İkinci Yüzyılda Yeni Hedefl er

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299



               Türk Ocaklarının yüz yıl önceki, kuruluş safhasındaki hedefleri büyük ölçüde gerçekleşmiştir. İkinci yüzyılda etkisinin devamı ve varlığının anlamlı hâle gelmesi, ayni zamanda milletimizin hayatında etkili olması, hedeflerini ve görevlerini yeniden belirlemesine bağlıdır.

         

               Yüz yıl önce, Balkan Bozgunu sonrası, dokuz yüz yıllık devletin bekâsı endişesi, Ocak’ın kuruluşuna ön ayak olan gençlere hâkim olan temel düşünce idi. Bunun için, yeni bir heyecan ve ruha ihtiyaç vardı. Ziya Gökalp’in ifadesi ile “milliyetçilik İmparatorluğun felâketine sebeb olan bir zehirdi”. Şimdi o, “kurtuluş için bir panzehir” olabilirdi. Yeni bir ruh, yeni bir medeniyet anlayışı, kültür ve medeniyetimizin en eski köklerine kadar araştırma, Osmanlı öncesi Türk tarihinin varlığı, hatta Müslümanlık öncesi Türk tarih ve medeniyetinin varlığı, Osmanlı coğrafyası dışında da büyük bir Türk coğrafyasının mevcudiyeti, bu konularda yapılan çalışmalar, milliyetçiliğimizin alâka alanları idi. Türk dilinin sadeleşmesi, millî edebiyat, millî sanat, millî iktisat, bunların tamamı bütün münevverleri heyecanlandıran hususlardı ve herkes kendi ilgi alanına göre meseleye bir taraftan iştirak etmişti.

         

                Bu ruhla, Balkan bozgununu yaşayan ordu, iki yıl sonra diri, disiplinli ve devlet varlığını devam ettirmeye azimli, vatanın her karışını müdafaaya kararlı bir büyük güç haline gelmişti.

         

                Daha 1920’lere gelmeden Türkçecilik akımı başarıya ve neticeye ulaşmıştı. 1930’larda ve daha sonra 1960’larda yaşanan tasfiyecilik ve öztürkçecilik gayreti, başarıya ulaşan hareketi, farklı ve Türk toplulukları arasında anlaşmayı zorlaştıran bir noktaya getirdi. Son gelinen hâl, Azerbaycan Yazıcılar Birliği Başkanı Anar’ın “13. yüzyılda yazılmış Yunus Emre’nin divanını anlıyorum, ama 2012 yılı baskısına yazılan önsöz’ü anlayamıyorum” şeklindeki veciz ifadesinde özetlenmiştir.

         

               Kuruluşun hemen sonrasında, cemiyette meydana gelen büyük heyecan ve gerilim, Birinci Cihan Savaşı sonrası dayatılan Sevr ölüm belgesinin yırtılarak verilen Millî mücadele sonunda, mümkün olan en geniş sınırlara sahip vatan coğrafyası üzerinde devletin devamı sağlanmıştır. Türk Ocaklarının faaliyet alanı saydığı, tarih, kültür ve medeniyet araştırmaları üniversitelerin ve devlet kurumlarının meşguliyet sahası hâline gelmiştir. Türkiye dışındaki esir Türklerin büyük bölümü kendi müstakil devletlerine sâhip olmuştur. 1912’de yegâne hür Türk ve Müslüman devlet, Osmanlı İmparatorluğu iken, bugün birçok sıkıntı ve meseleler yaşamalarına rağmen Müslümanların çoğu bağımsız hâle gelmiş, Türkiye bayrağının yanında altı Türk devletinin bayrağı daha dalgalanmaya başlamıştır.

         

               Millî iktisat hedefine büyük oranda ulaşılmış, Türk müteşebbisi, artık sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yanında rekabet edebilir, yarışabilir hâle gelmiştir.

         

                En önemlisi, uzun süren askerî mağlubiyetler ve karşımızdakilerin büyük başarıları karşısında, içine düşülen aşağılık duygusu, Türk milletinin büyük millet olduğu, tarih içinde çok haşmetli dönemler yaşadığı gibi, sıkıntılara da mâruz kaldığı, bu sıkıntıların en büyüğünün de bir dağ arasına sıkışmak olduğu, fakat dağı delerek Ergenekon mucizesini gerçekleştirdiği, yeni Ergenekonların her zaman mümkün olacağı, telkinleri neticesini vermiştir. Bugün artık özgüveni yüksek, birçok başarılara imza atan ve “zirveye vâdinin dibinden değil, eşit seviyede bakabilen nesiller” yetişmiştir.

         

                Yüz yıl önce, esir Türklere ve Müslümanlara ümit kaynağı olan Osmanlı Devletini yaşatmak ve korumak düşüncesi esastı. Müdafaaya çekilmiş bir millet vardı. Bugün, güçlü, dünyayla kendisini eşit şartlarda gören, enerjisi yüksek bir Millet var. 

         

                 Kuruluşta Türk Ocaklarının faaliyet alanı, Türklerin yaşadığı her yerdi. Bugün, henüz arzu edilen seviyede olmasa bile, bağımsız Türk devletleri arasında, başka türlü bir birliğe doğru giden, muhtelif müşterek kurumlar var. Devlet Başkanları Konseyi Genel Sekreterliği ile bu birlik en üst seviyede şekillenmeye başlamıştır. Elbette henüz işin başlangıç safhasındayız. Daha çok uzun ve çileli yol vardır. Ama adım atılmış ve yola koyulunmuştur. Netice, gayrete bağlıdır. Bu noktada, özellikle belirtilmesi gereken husus; Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Türk Ocağı İstanbul Şubesinin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirdiği “Büyük Türkiye’ye Doğru” başlıklı Sempozyumların ilkinin açılışışında söylediği “Dışişleri Bakanı olunca, Bakanlık mensuplarına ‘nerede bir Türk var, nerede bir Türk eseri var, ilgi alanınızdadır’ talimatını verdim” sözleridir. Böylece, Türk Ocaklarının başlangıçta ortaya koyduğu “Türklerin yaşadığı her yerin faaliyet alanı olması” ilkesi, artık devletin görev sahası hâline gelmiştir.

         

               Öte yandan, ne dünya yüz yıl önceki dünyadır. Ne de Türkiye yüz önceki Türkiye’dir. Elbette, o zamanki “düveli muazzama”nın bügünkü vârisleri yine, bütün nimetleri kendilerinin hakkı sayarak, hâkimiyet mücadelesine devam etmekte, türlü bahanelerle bizim tarih, kültür ve din coğrafyamızda zulme, adaletsizliğe devam etmekte, kan ve gözyaşı akıtmayı sürdürmektedir. Müslümanlar şeklen hür olsalar bile eski müstevliler veya onların yerini alanlar, bir şekilde bu hürriyeti farklı tarzda da olsa yeniden esarete çevirmeye gayret etmektedir. Basın yayın organları vasıtasiyle, bu emellerini yüksek propaganda gücünü kullanarak, göz alıcı ambalajlarla sunmaya çalışmaktadırlar. Fakat yine de, dünün anlayışı içinde sömürgeleştirme mümkün olamamaktadır. Afganistan’da, Irak’ta akan onca kana rağmen netice alınamıştır.

         

               Türkiye’de aynı değildir. Yüz yıl önce uzun süren harblerin ve toprak kayıplarının sonunda, iktisâdî ve beşerî gücünü büyük ölçüde kaybetmiş, Millî Mücadele sonunda muhafaza edebildiği 780 bin kilometre karelik vatan coğrafyasını da kaybetmemek için, içe kapanan, ürkek bir halde idik. Batı’nın ezici üstünlüğü karşısında, aralarında farlılıklar olsa da, Türkçü, İslâmcı ve Garpçı bütün münevverler, muassırlaşmacıydı. Bugün, bu hal tabii seyrini bulmuş; en önemlisi Çanakkale’de Âkif’in “Tek dişi kalmış canavar” dediği Batı, artık bütün insanî değerleri temsil etmekten çok, kendine mahsus değerlerin yegâne doğrular olduğu iddiası ile canavarlığını tescil ettirmiştir. Üstelik bu canavar, “doymayan bir iştiha”ya sahip olduğunu da göstermiştir. Daha da mühimi, artık yeni fikirler üretememekte, dünyaya yeni bir söz söyleyememektedir. Buna karşılık, Türk münevveri henüz “rüşeym” halinde olsa bile, dünyaya verilecek kendi mesajının olduğunu farkına varmıştır.

         

              O halde, yüz yıl önce kuruluşu sırasında ortaya koyduğu hedeflere büyük ölçüde ulaşmış veya bazılarının gerçekleşmesi devlet siyâseti hâline gelmiş Türk Ocakları, ikinci yüzyılın başında hangi hedeflere yönelmeli, faaliyet sahalarını nasıl tesbit etmelidir?

         

             Herşeyden evvel, bütün gâyelerin tahakkukunun ön şartı; daha da küçülmeden Türkiye Devleti’nin bekasının teminidir. Çünkü doksan yıl önce, bitâp bir nüfusla, harap bir coğrafyada canhıraş bir millî mücadele vererek belli bir coğrafyayı vatan yapabilmiş bir millet; mevcut nüfusu, iktisadî ve askerî gücüyle vatan bütünlüğünü ve bu bütünlük içinde devlet bekasını sağlayamazsa, bunun dünyaya söyleyecek sözü kalmaz. Söylese de itibar eden olmaz. Artık hedef; bölünmek değil, şartların imkân verdiği ölçüde büyümektir. O halde Türk Ocakları, bu hedeften şaşmadan, fikir ve düşüncelerini, her türlü siyasî mülâhazadan uzak durarak, bütünlüğümüzü koruyarak devletin devamının sağlanması noktasına teksif etmelidir.

         

              İkinci olarak, Türk Ocakları kurulduğunda yegâne sivil kuruluştu. Bu sebeble, türlü fikrî faaliyet yanında, köycülük, idman ocakları kurma, halk sağlığı vb cemiyet hayatının her alanında faaliyet göstemeyi vazifesi olarak görmüştü. Ocak binalarının konferans salonlarının aynı zamanda konser ve tiyatro salonu olarak inşası, kendisinden başka, bu konulara öncülük edecek hiçbir kuruluşun olmaması idi. Bugün bu alanların her birinde özel veya resmî ihtisas müesseseleri vardır. O halde, Türk Ocaklarının artık geçmişte olduğu gibi cemiyet hayatının her safhasıyla ilgili faaliyette bulunması gerekmez. Buna hem gücü yetmez, hem de hususları ihtisas alanı halinde yapan kurumlar kadar başarılı olamaz. Dolayısıyla, bu alanları ilgili ihtisas kurumlarına bırakıp, bu alanlardaki umumî hedef ve siyâsetlerin ne olması gerektiği hususunda fikirler geliştirmelidir. Ancak, bir alan vardır ki, bu Türk Ocaklarının asla ihmal gösteremeyeceği bir sahadır. Bu alan Türk Milliyetçiliği fikrinin her dönemde diri, etkili ve yönlendirici fikir olmasını sağlayacak şekilde yeniden ifadesidir. Milliyetçiliği; Yunus’un sözü ile “her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” haline getirmek, her dem taze tutmak, her zaman heyecan verici yapmak, kültürümüzün ve medeniyetimizin inşası ve gelişmesi için ihtiyaç duyulan enerji kaynağı olmasını sağlamaktır. Kısaca yeni “Kızıl Elma” mefkûresini ifade ve diri tutmaktır.

         

                Bu ise, milletimizin önüne yeni büyük hedefler koymayı şart kılar. Esasen bölünmemenin çaresi de budur: Bir büyük geleceği birlikte inşâ etmek arsuzu, gayreti.

         

                Türk milleti, enerjisi büyük millettir. Bu enerji bir büyük hedefe yöneltilmezse, içeride muhafaza edilemez. Kabına zarar verir. Batılıların, “bu büyüklükte bir Türkiye idare edilemez” hükmü bir manada bu gerçeğin, başka türlü ifadesidir. Dolayısıyla, milletimizin önüne büyük bir “insanlık ideali”ni koymak zamanı hem gelmiştir, hem de devlet bekâmızın temini için zarurettir. Bir kere, mâdem ki, bugün bütün kavga, zulüm, adaletsizlik, kan ve gözyaşı; bizim tarih, kültür ve din coğrafyamızda cereyan etmektedir. O halde, bu duruma “dur” demek, tevarüs ettiğimiz tarih ve medeniyetin icabıdır. Batı medeniyeti ömrünü tamamlamıştır. İnsanlığın yeni bir medeniyet fikrine, tasavvuruna ihtiyacı vardır. Şartlar ve imkânlar, bu görevi bizim önümüze koymuştur. Türk Ocakları, bu ihtiyacı daima taze tutmalı, ilim ve fikir adamlarımızın uykularının kaçmasını sağlamalıdır. İnsanlığın ihtiyacı olan bu medeniyet anlayışını, onun kelimeleri ve üslubuyla ortaya konmasını temin etmeli, bu hususta yönlendirici ve teşvik edici olmalıdır. Türkiye’deki bütün diğer fikir kuruşlarından evvel, bu Türk Ocaklarının işidir. Zira Türk Ocakları, Osmanlı coğrafyasında hayat bulmasına rağmen, Osmanlı münevverlerinin yanında Gaspıralı, Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali Bey gibi diğer Türk coğrafyalarından gelen aydınlar ile Afganî gibi İslam mütefekkirlerinin fikirleriyle vücut bulmuştur. Dolayısıyla bütün bir Türk dünyasının, hatta Osmanlı vatandaşı olan ve farklı menşelerden gelen fikir adamlarının katkıları da göz önüne alınırsa, bütün İslam dünyasının ortak kuruluşudur. Dolayısıyla, nasıl kuruluşunda, bu farklı kaynaklardan gelen ilim ve fikir adamlarının gayretleri ile beslenmişse, insanlık için zarurî olan bu yeni medeniyet tasavvuru fikrinin inşasında da aynı geniş coğrafyadan istifade etmesi hem mümkün ve hem de sahip olduğu mirasın tabii bir sonucudur.

         

                Bu imkânın kullanılması, aynı zamanda, kuruluşundan itibaren faaliyet alanı olarak belirlediği Türklerin yaşadığı her yer ile Türk Ocaklarının ilgisini zaruri kılar. O halde, ilmî ve kültürel zeminde Türk Ocakları, yurt dışı faaliyetlere daha fazla zaman ayırmalıdır. Bu faaliyetlerin neler olabileceği, hangi noktalardan başlanması gerektiği, her coğrafya için ayrı ayrı belirlenebilir. Meselâ İstanbul Türk Ocağı, kurucular arasında Hüseyinzade Ali Bey ve Ağaoğlu Ahmet Beyin bulunması ve hatta kuruluş toplantılarının da Ağaoğlu’nun evinde yapılması gibi sebeplerle, 100. yıl kutlama programlarından birini, Bakü’de gerçekleştirmiştir. Üç gün süren kutlamalar hem devlet katında ilgi görmüş ve hem de gazete ve televizyonların yayın desteği ile halkın büyük alakasını çekmiştir.

         

              Yurt dışı faaliyetleri, aynı zamanda, Türk birliğini gerçekleştirmenin fikrî ve manevî zeminini hazırlayacaktır.

         

              Nihayet, Türk Ocaklarının en önemli görevi bütün bu faaliyetleri devam ettirecek, milliyetçilik fikrinin her zaman diri kalmasını sağlayacak ve aynı zamanda gelecek nesillere taşıyacak, insan yetiştirmek olmalıdır. Bu husus, faaliyetlerin merkezine oturtulmalıdır.

         

              Elbette, bu görüşler bana aittir. Nihaidir ve tamdır şeklinde, bir iddia içinde değilim. Ama üzerinde tartışılması ve imâl-i fikr edilmesi temenni ve arzusuyla ifade edilmiştir.