Sözün “Kıssa”sı

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304



Tamamen iyi niyetlerle olsa bile, mesajları açıkça verilen, doğrudan muhataba yönelik nasihatlerin fazla ilgi görmediği, sevilmediği bilinir. İşaret edilen hususun önemi, ciddiyeti, kutsiyeti bile bu yaklaşımı değiştirmez. “Otur, dinle, ibret al!” tarzındaki ifadeler, anlatıma bir çeşit, bilen- bilmeyen mesafesi koyacağı için fazla düşünmeden reddetme gibi bir tavra da sebep olabilir.

 

Hâlbuki güzeli arama kaygısıyla yoğrulan hikâye, masal, efsane ve menkıbe gibi sanat ürünlerinde kahramanlar, gerçekte yaşayıp yaşamadıkları hesaba katılmadan ete kemiğe bürünür; zaman ve mekân içinde hayatın akışına karışarak içimizden biri hâline geliverir. Öğütler, bu akışta esrarlı bir terkiple yoğrularak kuru bilgi ve uyulması gereken kurallar manzumesinin ötesinde bir anlam ifade etmeye başlar. “Kelimelerle düşündüğümüze göre bir mütefekkir o kelimelere sihrini veren edebiyatla devamlı temas hâlinde bulunmalıdır ki, fikirlerini ölü mefhum cesetleri hâlinden kurtarsın ve ihtirasla doldurarak ayaklandırsın.” (Sanat Edebiyat Tenkit 1990: 5) Ve aramıza karışıp yürüyebilsin, konuşsun, sevinsin, ağlayabilsin.

 

Kazandırılmak istenilen bilgi ve davranışlar, “Adamın biri…, Yılanla arslan bir gün…, Âdil-i Nûşîrevan ülkesinde…, Behlül ile Harun Reşit… Tacir ile Papağan…, Padişahın üç oğlu…” diye başlayıveren hikâyelerin, basit ama sır dolu anlatımlarıyla hafızalara daha kolay, daha canlı nakşolacak; yeri ve zamanı gelince, bir küçük çağrışımla kendiliğinden kullanılabilme imkânı doğabilecektir.

 

Elbette teorik bilgiye olan ihtiyacı da inkâr etmek mümkün değil; ancak öğrenilenleri, durağan yapıdan çıkararak günlük hayatın akışı içerisinde bir davranış hâline getirebilmek, çok daha önemlidir.

 

Düşünce ve kültür iklimimizin büyük şahsiyetlerinin, bilgi ve hikmet hazinesi kabul edilen eserlerinde, kıssaların bu gücünden ustalıkla faydalandıklarını biliyoruz. Dinî, felsefi, sosyal ve pedagojik pek çok konu, hatta anlaşılması zor mesele, bu yolla hem kolaylaştırılmış hem de hayata yansıtılarak kullanılabilir hâle getirilmiştir.

 

Aile büyüklerinden, öğretmenlerden doğruluk, yalan ve iftiranın kötülüğü, çalışkan ve iyi insan olma, arkadaşlık, arkadaş seçimine dair nasihatler muhakkak hatırlanır. Tamamen halisane duygularla yapılan bu uyarılara “yanlış” demek mümkün müdür? Elbette hayır… Ama tekrarlandıkça ilginin azaldığı da bir gerçek değil midir? O hâlde, “Çözüm için neler önerilebilir?” Öyle zannediyoruz ki, akla gelen en etkili yollardan biri; hikmetleriyle ömürlerini, insanın dünya ve ahiretteki mutluluğuna adamış bilgelerin tercihi olan “kıssalar”ın gücünden faydalanmaktır.

 

İşte bir küçük kıssa: “Bir gün, hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil parçası verdi. Kile, “A mübarek, sen misk misin, anber misin? Senin gönül çeken güzel kokunla mest oldum.” dedim.

 

Kil bana şöyle cevap verdi: “Ben basbayağı bir kil idim. Lakin bir müddet gül ile arkadaş oldum. Gül ile yaptığım o arkadaşlık bana tesir etti. Onun güzel kokusu bana sindi. Yoksa ben, o bildiğin adi toprak parçasından başka bir şey değilim…” (Gülistan 1978: 21) Ve koca bir hisse: İyi arkadaş, insanın sadece davranışlarını değil, kokusunu bile olumlu etkiler… Hâlbuki anne-babalar, öğretmenler, arkadaş seçiminin önemine dair neler söylemezler ki… Beklenti yüksektir, lakin sonunda istediğimiz ilgiyi, etkiyi bir türlü sağlayamadığımız için de hep üzülürüz… Onlardan duyacağımız, “-Ama anne, ama baba…” ile başlayan cevapların, tekrarın verdiği bıkkınlığı, bezginliği yansıttığını hesaba katmayız.

 

 

“Ben sana padişah olamazsın demedim, adam olamazsın dedim.” diyen babanın kıssası hemen herkese ne kadar da tanıdık, bildik gelir. Hikâyeyi anlatmak yerine, “Adamlığın ölçüsü nedir?” gibi bir soru ile görüşlere başvurulsa hemen herkesin kendini tanımlama işgüzarlığına düşeceğini tahmin etmek çok da zor olmayacaktır. Kıssalar, bütün bu gayretkeşliklerin önüne geçerek genel çerçeveyi belirler ve alınganlığa gerek kalmadan, hissedar olunmasını sağlar.

 

Bütün ilahi kitaplarda, çoğu ümmi olan peygambere ve onlara tâbi olanlara; dinin öğretilmesi, kurallarının hayata geçirilmesinde uygulanan eğitim tarzında da kıssalardan çokça faydalanıldığı ilk bakışta dikkat çeker. Soyut kavramlar/bilgiler, bu yolla düşünce ve hayallerde canlandırılır; anlaşılması güç konular, kolayca kavranarak hafızalara kaydolur. Hikâye edişteki yüksek belagat/güzel ve etkili sunumla da nüfuz alanı akıldan yüreğe, oradan gönle uzanır.

 

Dinin esasları yanında, geçmişe ait ibretlerle dolu olaylar, kahramanları ile birlikte canlandırılarak anlatılır ve insanların dersler çıkararak hataların en aza indirilmesi istenir. Zira İbni Haldun’un ifadesiyle, “Gelecekle geçmiş, birbirine suyun suya benzediği gibi benzer.” veya bir Kırgız atasözünde denildiği üzere, “Geçmiş, geleceğin öğretmenidir.”

 

Kıssalarla öğretme, uyarılarda bulunma, mesajlar verme tercihi, aynı zamanda ilahi bir anlatım tarzıdır ve kutsal kitaplarda sıklıkla kullanılmıştır. Hz. Âdem’le inanç-itikat boyutuyla başlayan macera, Hz. Yusuf ve Hz. Musa’da devletleşme sürecine ulaşmıştır. Hz. Davut ve Hz. Süleyman kıssalarında da devlete, millete dair ibret dolu olaylar yer alır. Son peygamber Hz. Muhammed (a.s) devri ise bir olgunluk asrıdır. Zalimler, mazlumlar, sadıklar, korkaklar, münafıklar… Musalar, Firavunlar… Ebu Bekirler, Ebu Cehiller… “Tarihî resmigeçit”in aktörleri olarak gelecek nesillere gösterilir ve “Her Firavun’un bir Musa’sı vardır.” darb-ı meseline dönüşerek zıtlarıyla birlikte karşımıza çıkarılır. Sadece kuru bilgi ile yetinilmez; olaylara, şahıslara, tavırlara yüklenen mesajlar, edebî bir üslupla yansıtılır. Nakilciliğin sığlığına düşülmeden basit ama estetik yaklaşımın çekiciliği içinde düşündürmek, ibret almak kaygısı sergilenir.

 

Günümüzde kıssaların bu gücünden yeterince faydalanılmadığı; derslere, edebî eserlere, sinemaya, insanımızın zamanlarının büyük bölümünü işgal eden televizyon dizilerine yansıtılmadığını üzülerek görmekteyiz. Az da olsa, yer verilmişse ilgi yoğunluğuyla karşılaşıldığı meraklıların malumudur. Deli Yürek dizisinde “Kuşçu”nun; Kurtlar Vadisi’nin önceki bölümlerinde (Ö. Lütfü Mete rahmetlinin kaleminin hissedildiği bölümlerde), “Ömer Baba”nın anlattıkları hiç kaçırılmadan dinlenir, çocuklar susturularak televizyonların sesi açılır; ertesi gün, eşe dosta anlatmaktan büyük keyif alınırdı. Kelile ve Dimne, Bostan, Gülistan, Mesnevi gibi bilgi ve hikmet hazinelerinden; Kur’an-ı Kerim’den alınan kıssalar (Habil-Kabil, Yusuf (a.s.) kıssası…) yeni bölüme kadar hafta boyunca ilavelerle nakledilirdi. Dostluk, arkadaşlık, sabır, adalet, yardımlaşma, acıma, birlik-beraberlik, mazluma sahip çıkma, zalimlere başkaldırı hikâyelerin dokusu içinde seyredenlerin hafızalarına kazınır; mazi-hâl arasındaki sırlı benzerlikle geleceğe köprüler kurulurdu…

 

Eğitim-öğretimin her safhasında, sosyal hayatta, devlet yönetiminde, kişisel veya uluslararası ilişkilerde, işe/göreve ehil kimselerin bulunması/getirilmesi hususunda, sözü fazla uzatmadan hem çok etkili hem de incitmeden, darıltmadan çözümler, ölçütler ortaya koyabilmek, kıssalarla çok daha kolay olacaktır.

 

Türk hikâyeciliğinin en büyük ustası Ömer Seyfettin, eserleriyle bu vadide bir mektep görevi üstlenir… Hedeflenen hikmet nedir, nasıl bir örnekle hafızalarda iz bırakılabilir? Onun külliyatında, aranana en uygun, “derde deva” hükmünde bir hikâyeyi; varlığı her dönemde ilham kaynağı olabilecek bir karakteri bulmak mümkündür.  

 

Yalan ve iftiranın kötülüğü mü öğretilmek isteniyor? Günah çeteleleri ve Cehennem tehditleri yerine, “Kaşağı”yı okutmak, kahramanların dünyalarına girip düşündürmek ve sonra susmak…

 

Başkalarına minnet borcuyla yaşamanın kahredici zorluğu, ezici ağırlığı mı anlatılacak? “Diyet”ini (kolunu), hiç tereddüt etmeden satırla kesip Hacı Kasap’ın üzerine atıveren Koca Ali’nin minnetsizliğine gıpta edip “eyvallahsız” yaşamanın tadına varabilmek…

 

Genç nesillere vatan, millet, bayrak sevgisi kazandırmak mı hedeflenmekte? Ayrıntıda boğulan yorucu, bıktırıcı nutuklar yerine “Forsa”da Kaptan Kara Memiş’in menkıbeleşen mücadelesine karışıvermek… Ve bir kez dahi “Vatanı, milleti, bayrağı sevin.” demeden sevdirebilmek…

 

Zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmeyi tercih etmenin güzelliğini nasihate dökme kolaycılığı ve korkaklığına sığınmak yerine, “Yalnız Efe” Kezban kız misali, sırrolup yüreklere kazınmak… 

 

Millî övüncü, vatan sevgisini, bu uğurda candan geçebilmeyi hangi sözler, “Bir Çocuk Aleko”nun küçük Ali’si; “Başını Vermeyen Şehit”in Deli Mehmet’i, Deli Hüsrev’i kadar hafızalara nakşedebilir?

 

Bu kıssaların tamamı her biri kendi vadisinde devleşen bir kahramanlar geçidi sunar. Geriye sadece neyi aradığımızı bilmek kalır.

 

En çok da “acaba, yanlış mı anlaşılır?” diye tereddüt yaşanan, devlet adamı ve aydınların özelliklerine dair, hayati önem arz eden memleket meselelerinde, bu hikâyelerin dokularına yerleştirilmiş hisselerden azami ölçüde faydalanmak gerekir. Çünkü bizim gibi günlük politikayla fazla yüz göz olmuş ülkelerde yorumlar, “Bizden mi?” sorusuyla başlayacağından, ifadenin ayağa düşme ihtimali kaçınılmazdır. Dikilen elbisenin, zihinlere kazınan ve değiştirilmesi zor şahsa uyması gerekir ki, sizi dinleyen bulunsun. Açıkça, terzilik yapmanız istenir; kimse hazır giyime yaklaşmaz, emekler boşa gider. Böyle zamanlarda, zengin şahıs kadrolarıyla hikâyeler imdada yetişir. Elbiseler, askılarında hazırdır; herkes kendine uyanı, yakışanı alır gider; terziliğe gerek kalmaz. Tek yapılması gereken “hâl”den uzaklaşıp asırlar öncesinin unutulmayan olayları ve kahramanlarının hikâyelerine uzanıvermektir…

 

II. Bayezıt (veli) dönemidir. Şehzade Yavuz, Trabzon’da yarınlar için pişmekteyken Osmanlı’nın doğu sınırları İsmail Safavî’nin tehdidi altındadır. Koca devlet, Hâcegân’dan, Enderun’dan, Divan’dan elçi bulmakta zorlanmakta, ihtiyar sadrazam âdeta kıvranmaktadır. Belli ki adam gibi adam kıtlığı o zaman da çekilmekte. Sonunda,  vezirlerden birinin tavsiyesi ile ümit belirmiştir. Macera, soluksuz okunurken kelimelerin sihirli dünyasına yerleştirilen abide bir şahsiyet, okuyucu karşısına çıkarılır. İşte Pembe İncili Kaftan’ın her devir ve şartta örnek teşkil edebilecek, eksikliği hep hissedilen kahramanı Muhsin Çelebi’nin başından geçenler: 

 

Zalim Safevî hükümdarı Şah İsmail’e gönderilmek üzere bir elçi aranır ve Muhsin Çelebi’de karar kılınır. Bütün masrafları kendisinin karşılaması şartıyla görevi kabul eden Çelebi, dünyaca ünlü Pembe İncili Kaftan’ı da yanına alarak Tebriz’e gider. Şah’ın huzuruna çıkıp padişahın mektubunu sunar, herhangi bir aşağılanmaya maruz kalmadan kaftanı da huzurda bırakarak sarayı terk eder. Görevini yapıp İstanbul’a dönmüştür ancak masraflar için rehin bıraktığı mallarını kurtaramaz. Küçük bir bahçe satın alır, ailesinin geçimini ömrünün sonuna kadar güçlükle sürdürür, ama ne devleti adına yaptıklarından ne de Pembe İncili Kaftan’ın akıbetinden kimseye söz eder.”

 

Yaşı kırkı geçkin, iri siyah kaşlarının altında iri siyah gözleri parlayan, pala bıyıklı, iri, levent, şen bir adam olan Muhsin Çelebi, fizikî görünüşünün ötesinde asıl karakterini şekillendiren özellikleriyle dikkat çeker: “Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir… Hiç büyüklerle ülfet etmez. İkbal istemez… Çok cesurdur. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok defa gaza etmiştir. Yüzünde kılıç yaraları vardır… Dünyaya minneti yoktur. Şahla geda, nazarında birdir.” (Pembe İncili Kaftan 2011: 567)

 

İlk karşılaşmalarından itibaren; duruşu, kendinden emin tavrı, tabii konuşmasıyla sadrazamı fazlasıyla şaşırtan Muhsin Çelebi’nin örnek alınabilecek daha pek özelliği sıralanır: “Merde namerde muhtaç olmayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasında büyük mandıra ve çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Fukaraya, zayıflara bakar, sofrasında hiç misafir eksik olmazdı. Dindardı. Ama mutaassıp değildi. Din, millet, padişah aşkını kalbinde duyanlardandı. Devletinin büyüklüğünü, kutsiliğini anlardı. Yegâne mefkûresi Allah’tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamaktı… İlmi kemali herkesçe malumdu.  İbn-i Kemal ondan bahsederken “Beni okutur” derdi. Şairdi. Lâkin ömründe daha bir kaside yazmamıştı. Hatta böyle methiyeleri okumazdı bile… Önünde açılan ikbal yollarından daha hiç birine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mina çiçekli, cenneti andıran nûranî yolların nihayetinde daima “kirli bir etek mihrabı” olduğunu bilirdi. İnsanlık onun nazarında çok yüksek, çok büyüktü. İnsan arzın üzerinde Allah’ın bir halifesiydi. Allah, insana kendi ahlakından vermek istemişti. İnsan her mevcudun fevkinde idi… Muhsin Çelebi, her türlü zilleti hazmederek ikbal tepelerine iki büklüm tırmanan maskara harislerden, izzetinefissiz kölelerden, zâhifeler gibi yerlerde sürünen mülevves esirlerden nefret ederdi. Hatta bunları görmemek için merdümgiriz olmuştu. Yalnız muharebe zamanları Gureba Bölüklerine kumandanlık için meydana çıkardı…” (Pembe İncili Kaftan, 2011: 568-569)

 

Hikâyede bazen doğrudan, bazen de dolaylı anlatımla verilen bu özelliklerle, Çelebi’nin şahsında model insan tipi çizilir. Üstelik on altıncı asırdan günümüze, birtakım vasıtalar dışında aranan kıstaslarda fazla değişik yapmaya da gerek duyulmadan.

 

Büyük vatansever ve usta kalem, Nadan’da okuyucusunu, bir başka örnek devlet adamıyla tanıştırır. Bilgi ile cehaletin kıyaslandığı hikâyede karşılaştığımız Köse Vezir, Osmanlı’nın siyasi, askerî, iktisadi buhranlarla çalkalandığı bir dönemde, padişahın sadrazamlık teklifini reddeder. Karşı çıkışı asla şartların ağırlığından değildir. Kendi kendine ahdetmiş, kalan ömrünü dua ve ibadetle geçirme kararındadır. Açık ölüm tehdidine, “Boynum kıldan incedir Padişahım!.. Çoluk çocuğumla veda ettim. Hakkın huzuruna gitmek için iradenizi bekliyorum. Ben mühr-ü şerifinizi almam!” (Nadan 2011: 748) cevabını vermiştir. Ancak onu da hesaba çeken bir Molla Kasım çıkar ve nâdan çobanın ölümden beter cehaletine kırk gün dayanabilir, sonunda görevi kabul eder. “Bir sene sonra harp bitmiş, yeniçeriler terbiye edilmiş, sipahiler nizama sokulmuş, hırsızlar, uğursuzlar temizlenmiş, devlet yine eski kuvvetini bulmuştur.” (Nadan 2011: 751)

 

İşte asıl düşünülmesi gereken mesele de budur. Değiştirilmesi imkânsız gibi görünen şartları tersine çeviren bu adam, nasıl biri ki, masal kahramanları gibi dokunduğu yeri düzeltebilmektedir?

 

Koca padişah, bu ufak tefek ihtiyar adama mührünü kabul ettirebilmek için neden ayetlerle, hadislerle dil döküp rica minnet; biraz da tehditle ısrar etmektedir?

 

Önce durumun vahameti gözler önüne serilir: “Yeniçeriler kazan devirmişler, sipahi zorbaları zabitlerini parçalamışlar, payitahtı yağmaya hazırlanmışlardı. Serhatteki ordunun hâli de perişandı. Ecelin gadriyle tecrübeli vezirler kalmamış, fedakâr beyler er meydanlarında can vermişlerdi.” (Nadan 2011: 747) İhtiyar padişah, bir yandan mevcut durumu özetler, diğer yandan da bu badireden devleti kimin çıkarabileceğini, en vazgeçilmez ölçütleriyle adım adım belirtir: “Bu zamanı ıslâh etmek için demir bir el lâzımdı. Gayet doğru, irtikâp etmez, Allah’tan korkar, âkil, dünyayı bilir, her şeyden ziyade devletini sever bir adam.” (Nadan 2011: 747-748)

 

İşte bu adam, her devirde devlet yönetiminde sayıları hep az olmuş Köse Vezir’den başkası değildir: “Ârifti. Âlimdi. Dünya ve mâfihanın ne olduğunu sezmişti. Daima zeval uçurumuna giden ikbal yolunda hakikati unutmaz, mağrurlanmaz; para, servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere de tenezzül bile etmezdi. Orta hâlli bir molla gibi yaşar, sandık sandık floriler toplayıp fâni dünya evini baki sanan haris gafillerin budalalıklarına şaşardı… Hak’tan başka hiçbir kuvvete boyun eğmeyen bir adamdır.” (Nadan 2011: 749)

 

Ne yazık ki devlet yönetiminde şiddetle ihtiyaç duyulmalarına rağmen Muhsin Çelebi ve Köse Vezir gibi aydınlar, nesilleri tükenmesin diye koruma altına alınmaları gereken hassas sınırlardadır. Devleti, “... Her türlü zilleti, hazmederek ikbal tepelerine iki büklüm tırmanan maskara harisler, izzetinefissiz köleler, zâhifeler gibi yerlerde sürünen mülevves esirler… bulundukları mevkilere hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü tabasbus, riyayla, tekâpuyla” (Pembe İncili Kaftan 2011: 569) yükselenler istilâ etmiştir. Böyle insanların, “Gözdeleri, nedimleri, himaye ettikleri, hep denî riyakârlar, ahlâksız müdâhinler, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır.” (Pembe İncili Kaftan 2011: 569) Tam bu noktada İbn- Haldun’un “Geçmişle gelecek, suyun suya benzediği gibi benzer” ifadesini yeniden zikretmek, sözün bereketi açısından tekrara düşmeye bile değer.

 

Sayıları hep az olmuş, bir avuç buğday tanesini andıran bu güzel insanların hemen hiç değişmeyen gıpta edilecek özellikleri, saman yığınları kadar çok olmasalar da ambarları dolduracak cevhere sahip bulunmalarıdır. Devleti istila eden güruh nasıl birbirinin aynıysa dönemleri, adları, hikâyeleri, yaptıkları işler farklı olsa da bu az bulunur cevherler de pek çok yönden birbirlerine benzerler.

 

Bilgi, göze çarpan en belirgin taraflarıdır. Sıkıntıların kaynaklarını tespit ve çözüm yolları üretebilmede mahirdirler. Dünü, bugünün şartlarını iyi bildiklerinden gelecekle ilgili öngörülerinde isabet kaydederler. Gerek Muhsin Çelebi gerekse Köse Vezir’de, ilmin, şahsiyetlerine yansıttığı bir ağırlık, kendinden emin bir tavır, doğrudan veya dolaylı okuyucuya sezdirilir. “Boş vaktini değil, vaktini okumakla geçirirler.”

 

İnce hesaplar, şeytanın aklına gelmeyecek tuzaklar, hem dikkatli olmayı hem de yüksek bir kavrayışı, zekâyı gerekli kılar. Çok hızlı düşünmek, saliseler içinde doğru karar vermek zorundadırlar. Aksi hâlde yanlış adımlar atılır, telafisi zor tavizlere kapı aralanır. Bazı durumlarda ise seçme şansı kalmaz. Sonucun nereye varacağı dahi hesaba katılmadan icap eden yapılmalıdır: Şah İsmail, ayakta tazim vaziyetinde tutarak manevi baskı kurmayı tasarlamıştır. Muhsin Çelebi durumu sezer ve Pembe İncili Kaftan’ı sererek bağdaş kurup oturur; huzurdan ayrılırken de sekiz bin altın değerindeki, harcı Venedik’ten, dibası Hint’ten gelme kaftanı, orada yere bırakırken hiç tereddüt etmez. Köse Vezir de padişah saraya davet eder etmez nelerle karşılaşacağını anlamış; evden çoluk çocuğuyla helalleşip öyle çıkmıştır. Satranç hamlelerini andıran zekâ dolu incelikler, davranışlarını belirler. Fazla düşünmeye, birine danışmaya zaman yoktur. Hem çok zekice, hem çok hızlı…

 

Cesaret, doğruluk ve adalet, bilgiyi harekete dönüştüren en önemli güçtür. Bilgi, bu güçle birleşmemişse kitaplarda, kütüphane raflarında veya hafızalarda esaret altında demektir. Yeri ve zamanı gelince yardan da, maldan da, candan da geçilmezse Tebriz Sarayı’ndan yüz akıyla nasıl dönülür? Muhsin Çelebi’nin karşısında, zalimliği dillere destan bir hükümdar vardır. Bir anlık can kaygısı, tereddüt, şahsı da devleti de telafisi çok zor durumda bırakabilir. Ancak bu, herkesin harcı değildir. İşin sırrı, ölüm karşısında eyvallahsızlıkta düğümlendiğinden, yüreği yetmeyenler her göreve, makama talip olmamalılar. Aksi hâlde sonu zahmete dönük görevleri omuzlamak; Çelebi, Köse Vezir gibi kahramanlara kalacaktır.  

 

Başka hangi kuvvet kazan devirmiş yeniçeriyi, zabitlerini parçalamış sipahileri yola getirebilir? Ufak, tefek, yaşlı Vezir’in cesur yüreği dışında hangi özellik onu muktedir kılabilir? Korkut Ata’nın ifadesiyle, “Çalabilen yiğide, ok ile kılıçtan bir çomak daha iyi”dir. (Dede Korkut Kitabı 1994: 16).

 

Kendi ayaklarının üzerinde durabilecek, başkalarına ihtiyaç duymayacak bir zenginlik ve bu zenginliği taçlandıracak cömertlik de onlara yakışır. Para, mal biriktirmek yerine dağıtmayı tercih ederler. “... Sandık sandık floriler toplayıp fani dünya evini bâki sanan haris gafillerin budalalıklarına şaşarlar.” Sofralarından misafir eksik olmaz. “Misafiri gelmeyen kara evler, yıkılsa daha iyidir.” anlayışına sahiplerdir. (Dede Korkut Kitabı 1994: 16)

 

Makam sahipleri, devlet erkânı ile dostluk, gelecek kaygısı, dünya nimetleri için boyun bükmek, insanlara sosyal konumlarına göre değer vermek hep birer zaaf belirtisidir; kula kulluktur. Onlarınsa Allah’tan başkasına boyun eğmemek, en büyük şiarlarıdır… Ölümle sınandıklarında bile geri adım atmazlar…

 

Vatanı, milleti aşk derecesinde severler. Herhangi bir makamı veya görevi asla istemezler; kabul etmek zorunda kaldıklarında ise yapılacak hizmetin karşılıksız olması hususunda ısrarcıdırlar. Muhsin Çelebi’nin, Tebriz’e elçi gitmeyi, bütün masrafları karşılamak şartıyla üstlenmesi, sadrazamı bile şaşırtır. Yolculuk için gerekli her şeyi, mallarını rehin bırakmak suretiyle alır ve dönüşünde de kurtaramaz; fakir düşer. Buradan ötesi daha manidardır. Ne içine düştüğü durumdan şikâyet eder ne de devleti için yaptığı fedakârlıktan kimseye söz eder.

 

Makamlar gibi zenginliğin de geçici olduğunu bildiklerinden, sıradan bir vatandaş gibi yaşamayı tercih ederler. Her şarta hazırlıklı olma hâli, onları, rızık ve mal kaygısıyla tavizler verme zaafından uzak tutar. Köse Vezir’in padişah buyruğu karşısında bile geri adım atmayışında orta hâlli bir molla gibi yaşamasının da payı büyüktür. Çünkü varlıktan darlığa düşmek kolay değildir ve hiç kimse sahip olduğu imkânları kaybetmek istemez. “Borç yiğidin kamçısıdır.” denilse de devleti yönetenler söz konusu olduğunda, “Borcun her türlüsü, yiğidin boynunu büker; elini, kolunu bağlar.” Ona, milletin ortalama bir ferdi gibi tevazu içinde yaşamak yakışır. “Gönlünü yüce tutan erde devlet olmaz.” (Dede Korkut Kitabı 1994: 15)

 

Davranışları, sözleri, soruları, cevapları ile de hep farklılık arz ederler. Doğru bildiklerini, korkmadan, eğilip bükülmeden ortaya koymakta tereddüt etmezler. Padişah, Köse Vezir’in; sadrazamsa Muhsin Çelebi’nin alışık olmadığı eyvallahsız tavrı karşısında rahatsızlık duyar. Hâlbuki aradıkları adam, bütün tabiiliğiyle karşılarındadır. İçinden, “Şunun başını vurdursam…” diyen sadrazam, haksız da sayılmaz. Çelebi’nin sözleri yenilir, yutulur cinsten değildir: “… Ben boyun eğmem, el etek öpmem… zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü tabasbusla tekapuyla çıktıklarından, etraflarına daima hep bu zelil mazilerinin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimleri, himaye ettikleri hep denî riyakârlar, ahlâksız müdahinler, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır. Mert, doğru, izzetinefis sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi hemen garez olur, mahvına çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi paşam?” (Pembe İncili Kaftan 2011: 569)

 

Devlet yönetiminin içinde bulunduğu durumu, bütün çıplaklığı ile yansıtan bu eleştiriler, âdeta hesap sorar gibidir. Hangi yönetici bunları, doğru deyip de, olgunlukla karşılayabilir? Peki, gördüğü yanlışları, bu açıklıkta, korkmadan kaç yiğit, muhataplarına böyle pervasızca söyleyebilir?

 

Hikâyelerin karakterlerinden hareketle sıralanan özellikler, her devirde geçerlidir. Ancak, bütün bu gıpta edilecek donanımın yaratılıştan getirilecek bir cevherle de birleşmesi şarttır: yetenek, asalet yani genetik alt yapı… Korkut Ata, şahsiyeti şekillendiren bu çok önemli temel kaynağı “hüner” kavramıyla ifade eder ve beylik (yönetim yetkisi) isteyeceği kişiler için “Beylik ver bu oğlana, hünerlidir.” diyerek âdeta kefil olur. Ömer Seyfettin de Muhsin Çelebi ve Köse Vezir gibi varlığı veya ruhaniyeti, devlete ve millete güven veren kahramanların kefaletini üstlenir.

 

Adı üzerinde kıssa… Olmuş, olması muhtemel ya da olmamış olaylar… Kurmaca da denmekte… Kahramanları, anlatıcının, yazarın, nakledenin muhayyilesinde şavkıyan tomurcuklar gibi canlı ve diri… Görülmüş, okunmuş, duyulmuş veya etkilenilmiş; uçsuz bucaksız hayal ufuklarında devşirilmiş; farklı dönemler, farklı isimler, farklı cisimlerle karşımıza çıkarılmışlar. Lakin bizleri, bir yandan yaşadıkları âleme çekmekte, diğer yandan da bütün tasarruf hakkı bizde olmak üzere ciltler dolusu hisseyi, karşılıksız armağan etmekteler. Alınmadan, darılmadan, kırılmadan okuyup anlatalım, dinleyelim, ibret alalım diye…