşı’nın olumsuz sonuçları ve mali sıkıntılar nedeniyle yeni açılan cemiyetin bir duraklama dönemine girdiği görülmüştür. Bu arada Ahmet Ferit Tek, Milli Meşrutiyet Fırkası’nı kurmak üzere ocağın başkanlığından ayrılmıştır. Bu gelişmeler karşısında Ocak, 1912 yılı sonunda kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Binanın kirası ve görevlinin ücreti, ödenemez hale gelmiştir. Yapılan görüşmelerden sonra Hamdullah Suphi’nin başkanlığa getirilmesi kararlaştırılmıştır. 18 Mayıs 1913 tarihinde yapılan kongrede, Yusuf Akçura’nın aracılığıyla 25 Aralık 1912’de ocağa üye kaydını yaptıran Hamdullah Suphi başkan seçilmiştir. İttihat ve Terakki’nin Türkçülük fikrini benimsemesinden sonra mali sıkıntılar giderilmiştir. Enver Paşa, Dr. Nazım ve Veliahd Mecit Efendi maddi yardımlarda bulunmuşlardır. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in Selanik’in elden çıkmasından sonra İstanbul’a gelmeleriyle ocağın gücü artmıştır.

         

                    Ocağın maddi gücünün artmasından sonra daha elverişli bir binaya Bayezit’te Soğan Ağa Mahallesi Reşit Bey Sokağı’nda bulunan bir konağın bazı bölümlerine taşınılmıştır. Bu konağın bahçesine 600-700 kişi alacak bir sinema salonu yaptırılmıştır. 15-22 Kasım 1913 tarihleri arasında darülfünun konferans salonunda yapılan kongrede Tanrıöver çoğunluğun oylarıyla yeniden başkan seçilmiştir. Yönetim kuruluna Celal Sahir Erozan, Akil Muhtar Özden Yusuf Akçura ve Hasan Ferit Cansever seçilmişlerdir. Ocak İstanbul dışında şubeler açmağa başlamıştır. Mütareke dönemine kadar 35 şube açılmıştır. 1912 yılından sonra Türkistan ve Çin’de açılan ocak şubeleri Türkçülük fikrinin düşmanlarınca, kapatılmalarına kadar faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

         

                    Türk Ocağı, Türk modernleşmesinde bazı konularda ilk adımları atan öncü bir kuruluş olmuştur. 1913 yılına kadar sahnede görülmeyen Türk kadını onun ve Halide Edip’in rehberliğinde bir ilki gerçekleşmiştir. Halide Edip’in kaleme aldığı Yeni Turan romanının sahneye konmasına, yazarı ve Hamdullah Suphi’nin rol almasına karar verilmiştir. Prova çalışmaları sırasında etraftan ve İttihat ve Terakki önderlerinden mesele çıkabileceği uyarısı gelmiştir. Bütün endişelere rağmen piyesi izlemeye gelenler arasında Enver ve Talat paşalarda olmuştur.

         

                    14 Haziran 1918 tarihinde uzun bir aradan sonra yapılan kongrede gizli oyla yapılan seçimler sonucunda Mehmet Emin reisliğe, Hamdullah Suphi umumi kâtipliğe getirilmişlerdir. Hars ve İlim Heyeti’ne Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü, Hüseyinzade Ali seçilmişlerdir. Kongrede verilen yetki üzerine Türkçülük ve matbuat, Türk Gücü, Köy Teşkilatı, Bakım, Neşriyat ve Sanayi Encümenleri kurulmuştur.[6]Yeni seçilen idare heyeti 2 Kasım 1918 tarihinde istifa etmiş, yerlerine yedek üyeler gelmişlerdir. Osmanlı döneminde yapılan son kongre 18 Ekim 1919’da İstanbul Darülfünun konferans salonunda yapılmıştır. Mali konularda tartışmaların yapıldığı kongrede Hamdullah Suphi yeniden başkanlığa seçilmiştir.

         

                    İttihat ve Terakki Partisi, Ziya Gökalp ve Hüseyinzade Ali vasıtasıyla ocakta etkinlik sağlamıştır. Bu etkinlik iktifa edilmemiş 1918 yılında yapılan kongrede Gökalp’in ocağa başkan seçilmesi düşüncesi gerçekleşmemiştir. Bu fikrin gerçekleşmesi halinde ocak ile parti arasında doğrudan ilişki kurulması düşünülmüş olmalıdır. Gökalp’in partinin bütün desteğine rağmen başkanlık seçiminde cüzi bir oy alması dikkat çekicidir. Ocak mensupları böyle bir ilişkinin sağlıklı olamayacağını düşünmüş olmalıdırlar. Aslında ocağın ileri gelenlerinin ekseriyeti İttihat ve Terakki yönetiminde veya milletvekili olarak parlamentoda görev almışlardır. Gökalp’in Ocak’ta Hamdullah Suphi’yi tasfiye etmek düşüncesi 1916 yılından beri mevcuttu. O,Hamdullah Suphi’yi ferdiyetçi olarak nitelendirmekte idi. O zaman bu düşüncesini uygulamaya koyamamış ve aday olamamıştı. İttihat ve Terakki’nin devrini tamamlamasından sonra mütareke döneminde 9 Aralık 1919’da kurulan Milli Türk Fırkası’nın mensupları da ocağın faal üyeleridir.

         

                    Hamdullah Suphi ocak faaliyetleriyle birlikte I.Dünya Savaşı içinde idarenin talebi üzerine bazı seyahatlere katılmıştır. 1915’te Enver Paşa’nın isteği üzerine dönemin bir grup aydını ile Çanakkale’yi ziyaret etmiştir. Çanakkale’yi savunan Türk askerine milletin saygılarını ve sevgilerini sunmak üzere bu gezi düzenlenmiştir. Cepheden geri döndüğü zaman kaleme aldığı Çanakkale isimli yazısında, Türk askerinin kahramanlıklarını, medeni davranışlarını, moral gücünü duygu yüklü cümlelerle ifade etmiştir.

         

                    Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa Suriye’de Şam’da, Beyrut ve Lübnan’da açtırmayı düşündüğü okullarla ilgili olarak Halide Edip ve Nakiye Hanımı, bölgedeki Türk ve İslam eserlerini incelemesi için de Hamdullah Suphi’yi davet etmiştir. 1916 yılında Suriye’ye gitmiş ve Halep’teki İslam eserlerini büyük bir ciddiyetle incelemiştir. Bu ziyaretin farklı bir yorumuna göre ise Hamdullah Suphi kültür elçisi olarak bölgeye gelmiş, Türkleri sevmeyen Suriyelilere, Araplara Türklüğü, Türk kültürünü tanıtacak, sevdirecek hatta empoze edecektir.[7]  

         

         

                             Almanya Seyahati

         

                    1918 yılında bir ay kalmak üzere Berlin’e gitmiştir. Savaş sebebiyle dönüş yollarının kapanması üzerine bir yıla yakın bir süre burada kalmıştır. Bu seyahatin balayı için yapıldığı iddiası yanında, Almanya’da okumakta olan Türk gençlerini ‘Spartakist-Komünist cereyanlara’ karşı muhafaza etmek maksadıyla gönderildiği yorumu da bulunmaktadır.[8] 

         

                     Memduh şevket Esendal’ın Kabil Büyükelçiliği döneminde orada görevli olan Dr. Rebii Barkın’la ilgili bildiklerini öğrenmek üzere İstanbul Küçükyalı’daki evlerini ziyaretine gittiğim kızının, ikinci eşinin Akgün Sarıdal olduğunu öğrendim. Mülkiye mezunu olan Akgün Beyin babası Mehmet Vehbi Sarıdal I.Dünya Savaşı sırasında Almanya’da tahsil yapmış ve buradaki Spartakist hareketlere katılmıştır.[9]Ondan başka Türk öğrencilerden Vedat Nedim Tör, Nurullah Esat Sümer, Mümtaz Fazlı Taylan, M. Mermi, Sadık Ahi bu eylemlere katılmışlardır. Sarıdal, katıldığı eylemler sırasında elindeki mitralyözle pencereden ateş etmek cesaretini göstermiştir.[10]Annesinin Alman olduğunu belirten Akgün Bey, Yunanlıların İzmir’e çıkacakları haberleri ve ülkenin düştüğü sıkıntılardan dolayı Tanrıöver’in gelecek günlerin aydınlık olması temennisiyle o dönemde pek rastlanmayan Akgün’ü kendisine isim olarak verdiğini belirtmiştir. Bu ilişki o dönemde Almanya’da sol faaliyetlere katılan aydınların ekseriyetinin Türkiye’ye döndükten sonra bu akımdan uzak durmalarında, Tanrıöver’in etkisinin bulunduğunu göstermektedir.

         

                    Tanrıöver,1919 yılı Mayıs ayında gemi ile Türkiye’ye dönmek üzere hareket etmiştir.

         

         

                           İstanbul Mitingleri

         

                    Yunan askerleri 15 Mayıs 1919’da yerli Rumların taşkınlıkları arasında İzmir’e çıkmışlardır. Çok sayıda sivil ve asker öldürülmüştür. Bu olaylar üzerine İstanbul’da muhtelif semtlerde protesto mitingleri düzenlenmiştir. Tanrıöver, İlk mitinglere henüz İstanbul’a gelmek üzere yolda bulunması sebebiyle katılamamıştır.30 Mayıs 1919 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda yapılana katılmış ve heyecanlı bir konuşma yapmıştır.4 Ocak 1920 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon hükümetine Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan çıkartılmalarını talep eden bir muhtıra sunması üzerine, Konya, Trabzon ve Edirne’de protesto mitingleri düzenlenmiştir. İstanbul’da 13 Ocak 1920 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda yeni bir miting daha yapılmış, Dr. Rıza Nur, Nakiye Hanım’dan sonra Tanrıöver de ateşin bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmalarıyla siyasi hayatımızda hatip olarak yeteneğini ispatlamıştır.

         

                    İzmir ve havalisini işgal eden Yunanlıların yaptığı mezalimi yerinde incelemek üzere yabancılarında iştirak ettiği heyete katılarak 21 Ağustos 1919’da İzmir’e hareket etmiştir. Heyet İzmir ve Aydın’da incelemeleri tamamladıktan sonra geriye dönmüştür.

         

         

                            Milletvekili Seçilmesi

         

                     Mütarekenin başlangıcında 21 Aralık 1918 tarihinde padişah iradesiyle kapatılan Meclis’in yeniden açılmasının kararlaştırılmasından sonra seçimler yapılmıştır. Tanrıöver, Milli Türk Fırkası mensubu olarak seçimlere katılmış kimsenin yardımı olmaksızın inananların desteğiyle Saruhan ve Antalya’dan seçimi kazanmıştır. 12 Ocak 1920 tarihinde açılan Meclis’te önceden kararlaştırıldığı gibi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu kurulmaz. Bunun yerine çoğunlukta olan milletvekillerinin katılmasıyla Felah-ı Vatan Grubu kurulmuş ve Tanrıöver’de onlara katılmıştır. Meclis’te Misak-ı Milli kararının 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmesi üzerine, durumdan rahatsızlık duyan işgal kuvvetleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etmişlerdir. Meclis serbest çalışma ortamının kalmaması üzerine 18 Mart 1920 tarihinde çalışmalarını süresiz olarak tatil etmiş, vatansever aydınlarda İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmek üzere birer birer tutuklanmaya başlamıştır. Sıranın kendisine de geleceğini iyi bilen Tanrıöver, İstanbul’da yapacak bir işin kalmadığı görünce Anadolu’ya geçmeye karar vermiştir. İzini kaybettirmek üzere Türk Ocağı çatısı altından arkadaşı olan Burhaneddin Develioğlu’na giderek Ankara’ya gitmenin çaresini aradığını belirtmiştir. Eşini bırakır ve Üsküdar-Samandra yolunu takip ederek yola düşer. İzmit’e giden yol üzerinde Celal Bayar ve Bekir Sami’ye rastlar. 8 Nisan 1920’de Ankara’ya ulaşmıştır.

         

                     Mustafa Kemal namına Ali Fuat Cebesoy istasyonda onları karşılamıştır. İstirahat etmeden Mustafa Kemal’in merkez olarak seçtiği Ziraat Mektebi’ne gitmişlerdir. Onun arkasından birlikte mücadele ettikleri tanınmış isimler birer birer Ankara’nın yolunu tutmuşlardır. Onu gıyabında yargılayan İstanbul Divan-ı Harbi,15 Haziran 1920 tarihinde idama mahkûm etmiş, padişahın tasdik etmesi üzerine 28 Haziran 1920 tarihinde İstanbul basınına tebliğ edilmiştir.

         

                    23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan meclis’te Antalya milletvekili olarak yer almıştır. 25 Nisan 1920’de İcra Vekilleri Heyeti teşkil edilinceye kadar hükümet işlerini yürütecek bir ‘Muvakkat İcra Encümeni’ seçimi yapılmış, Mustafa Kemal’in başkanı olduğu yedi kişiden ibaret bu heyete Meclis tarafından seçilen altı kişiden biri olmuştur. Bu vazifesi 3 Mayıs 1920 tarihinde hükümetin kurulmasıyla sona ermiştir.

         

                     İç isyanların çıkması üzerine halkı aydınlatmak üzere seçilen heyette yer almış, Konya, Antalya ve Uluborlu’da konuşmalar yapmıştır. 1917 İhtilalinden sonra Türkistan’da kurulan Türk Cumhuriyetlerinden Buhara Halk Cumhuriyeti’ne gönderilecek elçilik heyetiyle gitmesi uygun görülmüştür. Heyete ve Batum’a kadar giden Tanrıöver’e Rusların vize vermemesi üzerine geriye dönmüştür.

         

                     Hamdullah Suphi, 7 Haziran 1920’de Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü görevine getirilmiştir. Bu görevini 19 Ağustos 1920 tarihine kadar sürdürmüştür. Kısa görev süresi içinde dünya basını ile ilişki kurulmasını sağlamış çeşitli yerlerde istihbarat merkezleri açmıştır.

         

         

                      Milli Eğitim Bakanlığı

         

                    3 Mayıs 1920’de o dönemdeki uygulamaya göre Meclis’te bakanlıklar için seçim yapılmıştır. Maarif Vekilliği’ne aday gösterilen Hamdullah Suphi 60, Dr. Rıza Nur 43 rey almışlardır. Çoğunluğun sağlanamaması üzerine aynı gün ikinci oylama yapılmış seçilmek için gerekli 67 oyu kimse alamamıştır. 4 Mayıs 1920 tarihinde yapılacak oylamadan önce Hamdullah Suphi Meclis Başkanlığı’na verdiği önergede adaylıktan çekildiğini belirtmiştir. Oylama yapılmış ve Dr. Rıza Nur Milli Eğitim Bakanı seçilmiştir. Onun uzun bir görev sebebiyle Moskova’ya gitmek üzere Ankara’dan ayrılmasıyla 16 Aralık 1920’de yapılan seçimde Milli Eğitim Bakanı seçilmiştir. Görev süresi milli mücadelenin kısıtlı imkânlarla yürütüldüğü dönemdir. Buna rağmen başarılı çalışmalar yapmıştır. Mustafa Kemal bu seçim üzerine, dedesi, babası ve eniştesinin daha önce bu görevi yapmaları sebebiyle, ‘Hamdullah, doğuştan Maarif Vekilidir’ demiştir.[11]

         

                    15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da Maarif Kongresi’ni düzenlemiştir. Kongrenin açılış ve kapanış konuşmalarını yapmıştır. Bu tarihte aynı zamanda Türkiye Muallime ve Muallimler Birliği başkanı sıfatını da taşımakta idi. Muallimler ve Muallimeler Cemiyeti Temmuz 1920’de kurulmuş, Mayıs 1921’de Türkiye Muallime ve Muallim Dernekleri Birliği haline getirilmiş, genel sekreteri Kazım Nami Duru. Onursal Başkanı ise Mustafa Kemal idi. Kongreye İstanbul’dan İsmail Hakkı Baltacıoğlu ile Mehmet Emin Erişirgil’de iştirak etmişlerdir. Kongreye katılanların tam listesi elde bulunmamakla birlikte, 250’den fazla kadın ve erkek değişik kademelerde görevli eğitimcinin iştirak ettiği söylenmektedir. Mustafa Kemal de toplantının ilk günü bir konuşma yapmış ve metni gazetelerde yayınlanmıştır. Bakanlıkta kütüphaneler, müzeler, güzel sanatlar olmak üzere üç şube halinde teşkilatlanan bir Hars Müdüriyeti kurmuştur. Ankara’da topluma açık Alî Dersler programı açılmış ve burada sanat tarihi dersi vermiştir. Derslerle birlikte topluma açık konferanslar düzenlenmiştir. Ali dersleri Ziya Gökalp, Kazım Nami Duru, Nafi Atuf Kansu, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Mahmut Esat, Yusuf Akçora vermişlerdir. Milli Eğitim teşkilatını İstanbul’dan Ankara’ya bağlama gayreti göstermiştir. Görev süresin içinde hakkında iki defa gensoru verilmiştir. Görüşmeler sonunda yeterli güvenoyunu almasına rağmen ikinci gensoruda çıkan oyların sayısını az bularak, 12 Kasım 1921 tarihinde görevinden istifa etmiştir. Bu istifa, bakanlıkta Türkçülüğün geçici ve kısmi bir geri çekilişi olduğu yorumu yapılmıştır.[12]

         

                    Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra 4 Mart 1925 tarihinde kurulan III. İsmet İnönü hükümetinde ikinci defa Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilmiştir. Ancak uzun süren bir hastalık sebebiyle istifa etmesi üzerine yerine, 21 Aralık 1925 tarihinde Mustafa Necati getirilmiştir. İkinci görev süresinde Fransız Bilimler Akademisi’ne benzer bir teşkilatın kurulmasına çalışmıştır. Ankara’da Etnoğrafya Müzesi’nin temeli onun döneminde atılmıştır. Başta Zeki Velidi Togan olmak üzere Rusya’dan kaçan bilim adamlarının Türkiye’ye gelmelerini sağlayarak Telif ve Tercüme Heyeti azalığına tayin etmiştir. Onun esas hizmeti ise birinci görev süresinde Mehmet Akif’e İstiklal Marşı’nın yazdırılmasıdır. Onun ısrarıyla Akif’in yazdığı şiir, 12 Mart 1921 tarihinde Meclis’te kabul edilerek İstiklal Marşımız olmuştur.

         

                    Hamdullah Suphi, Milli Mücadele döneminde hükümetin Sovyetlerle iyi ilişkiler yürütme politikasının aksine açık olarak bu rejime muhalefetini göstermiştir. Bu sebeple dönemin İngiliz istihbarat raporlarında onun Bolşevizm düşmanı olarak Mustafa Kemal’in gücünü aşındırmakta olduğu tespiti yapılmıştır.[13]Soyadı kanunu kabul edildikten sonra Tanrıöver soyadı, ona Mustafa Kemal tarafından verilmiştir. Bu soyadı Hamdullah’ın öz Türkçe karşılığı idi.[14]

         

         

                     Türk Ocağının Cumhuriyet Döneminde ki Faaliyetleri

         

                     Milli mücadelenin başarılı olmasından sonra Türk Ocağı işgal sebebiyle durdurduğu faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Ekim 1922’de İzmir Türk Ocağı, aynı ay içinde İsmet İnönü, Hamdullah Suphi’nin ve bazı milletvekillerin katılmalarıyla açılmıştır. İstanbul Türk Ocağı Kasım 1922’de açılarak genel merkez görevini üstlenmiştir. Ankara Ocağı 29 Aralık 1922’de fiilen, 23 Nisan 1923’de Anafartalar Caddesi’nde bulunan eski bir okul binasında resmen açılmıştır. Bu çalışmalarla Anadolu’da faaliyet gösteren şube sayısı 37’e ulaşmıştır. 23 Nisan 1924’te Ankara’da toplanan Türk Ocakları genel kongresine katılan şube sayısı 71’e yükselmiştir. Kısa sürede bu rakama ulaşılmasında Mustafa Kemal’in büyük desteği bulunmaktadır. O dönem geçerli tüzüğe göre genel kongre her yıl yapılmakta idi.1925 yılından sonra doğu Anadolu’da açılan şube sayısında dikkati çeken bir artış olmuştur.

         

                    Ankara’ya taşınan genel merkez bir süre tarihi Taşhan’da ki elverişli odalarda barınır. 1926 yılında Yusuf Akçura Türk Yılı adıyla bir Türklük salnamesi hazırlamakla görevlendirilir. Yusuf Akçura planı hazırlanan yıllığın ilgili bölümlerini hazırlamaları için yazarlara gönderdiği matbu teklif yazısında adres olarak Taşhan görünmektedir. Yıllık belirlenen süre içinde tamamlanamadığı için 1928 yılında oldukça hacimli biçimde çıkarılır.

         

                     Şube ve üye sayısının hızla artması ve etkinlik alanının genişlemesi üzerine Merkez Heyeti için Ankara’da büyük bir hizmet binası yapılması kararlaştırılmıştır. Binanın arsası vakıflar idaresinden satın alınmıştır. Dönemin tanınmış mimarlarından yapılacak bina ile ilgili proje vermeleri istenmiştir. Mimar Kemaleddin, Vedat Bey, Muzaffer Bey, Macar Konsolosu Tahi, Mimar Mongeri ve bazı yabancı mimarlar proje taslaklarını hazırlayarak idareye vermişlerdir. İsmet İnönü’nün de içinde bulunduğu bir jüri teklifleri incelemiş ve Arif Hikmet Koyunoğlu’nun taslağı uygun görülmüştür.[15]

         

                    Projesi kabul edilen Koyunoğlu, ihalenin yapılması ile ilgili inşaat şartnamesini de hazırlamış ve gazetelerde ilan etmiştir. O sırada büyük bir inşaat hamlesinin görüldüğü Ankara’ya gelen çok sayıda yabancı firmalar arasında en olumlu teklifi veren Avusturyalı Rellah şirketine ihale edilmiştir. Bu şirket günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı olarak yapılan binanın inşaatını da yapmıştı. Binada bol miktarda kullanılan mermerler Marmara Adası’ndan getirilmiştir.

         

                    Koyunoğlu, inşaatın tamamlanmasına yakın giriş holünün iki yan duvarına birer som mermer kitabe yaptırmıştır. İnşaatı gezen Mehmet Emin Yurdakul’un milli şiirler, eski ve atasözleri gibi uyarıcı yazıların yazılabileceği uyarısı üzerine yanında bulunan Hamdullah Suphi, buranın milli bir mabet olduğunu ve Mustafa Kemal’in gençliğe hitabesinin yazılmasının uygun olacağını belirtmiştir. Henüz yeni alfabe kabul edilmediği için yazı biçiminin nasıl olacağı üzerinde tartışma çıkması üzerine Hamdullah Suphi söze girerek, ‘Ata’mızın öncülüğü ile Latin harfleri üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Bu kitabenin Latin harfleriyle yazılması, bu işte öncü olmamız, en esaslı bir vazifemizdir’ diyerek sonuca bağlamıştır.[16]

         

                    Ocak tiyatrosu bütün noksanları tamamlanarak 28 Şubat 1930 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın zengin bir program dâhilinde verdiği güzel bir konserle açılmıştır. Merasime İ. İnönü, B. M. Reisi Kazım Özalp, Bakanlar, milletvekilleri, elçiler, resmi görevliler, Ocaklılar, gazeteciler ve davetliler katılmışlardır.

         

                    Binanın tamamının açılış töreni 23 Nisan 1930 tarihinde yapıldı. Davetliler öğleden sonra Ocağın salonunu ve koridorlarını doldurmuşlardır. Merasime katılmak üzere Budapeşte’deki Turan Cemiyeti de bir temsilci göndermiştir.

         

         

                                 Türk Ocağı Milli Eğitim Bakanlığı İlişkileri

         

                     Türk Ocağı gerek yönetim kadroları gerekse idealleri açısından devletle bütünleşmiş bir görüntü vermiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında önemli bir sivil toplum kurumu özelliği taşıması bakımından devlet tarafından milli eğitim bakanlığı imkânlarıyla desteklenmiştir. Tanrıöver’in konuşmalarını topladığı ve ocak neşriyatı olarak basılan Günebakan isimli eseri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1200 adet satın alınarak eğitim kurumlarına dağıtılması Talim ve Terbiye Kurulu’nun 4.4.1930 tarih ve 65 sayılı kararı ile kabul edilmiştir.[17]Yine ocağın resmi yayın organı Türk Yurdu dergisine 260 adet abone olunarak okul kitaplıklarına dağıtılması Talim ve Terbiye Kurulu’nun 15.7.1930 tarih ve 97 sayılı kararı ile kabul edilmiştir.[18]Yine yararlı hizmetlerinden dolayı Türk Yurdu dergisine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 250 lira yardımda bulunulması Talim ve Terbiye Kurulu’nun 15.7.1930 tarih ve 98 sayılı kararı ile kabul edilmiştir. Yine Talim ve Terbiye Kurulu’nun 20 Aralık 1930 tarih ve 215 sayılı kararı ile Türk Ocaklarının verecekleri temsillerin vergiden muaf tutulması benimsenmiştir.[19]

         

                    Ocağın çalışmalarına muhalefet eden ve sonraki yıllarda liberalizm adı altında örtülü Marksizm yapan Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin Vakit gazetesinde zaman zaman eleştiri yazıları da çıkmıştır. Tanrıöver’in eserlerini Milli Eğitim Bakanlığına sattığı ileri sürülmüştür. [20]

         

                    Türk Ocaklarının, sonuçları itibariyle günümüze kadar devam eden önemli çalışmalarından biri de bünyesinde Türk tarih araştırmalarıyla meşgul olacak bir çalışma grubunun teşkil edilmesidir. 1930 kurultayında Aksaray delegesi olarak söz alan Afet İnan’ın konuşmasından sonra Türk Tarih Heyeti kurulmuştur. Hususi ve daimi bir heyetin kurulması ve üyelerinin seçilmesi kurultay kararı ile Merkez Heyeti’ne verilmiştir. Türk Tarih Heyeti, ilk toplantısını 4 Haziran 1930 tarihinde yapmış Tevfik Bıyıklıoğlu başkanlığa, Yusuf Akçura ve Samih Rifat ikinci başkanlığa, Reşit Galip genel sekreterliğe seçilmişlerdir. Bu heyetin ilk çalışması olarak Türk Tarihinin Anahatları isimli ve Türk Tarih Tezinin temel eksenini ortaya koyan bir eser yayınlanmıştır.

         

         

                                          Türk Ocaklarının Kapatılması

         

                    1930 dünyada görülen ekonomik buhran ve Serbest Fırka denemesinin başarısızlığa uğraması, Menemen olayları gibi gelişmeler devlet yönetiminin yeni bir durum değerlendirmesine sebep olmuştur. Devletin zirvesinde tek partili siyasi hayat uygulamasına devam edilmesi düşüncesi netleştikten sonra doğrudan partiye bağlı sivil bir kitle teşkilatının kurularak inkılapların tanıtılması, kültürel faaliyetlerin rejimin istediği doğrultuda yönlendirilmesi fikri benimsenmiştir. Bu sonuca ulaşmada dönemin ülkede en yaygın sivil teşkilatlanma olan Türk Ocaklarının etkinliğinin ortadan kaldırılarak yeni oluşumun önünün açılmasının uygun olacağı düşünülmüş olmalıdır. Bu sonuca ulaşılması için Hamdullah Suphi’nin ikna edilmesi öncelik kazanmıştır. Aslında ocak yönetiminde aynı zamanda partide görevli olanlar da bulunmasına rağmen tek muhalefetin ondan geleceği tahmin edilmiştir. Türk Ocakları yerine Halkevleri’nin kurulacağı haberleri 1931 yılının ilk aylarından itibaren basında çıkmaya başlamıştır.

         

                    Türk Ocaklarının kapatılmasında Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde bulunmaya özen gösterdiği Sovyet yönetiminin telkini olduğu iddiaları bulunmaktadır. Ocak bünyesinde siyasi muhacir durumda bulunan Türk siyasi önderlerin bulunması, bunların kendi teşkilatları çerçevesinde Sovyetler aleyhine siyasi ve yayın faaliyetinde bulunmalarına önceleri izin verilmiştir. Sovyet mahkûmu Türk uruglarının siyasi önderlerinin Polonya’nın örgütlediği Promete şemsiye kuruluşu bünyesinde yer almaları ve bu kurumun sağladığı mali imkânlarla düzenli ve etkili yayıncılık yapmaları, siyasi önderlerin geçim sıkıntılarının giderilmesi Sovyetleri tedbir almaya yöneltmiş olmalıdır. Türk Ocağı ve başındaki Hamdullah Suphi bu bakımdan bir engel olarak görülmüştür. Hamdullah Suphi’nin evinde Atatürk’ünde katıldığı bir akşam oturmasında Türk Ocaklarının 276 şubesi ve 32 bin üyesinin bulunduğu bilgisinin verilmesi üzerine, Mustafa Kemal, ‘o kadar çaba sarf etmemize rağmen bizim Halk Fırkası’nın 4 bin kadar üyesi var. Korkarım siz hükümete bir beyanname vererek siyasi bir hale geçerseniz, bizim parti ortadan siliniverir’ demiştir.[21]Bu gibi bazı kayıtlar CHP’nin karşısında güçlü bir teşkilatın varlığının istenmediğini göstermektedir.

         

                    Mustafa Kemal ve İsmet İnönü döneminde siyasi otoritenin yakınında durmayı görev kabul ve onların talimatı doğrultusunda yol gösterici yazılar kaleme alan Falih Rıfkı Atay, Türk Ocaklarının CHP’ye katılmasının zaruret olduğunu yazmıştır. Konu 24 Mart 1931 tarihinde Çankaya’da Hamdullah Suphi’nin iştiraki ile yapılan görüşme onun ikna edilmesine yönelik olmuştur. Bütün itirazlarına rağmen sonuç değişmemiş 10 Nisan 1931’de kurultayın toplanması kararlaştırılmıştır.[22] 10 Nisan 1924 tarihinde toplanan Kurultay’da seçilen bir komisyonun .‘Türk Ocaklarının kapanması ve Halk Fırkası ile birleşmesi hususunda’ hazırladıkları rapor aynen kabul edilmiştir. Ocakların binalarına, eşyalarına, kitaplıklarına, antika koleksiyonlarına bütün eşyalarına CHP el koymuştur. Türk Ocakları CHP devredilmekle bütün meseleler birden halledilmemiştir. Ocağın değişik kişi ve kurumlara olan borçlarının tasfiyesi için sonraki yıllarda kanun çıkarılarak belli bir süreç içinde bu işlem gerçekleştirilmiştir. Basında zaman zaman görülen ilanlarda ocakla mali ilintisi bulunanların belirtilen tarihlerde başvuru yapmaları duyurulmuştur.

         

                    Tanrıöver ve Ahmet Ağaoğlu, bitmek üzere olan yeni genel merkez binasını dolaşırlarken Ağaoğlu’nun dostunun kolundan tutarak, ‘Hamdullah, bu binayı Türkocaklarına bırakmayacaklar. Mutlaka bir iktidarın sahibi bu insanlar, kendilerini İttihat ve Terakki Fırkası’nın eski, harap, gösterişsiz vilayet merkezinde otururlarken senin, benim, ocaklıların bu aydınlık, güzel, azametli yerde kalmamıza razı olmazlar. Göreceksin,yakında bunu elimizden alacaklar’ dediğini oğlu nakletmektedir.[23]Bu niyeti destekleyen daha başka hatıra parçaları da bulunmaktadır. Tanrıöver’in Ağaoğlu ile yakın dostluğu vardır. Ağaoğlu, Malta sürgününden döndükten sonra Tanrıöver’e telgraf çekerek Anadolu’ya geçmek istediğini bildirmişti. Cevabi telgrafta beklendiğinin belirtilmesi ve yol harcı için para gönderilmesi üzerine Ankara’ya gitmiştir.[24]Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet isimli eseri Türk Ocakları Hars Heyeti Neşriyatı olarak 1927 yılında Ankara’da basılmıştır.

         

                   

                               Hamdullah Suphi’nin Bükreş Büyükelçiliği

         

                    Hamdullah Suphi’nin Türk Ocağının kendisini feshetmesinden sonra ki ilk günden itibaren dış göreve gönderileceğinin haberleri basında görülmüştür. Hakkındaki ilk haberde Kahire Büyükelçiliği’ne tayin edileceği hususundadır. 20.5.1931 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile Bükreş’e elçi olarak tayin edilmiştir. Romanya’nın tercih edilmesinde ülkede belirli sayıda Türk azınlığın mevcudiyeti olduğu ileri sürülmüştür. Bu hususta kendisinin izninin alınmış olması akla gelmektedir. 12 Temmuz 1931 tarihinde deniz yolu ile Köstence’ye ulaşmış ve Bükreş’e geçmiştir. 1944 yılına kadar görev yaptığı Bükreş’te sivil halk ve resmi görevlilerden, kraliyet ailesinden yakın ilgi görmüştür.[25]Besarapya ve     Dobruca bölgelerinde yaşamakta olan Türk asıllı hristiyan inançlı Gagauzlar günlük meşguliyetinin büyük parçasını oluşturmuştur. Onların Başpapazı Mihail Çakır ile haberleşmeye başlamış, onun Türk milliyetçiliğine sadakatini Mustafa Kemal’e bildirmiştir. Atatürk, Mihail Çakır’a bir berat ve nişan göndermiştir.[26]Fazla eğitimli olmayan ama dillerini muhafaza etmekte olan bu Türk grubunun milli benliklerini korumaları için gayret göstermiş, Ankara’daki ilişkileri sayesinde değişik kademelerde çok sayıda öğrencinin eğitim için Türkiye’deki okullara yerleştirilmelerini temin etmiştir. Yine Türkiye’den öğretmen ve ders kitabı getirtmek suretiyle yaşadıkları bölgelerde ki eğitim seviyelerinin yükseltilmesini sağlamıştır. Türkiye’den gönderilen öğretmenlerin Türklük şuuru içinde yetiştirdiği Gagauz aydınları komünizm döneminde bile varlıklarını muhafaza etmişlerdir.[27]Romanya’dan gönderilerek Türkiye’de eğitim görenlerden ülkelerine dönmeyerek kalanlardan yüksek görevlere çıkanlar olmuştur.[28]

         

        Tanrıöver, o dönemde sayılar 25O.OOO olan Gagauzları toplu olarak Türkiye’ye yerleştirmek düşüncesini 1939’da savaşın çıkması üzerine gerçekleştirememiştir. Bu hususta Türkiye’deki ilgilileri başta Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı ikna etmek üzere gerekli yazışmaları yapmış ve Gagauzları Türklüğü, kültürleri ve tarihi geçmişlerini ihtiva eden tafsilatlı bir rapor hazırlamıştır. Bazı araştırmacılar doğruluğu tartışabilecek kayıtlara istinaden Çakmak’ın Gagauzların göçüne olumlu bakmadığını belirtmişlerdir.[29]Arşivimizde bizzat Çakmak imzalı yazı ile göçe izin verilen yazışma örnekleri bulunmaktadır Yaşar Nabi Nayır,1936 yılında bölgede yaptığı seyahat sırasında Çakır’ın evinde misafir kalmış, izlenimlerini önce günlük gazetede sonra kitabında geniş olarak anlatmıştır. Olumlu sonuçları görülen bu çalışmalar savaş sebebiyle yarıda kalmıştır.[30] Romanya’daki çalışmalarının en önemli sonucu olarak Gagauzları ortaya çıkarmasıdır.[31]

         

                     Tanrıöver, Bükreş’te bulunduğu yıllar içinde ülkede yaşayan diğer Türklerin kültürel varlıklarının korunması yolunda etkili çalışmalar yapmıştır. Bu gayretleri ülkeye giden Türk gazetecilerinin gözlemlerine de yansımıştır.[32]Onların kültürel değerlerini aktarabilecek teşkilatlanma ve yayın faaliyetlerine destek olmuştur. 1939’da Almanya’nın saldırısına kadar Polonya’da yaşamakta olan Mehmet Emin Resulzade ve eşi