Batı’nın Türk İmajı

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295



        “Batı” tabiri, bilindiği gibi, coğrafi izafeti belirleyen bir tabirdir. Ancak biz bugün bu terimi coğrafi izafetten ziyade, bir zihniyeti ve bir medeniyeti belirleyen bir kavramın adı olarak kullanıyoruz. Bir diğer ifadeyle, Avrupa’nın sahip olduğu teknik, kaynak, değer yargıları ve dünya görüşlerinin bir diğer adıdır.

         

         

        Avrupa veya Batı, şu halde bir zihniyet ve bir medeniyetin adıdır. Bu medeniyetin kaynağı bazılarının zannettiği gibi, tamamı Grek medeniyeti değil, kısmen İslam medeniyetidir. Zira Orta Çağ’da karanlık çağını yaşayan Batı, 12. ve 13. yüzyıllarda kurduğu tercüme okulları vasıtasıyla İslam dünyasının ilim, kültür ve medeniyetini oluşturan kaynakları kendine aktardı. Rönesans’ı hazırladı. Her ne kadar bu kaynakların bazıları, bazı felsefi problemler ve tıbbi eserler gibi eski Grek kültürünün ürünleri olsa da İslam düşünürleri ve hekimlerinin elinde farklı boyutlar kazanarak ve zenginleşerek Batı’ya intikal etmiştir. Görüldüğü gibi Batı ilim ve teknolojisinin temelinde İslam medeniyeti de yer almaktadır.

         

         

        Batılılaşma veya eski ifadesiyle “garplılaşma” tabiri, bugün bazılarının ağzından düşmeyen bir tabirdir. Bugün Batılılaşma değil, Batıcılaşma olmaktadır. Bunun yeni adı “Avrupa Birliği”dir. Kaldı ki bu birlik kendi içinde bir “Hristiyan birliğidir.” Nitekim ilk kurulduğunda dönem başkanlığı görevini yürüten Fransız Devlet Başkanı Valéry Giscard d’Estaing, Fransız televizyonunda bizzat dinlediğim bir konuşmasında: “Avrupa topluluğu bir Hristiyan topluluğudur.” diye, söylemişti. Basında çok yankı uyandırmıştı ve hakkında “onu söylemek istememişti de şunu söylemek istemişti” gibi, birçok yorum da yapılmıştı. Bir Müslüman ülke olan Türkiye’ye ne “hayır” ne de “evet” derler. Her istedikleri tavizi koparıp, kapıda tutabildikleri kadar tutarlar. Batılılaşmayı Atatürk’e mal etmek isteyenler de vardır. Onun tercih ettiği kavram “Batılılaşma” değildir. “Muasırlaşma”dır. Yani çağdaşlaşma. Çağın değerlerini yakalama ve onları aşmadır. Keşke bunu anlayabilsek.

         

         

        Biz bu yazımızda Batı’nın bizim hakkımızdaki imajına yer vermek istiyoruz. Gerçi Batı’da bazı yazarlar ve düşünürlerin Türkler hakkında olumlu sözleri ve tespitleri vardır. Onları bir başka yazımızın konusu yapmak istiyoruz. Burada bizzat kendi yaşadığımız ve gözlemlediğimiz bazı vakıalara dayanarak tarihi muhasebesi içinde onların bizim hakkımızdaki imajını göstermek istiyoruz. Batı’nın Türk imajına gelince, bu imajın genel olarak olumlu olduğu söylenemez. Çünkü Batı dünyası tarih boyunca, bütün siyasi, ticari, kültürel ve dini hedefleri için yaptıkları bütün hamlelerinde karşılarında hep Türkleri buldular. Haçlılara geçit vermediler, Doğu ve Batı Roma’yı tarihten sildiler, Orta Avrupa içlerine kadar gelip asırlarca kaldılar. Dünya deniz ticaretini ve önemli limanları tuttular vs. Bunun için Batı’da Türk, “barbar” veya “Tanrı’nın cezası” lakaplarıyla anılır olmuştur.

         

         

        Batı dünyası 16. asırdan sonra İslam’la Türk kavramlarını müradif iki kavram olarak görmeye başladı. Hatta o dönemlerde Müslüman olanlara “Türk oldu”, “Türkleşti” deniyordu. Bunun en güzel bir örneğini Paris’teki Doğu Dilleri Kütüphanesi’ndeki, kenarında Almanca tercümesi bulunan bir Kur’an nüshasının kapağında görmek, mümkündür. Gerçekten kapağında Almanca “Türk İncili” yazıyordu. Önce “Türkçe İncil” sandık. Değildi, “Türk İncili” yani “Türklerin Kutsal Kitabı” anlamında. Kitabı getirtip baktığımızda gerçekten onun Kur’an’ı Kerim olduğunu ve kenarında 16. asır Almanca tercümesi bulunduğunu gördük. “İncil” kelimesi onlarda “Kutsal Kitap” anlamında olduğundan; “Müslümanların İncili” yerine “Türklerin İncili” diye yazmışlar. Yani “Müslümanların Kutsal Kitabı” =“Türklerin Kutsal Kitabı” olarak adlandırmışlar. Bu demektir ki Batı, 16. asırdan itibaren Türk deyince Müslüman’ı, Müslüman deyince Türk’ü kastetmiştir. Bundan dolayı en nefret ettikleri şey “hilal”di. Zira hem Türk’ü hem de İslam’ı temsil etmekteydi. “Haç”ın tarih boyunca rakibi hep “hilal”di. Nitekim Papa VI. Paul, Almanya’da bir konferansında bu hususu itiraf etmiştir.

         

         

        Bilindiği üzere, Almanya’ya ilk resmi Türk işgücü göçü, Türkiye ile Almanya arasında 31 Ekim 1961’de, “Türk İşgücü Anlaşması”nın imzalanmasıyla başlamıştır. Avrupa’yı yerle bir eden 2. Dünya Savaşı’nın 1945’te sona ermesiyle Batı Avrupa ülkeleri, hızlı bir kalkınma sürecine girdiler ve işgücü ihtiyaçlarını, daha ucuz olan yabancı işçi çalıştırarak karşılama yoluna gittiler. Nitekim o dönemde Almanya’da, ülkede çığ gibi büyüyen işçi açığını gidermek için 1955 yılından itibaren İtalya, Yunanistan ve Portekiz gibi Akdeniz ülkelerinden işçi almaya başladı. 31 Ekim 1961’de de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Almanya Federal Cumhuriyeti Devleti arasında “Türk İşgücü Anlaşması” imzalandı ve böylece ilk resmi Türk işgücü göçü başladı. 1962’de kalifiye işçi alımı yoğun bir şekilde devam etti.

         

         

        İşte 1963 yılında çiçeği burnunda Papa VI. Paul, Köln’deki ünlü Katedral’de Almanlara yönelik bir konferans verir. Konu:“Türkler ve İslamiyet”tir. Almanları bu iki tehlikeli kavrama karşı uyarmak istemiştir. Çünkü Türkler, üstelik Almanya’ya yerleşecekler, çalışacaklar ve orada mülk edinecekler, kendi kolonilerini kuracaklar. Almanlarla iç içe yaşayacaklar. Pek çok Alman da Müslüman olacaktı. Günlük yaşanan bir İslam’la haftalık yaşanan bir Hristiyanlık iç içe olmamalıydı. Çok dikkat edilmeliydi. İşte Papa bu düşünceyle bu konferansı verir. Kilise hıncahınç doludur. O zaman içeride –başka var mı bilmiyoruz-sadece bir tek Türk vardır. O da orada kimyada doktora yapan bir öğrencidir. Papa’nın konusu “Türkler ve İslamiyet” olan konferansını merak etmiştir. Dinlemeye gider. Papa’nın konferansı iki saat sürer. İlk saatinde hep İslamiyet’i kötülemiştir. Tarih boyunca tartışılan konulara dikkat çekmiştir. Çok kadınla evlenme, miras hukuku “ifk hadisesi” yani Hz. Ayşe’ye atılan iftira vb. ne varsa sıralamıştır. İkinci saatte ise konuyu hep Türklere tahsis etmiştir. “Onlar kadar, barbar, pis, kibirli yağmacı vb. yoktur.” Ne varsa söylemiştir. Hatta “Türkleri gıda pazarlarından uzak tutun. Çünkü tahareti elleriyle yaparlar”. da demiştir. Konferansın sonunda söz isteyen bazı dinleyicilere söz hakkı vermesi üzerine söz alan bu Türk öğrenci Almanca olarak: “Ben Türk’üm ve Müslüman’ım” diye söze başlar ve devam eder: “İslamiyet’e çatmanıza bir şey demiyorum. Size göre rakip dindir. Elbette lehine konuşacak değilsiniz. Eğer öyle bir şey yapsanız yarın gazeteler ‘Papa Müslüman oldu’ diye yazarlar. Ama bugün dünyada Araplar, İranlılar, Pakistanlılar, Endenozyalılar vb. gibi 40’ın üzerinde Müslüman devlet varken, siz bunların aleyhine bir kelime söylemezken, niye bir saattir hep Türkleri kötülüyorsunuz?” diye, sorusunu sorar. Kilise’de oluşan uğultular üzerine Papa, işi biraz espriyle hafifletmek ister ve: “Evlat, ben size kızmayıp da kime kızayım. Ne çektiysek, sizlerden çektik. Siz değil misiniz 200 yıl boyunca Haçlı seferlerine engel olan? Siz değil misiniz cihat uğruna Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkan ve Viyana önlerine kadar gelen. Hristiyan Avrupa tarih boyunca karşısında en fazla hep sizi, hep hilali gördü.” demiştir.

         

         

        Gerçekten Batı’da haçlı orduları döneminde asker toplama hep hilale karşı olmuştur. Nitekim o zamanlar haçlılara asker vermek istemeyen köy ve kentler hep dışlanmış, Türk veya Türk casusları oldukları söylenmiştir. Bunun bugün canlı örneği Belçika’nın ,Liège iline bağlı bir köy olan Faymonville köyünün özelliği; sakinlerinin, Türklerle doğrudan hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen, çevresindeki köy ve kasaba sakinleri tarafından hep “Türk” adıyla anılmasıdır. Bugün, köy halkına Türk denmesine ilişkin iki yaygın rivayet vardır. Biri, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa'daki Osmanlı fetihlerinden zarar görenler için yapılan yardımlara Faymonville köylülerinin katılmamasına tepki olarak “Türk” adıyla anılmaya başlamasıdır. İkinci rivayete göre ise köy halkı Osmanlılara karşı yapılacak bir Haçlı Seferi'ne katılmayı reddedince kendilerine “Türk” ismi takılmıştır. İşin garip tarafı, köyün yaşlılarının anlattıklarına göre, II. Dünya Savaşı’nda bütün Belçika'yı istila eden Nazi ordusu, köydeki Türk bayraklarını görünce, köye hiçbir zarar vermeden geri çekilmiş olmalarıdır.

         

         

        Macaristan’da Mohaç Meydan Muharebesi’nin geçtiği alan bugün bir gezi parkıdır. Burada ahşaptan iki heykel vardır. Biri kötü suratlı, eteğinde insan kelleleri asılı cellât görünümlü Kanuni’nin heykeli, diğeri ise estetik görünüm verilmeye çalışılmış, itina ile yapılmış Macar Kralı II. Lajos’un heykeli. Bu heykelle Macarlar, Türklerin özellikle Kanuni’nin bir barbar, bir cellât olduğu mesajını o parka gelen herkese vermek istemektedir.

         

        Viyana’yı gezenler bilir. Şehrin birçok yerinde özellikle Askeri Müze’de Türklere ait pek çok heykel, yazı, çadır ve askeri malzemeler vardır. Bunlarla “Türkler tarihi düşmanımızdır” imajı verilmek istenir. Hatta Avusturya’da ilkokul kitaplarında çocukların ilk öğrendiği konuların başında “Türklerin Viyana Kuşatmaları”dır. Bu konuda Avusturya’nın Türk imajını özellikle Türk düşmanlığını belirleyen iki önemli anıttan bahsetmek istiyorum. Biri, Viyana’daki Capistrano Katedrali’nin kuzey cephesindeki heykeldir. Hristiyan vaiz Johannes von Capistrano’nun, Avusturyalılara İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi üzerine “Türklerin gazabını” anlattığı vaaz kürsüsünün arkasındaki mermerden heykeldir. Bu heykelde, elinde Türk-İslam motifleri bulunan bir Yeniçeri askeri kaidenin üzerinde yatmaktadır ve göğsünün üzerinde ise elinde haçlı bayrağını tutan ve Hristiyan motiflerle süslü Fransisken azizi Capistrano gururla durmaktadır. 18. yüzyılda yapılan bu heykel, her iki Viyana kuşatmasında başarısız kalan Türklerden İstanbul’un fethinin öcünün alındığını simgelemektedir. Buradaki mesaj; düşman “Türklerden İstanbul’un öcünü aldık” mesajıdır.

         

         

        Diğeri ise yine Viyana’daki tarihi Stefan Katedrali’nin 153 metre yüksekliği olan kulesindeki devasa çandır. Bu çanın adı “Türk Çanı”dır. 1683’teki II. Viyana kuşatmasıyla hezimete uğrayan Osmanlı askerlerinin mevzilerde bıraktıkları toplar, gülleler, kılıçlar, kalkanlar vb. bütün metal mühimmatlar eritilerek, yaklaşık 300 farklı teçhizattan 316 cm. çapında ve 22,5 ton ağırlığında bir çan yaparlar. 1712 yılında Katedralin kulesine yerleştirirler. Viyana Tarih Müzesi’nin yayımladığı kitaba göre, Viyana kuşatmasında şehit olan Yeniçerilerin kafatasları çıkartılarak kilise çanının üstüne süs olarak yerleştirirler, adını da “Türk Çanı” koyarlar. II. Dünya Savaşı’ndan nasibini alan çan kulesi yanarak yıkılır ve çan parçalanır. Daha sonra bu parçalar, devasa bir çan olarak tekrar yapılır. Ancak Yeniçeri kafaları demirden dökülür ve çanın üzerine yerleştirilir Çanın çevresine de Viyana kuşatmasından sahneler işlenir. Ekim 1957’de tekrar yapılan Stefan kulesinin üzerine yerleştirilir. Çalındığında meydana gelen sallanmayla birlikte ağırlığı kuleye zarar vereceğinden çok özel günlerde çalınır. Noel’de, Yeni Papa seçiminde, önemli kişilerin ziyaretinde çalınır. Her çalınışta Avusturya basını ve medyası, “Bugün yine Türk çanı çalındı, bilindiği üzere Türklerin Viyana kuşatmasından Hz. Meryem’in yardımıyla kurtulmuştuk” diye haber geçerler.

         

         

        İngiltere’nin, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de Türklere karşı zehirli gaz kullandığını bütün dünya bilir. Dönemin İngiltere savaş bakanı olan, daha sonra da başbakan olacak olan Sir Winston Churchill’in özel notlarının da yer aldığı “Churchill Archives Centre” de bulunan belgelere göre; Türklere karşı zehirli gaz kullanılması gerektiği talimatını veriyor. Kendisine muhalefet eden o zamanki Kraliyet Hava Kuvvetlerine yazdığı ikna mektubunda “Medeni olmayan barbar kabilelere karşı zehirli gaz kullanabiliriz. Üstelik düşmanın bunu üretme ve kullanma yeteneği yokken kullanılması taraftarıyım.”diye, yazmıştır. Bunun bir insanlık suçu olacağı kendisine söylendiğinde Churcill: “Türkler insan değil ki…”diye cevap vermiştir. Görüldüğü gibi, savaş halinde bulunduğumuz İngiltere bizi insan olarak bile görmüyor. Hâlbuki Osmanlı savaş halindeyken bile Ermenilere insan muamelesi yaptı; bir yerden, yine kendi sınırları içindeki başka yerlere tehcir etti. İngilizler katliam yapmış olmuyor da Türkler katliam yapmış oluyor!!! Keza Halepçe’de zehirli gaz kullanıldı diye ABD’nin Irak’ı işgaline ne buyrulur? İşte iki yüzlü Batı…

         

         

        Batı’nın Türk imajı sadece bunlarla kaim değil. Fransa’dan da örnekler verelim. 17. asırda inşa edilmiş ve yapılırken tuvalet ve banyo düşünülmemiş olan Château de Versailles veya kısaca Versay Sarayı. Çok heybetli ve çok geniş bir araziye kurulmuş güzel ve donanımlı bir bahçeye sahip bir saraydır. Yüzlerce odasının her birinde tarihi tablolar, aynalar ve Fransız krallarının eşyaları yer almaktadır. Batılı devlet başkanlarının Osmanlı’yı “hasta adam” ilan ederek kadeh kaldırdıkları, meşhur aynalı salon da buradadır. Yüzlerce odanın her birinde duvarı kaplayan, ünlü ressamların tabloları var ve her tablonun altında o tabloyu açıklayan birer yazı mevcuttur. Her odanın kapısında bir bekçi duruyor. Ancak bir odaya girdiğinizde büyük ve canlıymış gibi duran bir tablo görüyorsunuz. Bu tabloda sona ermiş bir savaş sahnesi var: Napolyon atının üzerinde bir eli üniformasının altında göğsünde duruyor, diğer eliyle kendisine uzatılan kılıcı almakta. Kılıcı da Sarıklı, sakallı yaşlı bir Osmanlı Paşası eğilerek sunmaktadır. Arka planda ise yanmakta ve üzerinden dumanlar çıkmakta olan bir kale, yere düşmüş üç hilalli Osmanlı bayrağı, yan yatmış Osmanlı sancağı ve yerde onlarca yeniçeri cesedi gözüküyor. Tablonun altında hiçbir yazı yok. Biz, birkaç arkadaş tabloyu çözmeye çalıştık ve çözdük. Napolyon’un Akka Kalesi’ni kuşatması. Resimdeki Paşa, meşhur Cezzar Ahmet Paşa. Ama Napolyon bu savaşta yenilmişti. Tabloda gözüken tamamen tersineydi. Yani tamamen hayali idi. Bekçiye sorduk: “Bu tabloyu anlayamadık. Altında hiçbir bilgi de yok”. dedik. Bekçi bize “Napolyon’un Mısır Seferi” dedi. Biz de “O halde altına yazın. Yazamazsınız çünkü Mısırla ilgili değil” dedik. “Mısırdan sonraki Filistin’i almak için Akka kalesine saldırmıştı. Bu, o savaş” dedik. “Peki, bu savaşı Napolyon kazanmış mıydı?” diye sorduk. O da bize “Resimde gözüküyor” dedi. Sonra bekçiye “Napolyon’un bu savaşı kaybettiğini, hatta mektuplarında: “Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı. Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim” diye yazmıştır. Yetmiş dört gün süren muhasaradan sonra mağlup bir halde geri dönmüştür.” dedik. Bekçi “Ben onu bilmem. İdareden bana böyle söylemem gerektiği söylendi.” dedi. Demek ki Fransızlar müzelerinde bile yalan bir tarihin peşindeler ve Türk düşmanlığı orada bile devam ediyor.

         

         

        Sadece bu değil. Buna benzer bir olayı Paris’te bulunan Invalides Askeri Müzesi’nde yaşadık. Müzede her parçanın neye ait olduğu yazılıdır. Hammurabi’nin kılıcının ucundan tutun da Anibal’ın kalkanını bir parçasına kadar vs. vs. Gel gelelim bahçedeki havuzun kenarında yer alan devasa topun kime ait olduğu yazılı değil. Hakkında hiçbir bilgi yok. Topu incelerken namlunun üzerindeki Osmanlıca yazılmış yazılar dikkatimizi çekti. Hatırlayabildiğim kadarıyla, topa ait bilgileri yazılıydı. Kırk çift camızla çekildiği, bilmem kaç karış namlu boyu ve arşın cinsinden namlunun çapı vs. Fotoğraf çektirmiyorlar ki, resmini alalım. Hatta üzerinde muhteşem bir yazı var: “Zora dağ dayanmaz”. Hemen, bahçede görevli müze elamanına bu top hakkında bize bilgi vermesini istedik. Bize bir çırpıda “Napolyon’un topu” dedi. Biz de “Madem öyle, gururla altına Napolyon’un topu, diye niye yazmadınız? İçeride o kadar Napolyon’a ait eşya var. Hepsine yazmışsınız. Buraya niye yazmıyorsunuz?” dedik. “Bak üzerinde Osmanlı’ca şunlar şunlar yazılı”. dedik. Fransızcaya çevirerek söyledik. Görevli bize kendisinin soranlara “Napolyon’a ait” demesi hususunda Müze Müdürlüğü tarafından tembihlendiğini söyledi. Yakın bir zamana kadar altında Cezayir’den getirilen top olduğuna dair bir bilgi vardı kaldırıldı.” dedi. “Secaat arz ederken sirkatin söyler” misali deyip biz de bu bilgi için kendisine teşekkür ettik. Gerçekten Barbaros’un Cezayir’de döktürdüğü muhteşem toplardan biriydi. Cezayir’i işgal ettikleri zaman getirmişler. Öyle zannediyorum ki, Fransızlar bu topu da yerinden kaldırmışlardır.

         

         

        Batı’nın Türk düşmanlığı, Türk’ün tarihî ihtişamından ve Ortadoğu’da stratejik bölgeyi tutmuş olmasından gelir. İşte bu tarihin ve coğrafyanın sorumluluğunu taşıdığının idrakinde olan ve ona göre iç ve dış politika geliştiren devlet adamlarına çok ihtiyacımız var. Siyasetçi demiyorum, onun enflasyonu var. Devlet adamı diyorum.

         

         

        Bugün Ermeni diasporası, Batı’nın parlamentolarında Türk’ü katil gösteren bir arenaya dönüştü. Her yerde heykeller, anıtlar açıp Batı halkının ve dünyanın gözünde yalan bir tarihi meşru göstermenin peşindeler. Barbar, pis, kibirli, yağmacı ve savaşçı vb. Türk imajının üstüne bir de “soykırımcı” Türk imajı eklendi. Batı, bu imajı da benimsemekte gecikmedi. Türk’ün aleyhine ne varsa Batı, özellikle Avrupa onu bağrına basar, ödüllendirir. Nitekim Türkleri “soykırımcı” gösteren, Türk pasaportu taşıyan birine Nobel ödülü vermemiş miydi?